Reklam Reklam

Onat Kutlar, Ülkü Tamer’i anlatıyor: Anayurdu çocukluğudur

Onat Kutlar, Ülkü Tamer’i anlatıyor: Anayurdu çocukluğudur

Ülkü Tamer’i şahsen tanır mısınız? Benim çocukluk arkadaşımdır ve hâlâ koca bir çocuktur. At yarışlarına gider, altılı ganyan oynar, maçları kaçırmaz, Laz hikâyelerine bayılır ve yaşamda en çok hayran olduğu kişi Antep’te Nakıp Sineması’nın kurucusu ve sahibi Nakıp Ali’dir. Bir çocuk için bu kadar ilgi alanı yeter de artar bile. Ama onun, sizin de bildiğiniz çok önemli bir özelliği daha var:

Ülkü Tamer, yıllardır çok güzel şiirler yazar.

Bayılırım onun şiirlerine.

“Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten” dizesi onundur. İlk şiir kitabı “Soğuk Otların Altında” bugün bile ne zaman elime geçse keyifle okuduğum şiirlerle doludur.

Ve şaşırtıcı güzellikte çeviriler yapar.

Hep şaşırtır insanı Ülkü Tamer.

Öğrenci olduğumuz ve bir yandan da dergi çıkardığımız yıllarda, bir gün elinde bir futbol topuyla İkbal Kıraathanesi’ne gelir, başta Orhan Kemal olmak üzere usta futbolculara ve biz acemilere bir öneride bulunurdu: “Hadi Memet Fuat’lara gidiyoruz. Altunizade’ye. Maç aldık…”

O maçlarda Orhan Kemal çok şık goller atardı.

Bu kez gene şaşırttı bizi. Şair Ülkü Tamer, son yılların en güzel öykü kitaplarından birini yayımladı: “Alleben Öyküleri.”

Fethi Naci de bayıldı öykülere, iyi kitapların ve yazıların gizli kâşifi Zeki Ökten de. Yıllar önce Memet Fuat’ın bize sevdirdiği Truman Capote tadında, şiirsel, duyarlı, yaşam gücü merak ve özel bir mizahla yüklü öyküler. Birinci basım hemen tükendi. Demek ki sizler de sevdiniz. Kitap 1991 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandı. Ve sanatçısını son ayların gündemine getirdi, orada tuttu.

“Alleben Öyküleri”nin benim için özel bir anlamı daha vardı. Bu kitap çocukluğumun kentine aitti: Gaziantep’e. Sanki kahramanlarının tümünü tanıyordum. Sitti Zeynep’i, Macı Hüseyin’i, Çete İsmail’i, Şekerci Asım’ı, hepsini.

“Niçin Alleben? Niçin Gaziantep Ülkü?”

Rakı kadehinden bir yudum aldı. Neşeli yüzü hafifçe kızarmış “İnsanın anayurdu çocukluğudur. Belki de ondan…” dedi.

İki gündür Gaziantep’deydik Belediye Başkanı Celal Doğan’ın davetlisi olarak. Başkan ve Antepliler bize bir çocukluk düşü yaşatıyorlardı. Geziler, oyunlar, konserler, söyleşiler, paneller, törenler, yemekler, imza günleri. İstanbul’dan, Ankara’dan sanatçılar, bilim, iş, siyaset adamları, gazeteciler gelmişti. Yüze yakın insan Antepli gençlerin inanılmaz ilgi ve coşkusu ile sarılmıştı. Duygulandırıcı bir umut ve sarhoşluk içindeydik.

En çok da Ülkü Tamer.

Her an hareket halindeydi. Sabahın erken saatlerinde arkadaşlarını alıp eski kentin derinliklerindeki gizli hazinelerini gösteriyordu onlara. Öğlene doğru Nakıp Ali’nin oğlu Cengiz’le Nakıp Sineması’nda buluşuyor, oradan sonra Dişçi Necdet’in özel etlerle yaptırdığı kebapları yemek üzere Karşıyaka’ya, sonra da bir oyuna ya da Kendirli Kilisesi’nde Saim Akçıl ve öğrencilerinden Bach dinlemeye gidiyordu.

İşte şimdi de “Alleben Öyküleri”ndeki Çete İsmail’in, kapısında müşterilere 25 kuruşa kravat bağladığı bir pavyondaydı.

Biz de karşı masaya acı kahve ve sigara yolladık.

“Biliyor musun, bazı Antepliler, öyküleri okuyunca eleştirdiler beni. Kurmaca olduğunu düşünmeden, gerçeğe uygun olup olmadıklarını, öyle kişilerin yaşayıp yaşamadığını sordular. Oysa Macı Hüseyin de, Çete de, Şekerci Asım da öykü kahramanlarıdır. Elbette Macı Hüseyin’de çocukluğumun sinemacısı Nakıp Ali’den izler vardır. Tıpkı öykülerin atmosferini oluşturan kentin Antep oluşu gibi. Ama ben Antep’le ilgili belgesel öyküler yazmadım. Benim Allebenimi, benim kahramanlarımı yazdım…”

“Peki Antep’le ilgili başka şeyler yazmayı düşünüyor musun? Başka öyküler, belki de bir roman?”

“Hayır” dedi Ülkü Tamer. “Alleben Öyküleri, kendi özelliklerini taşıyarak çıktı geldi bana. Bundan sonra şiir yazmaya devam edeceğim. Her şair için bir serüvendir şiir. Neyin, ne zaman, nasıl olacağı önceden kestirilemez. Alleben Öyküleri, öykü olmak zorundaydı. Bundan sonra başka şiirler yazacağım.”

“Nasıl şiirler?”

Cebinden bir kâğıt çıkarıp uzattı. “Soruna karşı bir soru” dedi muzipçe. Şiir Soru başlığı taşıyordu:

“Nerede saklıyor sesini çınar, / çit gölgesinde mi, akarsuda mı? / Bir dağın ardından yüzüme doğru / güneşi savuran kardeşim rüzgâr, / söyle bana, anlat, kış pusuda mı?”

Tam o sırada sahnedeki şarkıcı yeni bir şarkıya başladı. Zülfü Livaneli’nin besteleyip söylediği çok tanıdık bir şarkıya: “Güneş Topla Benim İçin…” Yani Ülkü Tamer’in şiirinden bestelenen şarkıya.

Takıldım. “Bak” dedim, “Tam kış pusuda mı diye sorarken kız sana güneş topla diyor…”

Keyiflendi. Garsonu çağırdı ve şarkıcıya, masalar arasında gidip gelenlere benzer bir saksı çiçek yolladı kartını iliştirerek.

Az sonra garson, şarkıcı genç kadının bir peçeteye yazıp gönderdiği bir pusulayı uzattı Ülkü Tamer’e:

“Eğer sizin gibi nazik insanlara ceza verilebilseydi, sizi idama mahkûm ederdim.”

Kadehlerimizi şiire ve anayurdumuz olan çocukluğa kaldırdık.

* Bu yazı 27 Aralık 1991 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde, Onat Kutlar’ın Gündemdeki Sanatçı köşesinde yayımlanmıştır. 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal