Günışığı Kitaplığı - Reklam Günışığı Kitaplığı - Reklam

Nuh Köklü’ye mektup: Kuyruklu bir yıldız bırakıp gittin

Nuh Köklü’ye mektup: Kuyruklu bir yıldız bırakıp gittin

Güzel kalpli Nuh,

Diyarbakır’da Sur diplerinde papatyaların açma zamanı. Mayıs ayında papatyalar nasıl da güzel olur, nasıl da hayat kokar. Kokusuna aşina olmayanlar, sarısını beyazını bilmeyenler nerden bilecekler papatyaların baharı, yeniden dirilişi muştuladığını. Hödükler, çiçekleri vakitsiz köklerinden koparmayı, toprağı incitmeyi ihmal etmezler. Mevsimler tuhaf. Nasıl geçtikleri anlaşılmaz hiç. Lakin o kanlı karlı gün aklımdan çıkmıyor. Kardaki kan izlerini hiç unutamıyorum. Sanırsın ki kar suyu kanı beraberinde götürür, ama öyle değil, izi alnımızda kalır. Ne taşkın bahar suları ne de kızgın güneş kalbimdeki kan izini silmiyor. Kalbimin şurasında taş gibi sert, kar gibi ağır duruyor olanca ağırlığıyla. Tanımam bilmem seni. İnsan, tanımadığına ne çok şey anlatır değil mi? En çok şimdiyi anlatmak için telaşa kapılır. Cümleleri ekler birbirine. Tanıdığına anlattığı geçmiş, geleceğin müsveddesi, öylece durur.

Seni tanımıyorum. Ne fark eder bakamadıysak birbirimizin yüzüne, değmediyse bir tebessüm gözlerimizin kenarına. Hayat işte. Hepimiz öyle değil miyiz? Kalbimize yoldaş, derdimize ayna olanı biliriz. Bizi katledeni hiç unutmayız. Seni katledenleri de unutmadım Nuh! Bakan bir göz, işiten bir kulak gördük mü başlarız anlatmaya. Ozan Homeros’tan, Dengbêj Evdalê Zeynikê’den bize mirastır anlatmak. Doğunun anlatısı ağuludur. Dinleyeni de anlatanı da anafor gibi derinliklerine çeker. Sırat köprüsü gibidir, düşmesen de bir yere vardığın yok. Anlatı kendi zamanın dışında anlatılırken değişip dönüşerek yoluna devam eder. Yolu, Beşinci Harem-i Şerif Diyarbakır Ulu Camii’ne ya da Abbasın Parkı’na düşenler, tütün tabakasını yeleğinin cebinden çıkaran birçok ihtiyarın anlatısına tanık olmuştur. Bu eski zaman insanları, anlatısının girizgahında onca gadri sanki ona dinleyenler yapmış gibi öfkesini dinleyenlere biler. Onu bilir, onca sıradanlaşmış kötülüğün müsebbibi. Anlatının ortalarına doğru ki tahminen üçüncü demli çayın, ikinci kaçak sigaranın içimine denk gelir. Anlatıcı önce derin bir nefes alır. Bütün öfkesini bakışlarında toplayarak karşısındaki dinleyiciyi, şikâyetleriyle hallaç pamuğuna çevirir. Muhabbetin sonlarına doğru hallaç pamuğuna dönmüş dinleyicinin haline kederlenip, dikkati kelamına çekmek ister gibi kehribar tespihini sol eliyle sağ bileğine geçirip, dinleyenin dizlerine dokunur. Nuh, biz dokunmadan derdimizi anlatamayız, kardeşe kan olamayız. Sen de bilirsin, gözün nurunu görmeyen kalbin kandili çabuk söner. İhtiyar anlatıcı, dilek ve temenniler duvarına levha çakmaya başlar, dinleyeni kendisiyle beraber ağlatır, sesine ses olsun diye umut bağlar. Şehrin tüm direngenliğini, surlarını arkasına alıp dinleyene bir hafıza bahşeder.

Seninle aynı mahallenin çocukları değiliz. Senin, hoşgörüyü, dostluğu, barışı yağan kara yazdığın Yeldeğirmeni, her karışını sevgiyle arşınladığım, rüzgârına, yağmuruna sevdalandığım mahalle. İnsan, içinde beslediği hayvanı serbest bırakıp, kendisine mukayyet olmalıdır. Mahlukun içindeki insan saldırgandır, tehlikelidir, yıkıcıdır. O meczup mahluk, böğrüne sapladığı bıçağı, muktedir hökürdüğü vakit palalarıyla sokağa dalanların belinden kapıp gelmiştir. Nuh o bıçak hepimizin böğrüne, Yeldeğirmeni’ne, Kadıköy’e, İstanbul’a, Dünya’ya saplanmış, öylece duruyor, uluorta bekliyor. Elbet bir gün, o bıçağı saplandığı yerden alarak, adalet ve vicdan terazisine bırakacak yüreği cehennem insanlar çıkacaktır. “Yürek cehennem.” Ahmed Arif’in hepimiz adına geliştirdiği öfke, başkaldırı ve itiraz dizesidir.

Hevsel bahçelerinden özlemle, göz hakkı diyerek kopardığım nar ve senin için Sur diplerinden topladığım papatyalar kurusun diye bekliyorum. Beklemek; sesin çokluğunu, kadranı kahverengi saatten aralıksız duymaktır. Bir anda senden sevdiklerine geçer o teklemeyen ritim, onların bileklerine nabız, gözlerine fer olur. Sevdiklerinin kucağında fesleğen kokar hayata dair tüm arzuların.

Muhabbet erbabı mısın bilmem ama, dost canlısı olduğun belli. Ölürken bile vedaya nida katıp, büyük bir edayla gülümsedin hayata, gülümsettin. Onca gerçekliğin içindeki kedere latife libasını giydirip “Ne olur bu bir rüya olsun” dedin. Senin kalbin yirmi dört ayar bir aşkın parçası. Senin ölümün bizde duran saatin aziz hatırası.

Ölümün kucağında seni unutamayacağımız onurlu bir yaşam, kuyruklu bir yıldız bırakıp gittin. Köpekler, çocuklar ve sevgililer onu rengarenk uçurtma sanıyorlar. Hayır hayır kocaman uçurtma sayıyorlar.

Papatyanın saati seviyorumda dursun Nuh Köklü.

Huzur içinde kal.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal