Natsume Sōseki’nin rustik yaşamı

Natsume Sōseki’nin rustik yaşamı

Japonya’nın, değişim ve gelenekler arasında bocaladığı dönemde dünyaya gelen; bu ikircikli havayı, haiku ve romanlarında işleyen Natsume Sōseki, taşradan şehre geldiğinde kırsal-kent farklılığını ve gerilimini sonuna kadar yaşamıştı.

Romanlarının çoğunda ‘boyundan büyük işlere kalkışan’, duygusal anlamda alabora olan ve aşklarının altında ezilen karakterlere can veren Sōseki, hem Doğu-Batı ve gelenek-yenilik çelişkisini hem de kişilerin ruhsal fırtınalarını çözümlemişti metinlerinde. Bunu en belirgin biçimde ‘Ben’ ve ‘Başkası’ temasıyla gerçekleştirip geçmiş-bugün-gelecek çizgisini, hayat-hakikat-hayal üçlüsüyle birleştirmişti. Karakterlerinin konuşkan iç sesleri ise ruh dinginliği ve zihin sağlığı arayışıyla buluşmuştu. Bu ortam, yüzü Batı’ya dönük, ayakları geleneğin toprağına basan kişileri işaret ediyordu. Toplumsal tabakanın en üstü ile en altı arasındaki uçurumları da anlatan Sōseki, bireylerin çoğunluğa uyum sağlama güçlüğünü sık sık işlemişti metinlerinde.

Kısacası yazar, hem Japonya’ya dair gözlemlerini hem de yaşamından izleri romanlarına katmıştı. “Gönül”, “Madenci”, “Ben Bir Kediyim” ve “Sanşiro” başta olmak üzere, kitaplarının tamamında bunu görebiliyoruz.

Sōseki’nin metinlerini kaleme aldığı çalışma odası, aynı zamanda kendi hayat hikâyesini yazdığı mekândı. “Cam Kapının Ardı”, onun iç dünyasıyla birlikte ailesine dair düşündüklerini, Japonya’da gözüne takılanları ve günlük yaşamından parçaları sunuyor. Dolayısıyla okur, son derece şahsi bir kitapla ve yazarın kendisine tuttuğu aynayla karşı karşıya.

İki dünyayı ayıran cam kapı

Çalışma odasının cam kapısı, Sōseki’nin kimi içeri alacağına ve kimi dışarıda bırakacağına karar verdiği; baktığında, dönüşüm geçiren Japonya’daki emekçilerin günden güne yoksullaştığını ve mutsuzların sayısının mutlulardan fazla olduğunu gördüğü bir yer aynı zamanda.

Yazarın kendisini bazen apaçık anlattığı bazen cümlelerin ardına gizlediği bu oda çocukluğunu, ailesini, cesaretini, korkaklığını, duygusal gel gitlerini ve dönemin Japonyası’na dair gözlemlerini kâğıda döktüğü bir mekân.

Sōseki’nin ifadesiyle çalışma odası ve cam kapı, ‘kendi küçük dünyası ile dışarıdaki koca dünyayı ayırıyor.’ Yazar, zaman zaman odasındaki görüş açısının darlığı ve sıkıcılığından dert yansa da kalemi sürekli işliyor.

Çalışma odasından görünen manzarayı şenlendiren ve trajik biçimde ölen köpeği Hektor’un yanı sıra tanıştığı insanlarla arasında geçen diyaloglardan hareketle yaptığı ruhsal çözümlemeler de bulunuyor kitaptaki yazılarda. Derin kederine tanık olup da yardım edemediğini söylediği kişileri anan yazar, bir gün kapıyı çalacak ölüm ve yaşam arasındaki sınırı yorumlarken benliğinin derinlerine iniyor: “Her zaman ölümün yaşamaktan daha saygın olduğuna inanan ben, ne dileklerimle ne de teselli sözcüklerimle aşabilmiştim hayatın tüm sıkıntılarına rağmen sürdürülmesi gereken bir şey olduğu fikrini. Dahası, kendimi düşüncelerimden ziyade yaptıklarım üzerinden değerlendirdiğimde, vasat bir natüralist gibi düşüncelerimi haklı çıkaracak bir kanıt da sunamıyordum. Yani teorideki kendimle pratikteki kendim epey farklıydık. Şimdi bile hâlâ yarı inanmış, yarı şüpheci bir gözle bakıyorum kendi yüreğimin içine.”

“Ölümsüz bir ‘Ben’in izinde”

Sōseki, ne olup ne olmadığına dair kalem oynattığı yazarlığı bir sosyalleşme etkinliği, aşırı dürüst ve açık olunmayacak bir alan diye niteliyor. Bununla birlikte kişinin, kendisindeki yazma hevesinin kaynağına inmesi ve onu en duru hâliyle belirlemesi gerektiğini söylüyor.

Ayrıca tecrübelerinden yola çıkarak yazı hazırlığını ve yazma eylemini, bir çeşit eğitim olarak görüyor.

Bir aile ferdi, komşu ve sıradan bir insan olan Sōseki’yle de karşılaşıyoruz kitapta: Yaşadığı evlerle, ilişki kurduğu insanlarla, okullarıyla, arkadaşlarıyla, çocukluğuyla, ergenliğiyle ve ilkgençliğiyle ilgili hatıralarını ve o zamanlara ait anekdotları da kaleme almış Sōseki.

‘Ölümsüz bir ben’i anlatan; yer yer romanı, uzun öyküyü ve denemeyi çağrıştıran metinlerinde yazar, hayli özel ve ‘rustik bir yaşamın izlerini taşır’ dediği hatıralarını paylaşıyor: “Biz bir Samuray ailesi değildik. Babam, sosyal ilişkilerini canlı tutmak zorunda olan bir yerel meclis üyesiydi sadece. Onu kel, yaşlı bir beyefendi olarak biliyordum ama gençliğinde şarkı söylemeyi öğrenmiş ve bir de metresi varmış. Aoyama’daki pirinç tarlaları, ailenin geçimini sağlamak için yeterliymiş bize anlatılana göre. Üçüncü ağabeyim, o da hayatta, ara sıra tarlalardaki kavuz ayıklama makinelerinin sesinin hâlâ kulaklarında yankılandığını söyler. Hatırladığım kadarıyla mahalle sakinleri bizim eve ‘genka’ derdi. O zamanlar neden böyle dediklerini anlamazdım hatta umursamazdım bile ama şimdi düşününce gerçekten de tam bir sergi salonu gibiydi evimiz. O civarda yüksek ve genişçe bir girişe sahip olan tek ev bizimkiydi. Bu girişin duvarlarında eski silahların, antika değerindeki araba lambalarının asılı olduğunu hatırlıyorum hayal meyal.”

‘Gökyüzünden insanlığa bakış atan’ Sōseki

Sōseki, hatıralarını kâğıda döktüğü anları, ‘gönlünü ırmakta süzülen bir sandal gibi zamana kaptırmak’ diye tarif ediyor. Aileyi ‘unutulmaz kılmaya çalışan’ babası, Tokyo’dan ayrılışı, doğduğu evi görmesi, pirinç ve çay tarlaları, bambu koruları ve deniz kabukları da bu ırmakta Sōseki’yle beraber süzülüyor. ‘Kudretli zaman mefhumu’nda, kâh hastalıklarıyla kâh insanlarla, metinler ve kedilerle sürükleniyor yazar.

Sonra ailenin ‘tekne kazıntısı’ evladı olduğu, koruyucu aileleriyle geçirdiği vakitler, hiç şımartılmadan büyüyüşü, dedesi ve ninesi sandığı kişilerin babası ve annesi olduğunu öğrendiği gün ve evde çalışan kazın onu sarıp sarmalayan merhameti geliyor aklına. Ardından kişiliğine ilişkin birkaç satır karalıyor: “İnsanların her sözünü olduğu gibi kabul etmeyen, söylemek istedikleri ile söyledikleri arasında fark olabileceğini düşünen bir yapım var galiba. Doğuştan gelen bu özelliğimi bastırmaya çalışıp şüpheciliği bir yana bıraksaydım çok daha kolay kandırılabilen bir insan olurdum kesin (…) Ya insanlara önyargısız yaklaşarak iletişim kurup onlar tarafından kandırılan bir aptalım ya da onlara sürekli şüpheyle yaklaştığım için doğru dürüst iletişim kuramayan bir paranoyağım. Endişeliyim, kararsızım, mutsuzum!.. Eğer bütün bir ömür böyle sürüp gidecekse!.. İnsan olmak ne kadar zormuş!”

Yaşamının son dönemecinde kaleme aldığı hatıralarının yer aldığı “Cam Kapının Ardı”nda Sōseki, ‘gökyüzünden insanlığa şöyle bir bakış attığını ve gülümsediğini söylerken kendisini, âdeta bir roman ya da öykü karakteri hâline getirerek okuru cam kapıda karşılayıp hayatına buyur ediyor.

“Cam Kapının Ardı”, Natsume Sōseki, Çeviren: Zeynep Gençer Baloğlu, Africano Kitap, 144 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal