Meksika’nın erken göçen tüm horozlarına

Meksika’nın erken göçen tüm horozlarına

Ne olup bittiğini anlayamayacağı yaşta babasız kalan, sekizinde ise annesini kaybedince verildiği yetimhanede kitaplarla tanışan Juan Rulfo, ‘yalan’ dediği kurmacalarla örülü bir gerçeklik yarattı kendisine. Dinlediği ve okuduğu hikâyeler sayesinde, hem Meksika’nın şiddetle yoğrulan günlük yaşamına dâhil oldu hem de bu hikâyelere yenilerini ekledi. Kendisini kışkırttığını söylediği beyaz kâğıtlara, zamanla otobiyografik tarafı ağır basan metinlerde aşk, ölüm ve yaşam temalarına sarıldı. “Pedro Páramo”, “Ova Alev Alev” ve “Altın Horoz”la birlikte, üzerinde çalıştığı ve bazılarını yayımlattığı bazıları ise ölümünden sonra ortaya çıkan öyküler böyle doğdu.

Rulfo, altüst olmuş zamanları anlattığı hikâyelerinde, çoğunlukla bilinç akışı tekniğini yeğ tutarken yabancısı olduğu baba-oğul ilişkilerinin yanı sıra neredeyse başladığı gibi biten anne-oğul ilişkisini de kendi hayatından yola çıkarak işledi.

Rulfo, metinlerinde kendisini yoğun biçimde hissettiren yalan-hakikat bağlantısını, Meksika’da duyduğu ve duymadığı hikâyelerden hareketle oluşturdu. Tabii bir de tanık olduklarından…

Ölülerin ve yalnızların dünyasını anlayıp anlatmaya uğraşan Rulfo, doğal olarak Meksika’da hüküm süren şiddeti de işledi metinlerinde. Kısacası bildiği, tanıdığı ve yaşadığı coğrafyanın gerçekliğinden, hayallerinden ve yalanlarından uzağa düşmeden, hâlâ okunan ve satır aralarından anlamlar çıkarılan eserler bıraktı geride. Türkçeye yeni çevrilen “Altın Horoz” da bunlardan biri.

Kitaba yönelik eleştiriler

“Altın Horoz” 1980’de yayımlandığında, Rulfo’nun bir hayal kırıklığı yarattığı konuşulmuştu. Bunun iki nedeni vardı: İlki, kitabı inceleyenler, yazarın bu metin üzerinde 1956-1958 arası çalışıp çıkış noktası aynı olan öyküler oluşturduğunu dillendirmişti. Başka bir deyişle Rulfo’nun yeni bir şey sunmadığından dem vuruyorlardı. Öte yandan, yönetmenliğini Roberto Gavaldon’un üstlendiği, 1964’te izleyicilerle buluşan Altın Horoz filminin senaryosu da bu metne dayanıyordu.

Hayal kırıklığı yaşadığını söyleyenlerin ikinci gerekçesi, Rulfo’nun “Ova Alev Alev” ve “Pedro Páramo”daki anlatım zenginliğinden vazgeçerek klasik üsluba geri döndüğüne ilişkindi. Buna göre yazar, zaman atlamalarını bir kenara bırakıp hikâyeyi düz bir çizgiye oturtmuştu.

Kısacası “Ova Alev Alev”i ve “Pedro Páramo”yu okuyup Rulfo’nun hayallerle ve Meksika kırsalının gaddarlığıyla harmanladığı anlatı dünyasına girenler, “Altın Horoz”u biraz güdük diye nitelemişti.

Peki, “Altın Horoz”un, hem Rulfo’nun yapıtları arasında hem de Meksika ve Latin Amerika edebiyatındaki önemi (ve ağırlığı) ne? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için yazarın kitapta neyi, nasıl anlattığını kavramak gerek.

Yükseliş ve düşüş

Horoz dövüştürülen mekânlarda tellallık yapan, hasta annesiyle birlikte yaşayan ve tek kolu olmayan yoksul Dionisio Pinzón’un etrafında dönen bir hikâye “Altın Horoz”da anlatılan.

Kol gücü gerektirmeyen, Rulfo’nun bazen bir metafor bazen de hayatın gerçeği olarak metne yerleştirdiği çığırtkanlık, hem horoz dövüşü hem de Pinzón’un yaşamını devam ettirebilmesi için önemli.

Yüksek bahislerin döndüğü ve hemen herkesin sarhoş olduğu dövüşlerden birinde, sahibi öldürmek üzereyken kaybeden favori horozu damızlık yapmak üzere alıp iyileştiren Pinzón, o andan itibaren talihinin döndüğünü düşünür. Ancak aynı günlerde ölen annesini çürümüş kapıların tahtalarından yaptığı tabutla taşıma sahnesi, buna tezat olarak yoksulluğun, çaresizliğin ve sert toprakların anlatımı gibidir âdeta.

Elinde horozuyla köyünü terk eden Pinzón, dövüşlerin nerede ve ne zaman yapılacağını bildiğinden zarını bahisçilikten yana atmaya karar verir; arenalarda şansı yaver gidince horozunu satın almak isteyenler ve hileli bahis teklifleriyle aklını çelmeye çalışanlar çıkar karşısına. İkinci kez talihi dönen Pinzón’a, tanıştığı ‘La Caponera’ lakaplı şarkıcı kadın da çeşitli dalavereler önerir. Ancak bunu da kabul etmeyen Pinzón, horozuyla yine yollara düşer, kazanmayı sürdürür.

Rulfo, bu hızlı yükselişi durduran ve yaldızlı horozu öldürdüğü satırlarla Pinzón’u, tıpkı annesinin ölüsünü taşıdığı anda olduğu gibi bir boşluğa atıverir. Bu sahneyle birlikte olayın rengi değişir; âdil dövüşün yerini kumar hileleri ve hırs alır. Pinzón’u ayağa kaldıran ise sahneye bir kez daha giren ‘La Caponera’ olur. Birlikte oyunlar oynayıp epey para kaldırırlar, bir o kadar da kaybederler. İkili, birbirinin hem uğuru hem de uğursuzluğu hâline gelir.

Bu hızlı dönüşümü tarif eden şu satırlar önemli: “Dionisio Pinzón yetenekliydi, sonraları devasa bir servet edinirken amacı doğrultusunda kullanabileceği herhangi bir oyunu kolayca öğreniyordu.”

Aslında bu cümle, hikâyenin süratli başlangıcının ve gelişiminin göstergesi olduğu kadar, sona doğru gidişin de habercisi. Hemen her yerde kendisini belli eden kazanma hırsı, çifti bir daha çıkmamak üzere kumar bulutunun içine sokuyor. Kibrin ve hırsın buluşması, ikilinin hayatını zorlaştırdığı gibi özgürlüklerini ve kişiliklerini de teslim alıyor.

Rulfo, hızlı bir tükenişle sonlandırıyor hikâyeyi; kaybedenlerin kazananlardan fazla olduğu bir oyuna dönüşüyor her şey.

Rulfo’nun karamsarlığı

Rulfo kitapta, gerek horoz dövüşleri ve bahislerle gerek Pinzón’un ve ‘La Caponera’nın hırsla oynadığı kumarla içinde şiddet, hile, anlık tatminler ve bolca kaybediş olan bir yaşam biçimini tasvir ediyor. Arena ve kumarhane ise böyle bir yaşamın pervasızca tüketildiği mekânlar hâline geliyor.

Rulfo, kör talih ve şansın yaver gidişi arasında salınıp duran Pinzón’u kırsal manzara içine yerleştiriyor. Burada etrafı dönem dönem kalabalıklaşsa da çoğunlukla yalnız kalan başkarakterle yüzleşiyoruz.

José Carlos González Boixo, “Altın Horoz”un edebî değerini, Rulfo’nun anlatımıyla, temalarıyla ve karakterlerin eylemleriyle bir arada ele alarak açıklıyor:

“Altın Horoz, çoğu zaman toplumun kültürlü kesimlerince hor görülen, halka ait değerlerden birinin dile getirilmesidir. ‘Halk kültürü’ olarak nitelenebilecek bir konuyu edebî biçimde ele almak kolay değildi. Bu konuyu ele alırken gelenekselci tutumun sınırlarının ötesine geçmek gerçek bir meydan okumayı gerektirir çünkü Rulfo’nun aktardığı hikâye, çiftliklerin, panayır meydanlarının, horoz dövüşlerinin, iskambil partilerinin o halka özgü dünyasına tam anlamıyla dalar. İnsanın yalnızlığı ve boşluktalığını başarıyla ifade edebilen Rulfo’nun ilgisini, böylesi yüzeysel konular neden çekmişti? Belki de göründükleri kadar yüzeysel olmadıklarından ya da alışılmıştan farklı bir noktada ele alınabilecekleri için. Şenlik bir istisna, akıp giden hayatın içinde bir rahatlama ânıysa Rulfo tarafından diğer edebî metinlerinde kullanılmış bir yaşam felsefesinin ifadesi olarak belki de daha derinlikli bir yaklaşımı hak ediyordu. Bu perspektiften bakıldığında Altın Horoz bir başka boyut kazanıyor çünkü şenlik kavramı, hikâyeleri diğer Rulfo karakterlerininkiyle aynı olan karakterlerin yaşadığı dramda eriyip gider. Mutsuz son, biz okurlara Rulfo’nun gerçekliğe dair karamsar bakışını yeniden anımsatır ve bize, Altın Horoz’un, onun diğer edebî yapıtlarının içeriğiyle tamamen bütünleştiğini gösterir.”

Rulfo, “Altın Horoz”da acıyı ve sevinci, yoksulluğu ve zenginliği, akılla ve duygularla hareket edişi bir arada sunarken Meksika kırsalında geçen hikâyenin merkezine ahlaki yozlaşmayı ve şiddeti yerleştiriyor.

Tüm bu noktaları birleştirdiğimizde “Altın Horoz”un, Meksika’da erken ölen, öldürülen ve kendisini hayattan soyutlayan horozlara ithaf edilmiş; kimine göre uzun bir öykü kimine göre bir novella olduğunu görüyoruz. Öte yandan, Rulfo’nun hayat, ölüm ve aşk temalarıyla birlikte, anne-oğul ilişkisi gibi otobiyografik yerleştirmeler barındıran ve kötü talihi alt etme çabasının hızla geri tepişinin Pinzón karakteriyle ete kemiğe büründüğü bir metin bu.

“Altın Horoz”, Juan Rulfo, Çeviren: Halil Beytaş, Doğan Kitap, 152 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal