Günışığı Kitaplığı - Reklam Günışığı Kitaplığı - Reklam

‘Kör tebaa’nın gördüğü Jack Kerouac

‘Kör tebaa’nın gördüğü Jack Kerouac

Bugünlerde, yaşananların da etkisiyle Beat Kuşağı yazarları ve şairleri, hem eserlerihem de eylemleriyle daha sık anılıyor. Özellikle 1950’lerdeki kural ve düzen silsilesinde debelenen ABD’de yarattıkları karşı kültür hareketine bir özlem söz konusu. Bunun kaynağında Beatlerin, İkinci Dünya Savaşı ertesinde düşülen derin boşluğu ırkçılık, militarizm ve “Amerikan Rüyası” ile doldurmaya çalışanların yarattığı kuşkudan ve bezginlikten sıyrılmak isteyen gençlerin sesi olması yatıyordu. 1950’lerin püriten ve katıksız düzen savunucusu politikacıları ile onların güdümünde olan ve medyalaşma evresindeki basın, Beat yazarlarının üzerine gitmeyi kendisine görev bildi.

A. D. Winans’ın deyişiyle ülkenin “ideal Amerika” olmaya başladığı yıllarda medya, “trampetlerini bir kültür devrimine zarar vermek için kullandı ve bu, gelip geçici kültürel bir hevese dönüştü.”

Yarattığı kitleyi yönlendiren medyanın propagandasıyla Beatler, “bohem hayatın ve isyanın alternatif markası” hâline getirildi diyen Winans, onları kullanışlı görenlerin “imajları ve yaşamlarına yoğunlaştığını” hatırlatıyor. “Söz”ün yerine “görüntü”nün geçmeye başladığı dönem, Beat yazarları üzerinde hem bir medya baskısı oluşturuyor hem de onları politik bir kuşatma içine alıyor. Başka bir deyişle bu dönemde, “San Francisco Rönesansı”nı baltalamakla meşgul birtakım şahıslar, işini militanca yapıyor. Böylece Allen Ginsberg’ü, William Burroughs’u, Michel McCure’u, Philip Lamantia’yı, Lawrence Ferlingetti’yi, Neal Cassady’i, Medaline Gleason’ı, Kenneth Rexroth’u ve elbette Jack Kerouac’ı mengeneye alma çalışmalarına hız veriliyor.

Bu süreci anlatan ve Kerouac’ın, Beat Kuşağı ile arasında oluşan mesafeyi aktaran; Şenol Erdoğan ve Murat Arslan’ın yayına hazırladığı, A. D. Winans ve Dan Kaplan’ın metinlerinin de yer aldığı “Okuru Jack Kerouac’ı Nasıl Öldürdü?” isimli kitap, dönemi ve olayları bilenler için bir hatırlatma yaparken bilmeyenlere ya da bildiğini sananlara gerçekleri sunuyor.

Ginsberg’ün kült kitabı “Howl”un (“Uluma”nın) ilk baskısının nakliyesine el koyan güvenlik görevlileri sayesinde, 25 Mart 1957 itibariyle Beat Kuşağı’nın resmiyet kazanmasının öncesinde, çeşitli okuma gecelerinde ve toplantılarda, Winans’ın anımsattığı üzere Kerouac’ın ismi öne çıkıyordu: “Kerouac’ın en önemli başarısı, Ginsberg ve Cassady’nin ülkedeki gençleri, dışarıda onların hissettiklerini hisseden başkalarının da olduğunun fakına varması konusunda cesaretlendirmesiydi.” Bu eyleme karşı medyanın ve siyasetçilerin geliştirdiği tepki, Kerouac başta olmak üzere Beat Kuşağı’nın tanınırlığını artırsa da hemen hepsini bunaltacak bir mücadeleye kapı aralamıştı.

Beat Kuşağı’nın ‘sözcüsü’

1950’lerin sonundan, 1960’ların ortalarına kadar büyük bir ivme kazanan Beat Kuşağı’nın ve karşı kültür hareketinin öncüsü ilan edilen Jack Kerouac, yaratılan bu imajdan son derece rahatsızdı. Gördüğü, bildiği, istediği ve gerçekleşmesini arzuladığı hayata ilişkin kitaplar yazan Kerouac, Dan Kaplan’ın ifadesiyle biraz da kendisinden bağımsız gelişen ama sürekli ona atfedilen kültürü tam anlamıyla benimsemiyordu.

Aileden gelen Katolik inancıyla birlikte ticarileşmeyi reddeden ve Amerikan ahlak anlayışına sırtını dönen Kerouac, Kaplan’a göre katkıda bulunduğu ve kültür devrimi yapan harekette huzuru yakalayamamıştı.

Daima yolda olan, arayış içindeki ve gittiği yerde fazla kalamayan Kerouac, aklındakileri moda hâline getirilmeyecek metinler biçiminde yayımlamak istiyordu. Kaplan, onun bu amacının kitle ve medya tarafından sekteye uğratıldığını; Kerouac’ın yalnızca “Beat Kuşağı’nın sözcüsü”, “asi” ve “nihilist” diye yansıtıldığını hatırlatıyor. Hızla popüler kültür malzemesine dönüştürülmeye çalışılan Beat Kuşağı’nın ne olduğunu (“hayatı yeni ve ruhani şekilde gördükleri bir düş”) ve ne olmadığını (kitle kültürünün asi alternatifi) anlatmaya koyulan Kerouac’ı görmezden gelme kolaycılığına kaçanları da unutmamak gerek.

Beat’in, “insanların hayatına müdahale etmeme ruhu” olduğunu kabullenmekle yola koyulmak, kendisine biçilen rolün ve yaratılan imajın Kerouac’ı isyana nasıl sürüklediğini kavramada hayati öneme sahip. Bu bakımdan o, hem kendisini bir kalıba sokmaya uğraşanları hem de arkadaşlarını eleştirmekten geri durmazken Beat Kuşağı’nı “politik değil, ruhani bir düşünceydi” diye tanımlıyor.

Kaplan, “kendisini bulmak için yazıyordu, başkasına ilham vermek için değil” dediği Kerouac, istese de istemese de önemli bir kitleyi etkiledi ve okuru hâline getirdi. “Yolda” ve “Zen Kaçıkları”nın açtığı kapı, belli bir zaman sonra Kerouac’ın kitle içine sürülmesine neden oldu.

Yaşamı boyunca yazarlığına pek ciddi yaklaşılmadığını düşünmesi bir tarafa, kendisinden “ilham aldığını” ve “ondan etkilendiğini” söyleyen kitle; Kaplan’ın ifadesiyle “kör tebaa”, “inançlarının ve eserlerinin arka planıyla hiç uzlaşmayan Kerouac’ı görmek istemedi.”

Peki, neydi Kerouac’ın ıstırabı ve onu önce simgesel olarak ardından gerçekten öldüren şey?

Hangi Beat ve hangi Kerouac?  

Kerouac; fikir açısından zengin, gezgin ve sunulanın (ya da çizilen imajın) ötesinde başka bir dünya arayışıyla yola çıkan, az sayıda kişiden oluşan ve saman alevi gibi parlayan Beat Kuşağı’nın eleştirelliğinin, içe kapanık ya da yılgın olmadığını, belki de yanıtları hiç bulamayacak sorular sorduğunu söyleyip kendisiyle yapılan bir röportajda “Kayıp Kuşak her şeyi yerin dibine soktu, Beat Kuşağı hepsini tekrar ayağa kaldırıyor” demiş; bu sahiplenmeyi nazik, samimi ve arzulu olarak tanımlamıştı: “Tahmin ediyorum ki yeni modernlik kılığında deli nihilizmi olacağı düşünülen Beat Kuşağı, Amerika tarihindeki en duyarlı kuşak olacak ve bu sebepten ötürü iyilik yapmaktan başka çaresi bulunmayacak.”

Beat Kuşağı’nın “kimsenin hayatına karışmama” ile nezaket ve samimiyet düsturuna aykırı eylemlerden biri de Kerouac’ın boynundaki haçı, kimi gazetelerin fotoğraflardan silerek yayımlamasıydı.

Kerouac’ın katıldığı televizyon programlarında ve yapılan söyleşilerde, kendisini ve Beat Kuşağı’nı anlatmaya, dolayısıyla yaratılan imaj ile hakikat arasındaki farkları açıklamaya uğraşması, okurlarının ve destekçilerinin oluşturduğu algıyla (veya görmek istedikleriyle) doğrunun yer değiştirdiğini; özgürlük ile özgürlük gibi olan arasındaki ayrımı göstermekten başka bir şey değil. Bir diğer konu, Kerouac’ın “sıcak” (samimi, konuşkan) ve “soğuk” (donuk, suskun, kerameti kendinden menkul) biçiminde yaptığı ayrım: Yazar, Beat Kuşağı’nın ilk gruba dâhil olduğunu, geri kalan pek çok şeyin Beatlerin üzerine yapıştırıldığını söylüyor.

‘Rüzgâr size tükürdüğünüzü geri getirecektir

Kerouac, yaşadığı hayatla Beat Kuşağı’nın temsil ettiği şeye denk geliyor aslında: Duyarlı, kırılgan, pes etmeyen, reddedilince yola çıkıp kendisine ve ardından yurduna dönen… Dolayısıyla bu, hem Beat Kuşağı’na hem de Kerouac’a giydirilmeye çalışılan elbiseye ters düşüyor. Öte yandan Kerouac, Katolikliğinin, hayatında onu her daim çağıran bir kilise gibi konumlandığını düşünüp “kutsal sessizliği” hep işittiğini söylüyor. Ancak Beat’i mutlulukla eşleştirirken manzarayı bozup duygularını altüst eden bir şey oluyor: “1957’de ve 1958’de birden bire ‘Beat’i herkesin, basının ve televizyonun, ‘çocuk suçluluğunu’ filme almaya çalışan Holywood’un yaptığını ve çılgınca dolup taşan New York ve Los Angeles’ın korkularını görmek, doğal olarak beni çok ürküttü. Bir de bunlara ‘Beat’ ve ‘mutluluk veren’ demeye başladılar…”

İnsan ruhunun ve sevginin galip gelmesini isteyen Kerouac, bu yolda satırlar ve dizeler kaleme alırken gerçeğinin yanında sahtesi üretilen Beat Kuşağı’nı ve hepsinden öte, kendisinden bağımsız birini görünce hayal kırıklığına uğruyor elbette. Hemen her gün işlenen cinayetlerden birinin Beat Kuşağı’nın üzerine yıkılması ve bazı şiddet olaylarının Beatlerle ilişkilendirilmesi de onun anlatmaya çalıştığı hakikate yönelik bir hakarete dönüşüyor.

Ömrü boyunca şiddet ve nefretle asla işinin olmadığını ve olamayacağını anlatmaya çalışan Kerouac’ın ıstırabı ve ardından gelen simgesel ölümünün nedeni, kendisine “Beat” diyen bir kitlenin, yararsız ve gösterişli tavırlarlahareketi sulandırmasıydı. Bu kesimin ikonlaştırma çabasıyla yanıp tutuştuğu Keroac’ın tek derdi, erdemli ve sevgi dolu hayatların yaşandığı bir dünya kurulmasına el vermekti. Halis Beatlerin bundan başka bir amacı olmadığını ve olmaması gerektiğini düşündüğünden, “Beat Kuşağı’na tükürenlere yazıklar olsun, rüzgâr size tükürdüğünüzü geri getirecektir” demişti.

Okuru Jack Kerouac’ı Nasıl Öldürdü?, Yayına Hazırlayan: Şenol Erdoğan, Murat Arslan, Çeviren: Cemal Topcu, Ece Şimşek ve Gülden Ortaç, SUB Yayın, 60 s.   

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal