Kıvanç Sezer: ‘Küçük Şeyler’ beni istediğim yere yaklaştıran bir film oldu

Kıvanç Sezer: ‘Küçük Şeyler’ beni istediğim yere yaklaştıran bir film oldu

Kıvanç Sezer, “Babamın Kanatları”ndan sonra çektiği ikinci uzun metraj filmi “Küçük Şeyler” ile yurt içi ve yurt dışındaki festivallerde kazandığı ödüllerle son zamanlarda adından sıkça söz ettiriyor. Başrollerini Alican Yücesoy ve Başak Özcan’ın paylaştığı film 29 Kasım’da vizyona girecek.

Kıvanç Sezer ve Başak Özcan ile “Küçük Şeyler”i ve dahasını konuştuk.

İlk filminiz “Babamın Kanatları”nın ardından üçlemenize “Küçük Şeyler”i çekerek devam ettiniz. Bir yönetmen için üçleme filmlerin avantaj ya da dezavantajları nelerdir?

Kıvanç Sezer (KS): Bir konsept olarak baktığım için sanırım daha çok avantajlarından bahsedebilirim. Bu arada aslında, “Küçük Şeyler”i, “Babamın Kanatları”ndan önce yazmıştım. Bir ilişki draması yazmaya başladığımda hikâyedeki mekânları düşündükçe, neden bir üçleme yazmayayım, diye süreç gelişince filmler birbirinin içinden çıkmaya başladı ve böylece film bir üçlemenin içinde bir bağlama oturdu.

“Küçük Şeyler”in anlatı diline hangi süreçte karar verildi?

KS: Anlatı dili, hikâye tarafından belirlendi. İlkinde dram, ikincisinde komedi ya da absürt olacağı belli değildi. Çünkü orta sınıfın hayatını anlatırken bir trajediden bahsedeceğimi düşünmüyordum. Yakından bakıldığında daha trajik, uzaktan bakıldığında ise komedi gibi duran bir hâl söz konusuydu.

Başak Özcan, Ayşe Özlem İnci, Kıvanç Sezer

Kapitalizm eleştirisi

Orta sınıf, özellikle içinde bulunduğumuz dönemde yoklamasını tüketerek veriyor. Bu, kendi başına hayatlarını yaşamaya çalışan bireyler ya da aileler için de böyle yorumlanabilir. Kapitalizm eleştirisini orta sınıf çekirdek aile üzerinden anlatmaya nasıl karar verdiniz?

KS: Aklımda öncelikle evlilik teması vardı. Evli bir çift kavga eder ama sonra gece aynı yatağa girer ya da birbirlerine bir durumdan ötürü çok kızarlar ama en fazla başka bir odaya geçerler. Aklımdaki film, hep bu sahneyle açılıyordu. Sonra bu çiftin işlerine ve sınıflarına karar verdim. Yavaş yavaş işsizliğin de dahil olmasıyla senaryo bu eksene oturdu. Bu süreçte Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan, İlknur Üstün imzalı “Boşuna mı okuduk?” -Türkiyede Beyaz Yakalı İşsizliği (İletişim Yayınları) kitabının da bir hayli katkısı oldu. 

Filmdeki kadın ve erkek karakterlerin sayısı neredeyse birbirine yakın. Ana karakterlerden özellikle erkeğin filmde daha çok söz sahibi olduğu ve bu karaktere katmanlarıyla daha fazla tanıklık edilebildiği fark ediliyor. Burada aslında kapitalizmle birebir münasebette olan daha çok erkektir, gibi bir algı yaratmış da olmuyor musunuz?

KS: Açıkçası kapitalizmin erkek üzerinden değil da konut kredisi başlığı üzerinden hayatlara dokunan sopasını geri planda göstermek istedim. Onur karakterinde beyaz yakalıların kurumsal işyerlerinde yaşadıkları halüsinasyonların vurgusunu yapmak benim için önemliydi. Aslında bir de ister istemez bir erkek olduğum için, erkek karakteri daha detaylı, kolay yazabiliyor ve dolayısıyla daha hâkim olabiliyorum karaktere. Bir kadın karakteri bütün boyutlarıyla hissedebilmek, yazabilmek benim için de kolay bir şey değil. Elimden geldiğince Bahar karakterini olması gerektiği gibi yaratmaya çalıştım. Bahar karakteri için elbette Başak (Özcan) ile çok paslaştık. Karakter üzerinde çok fazla spekülasyon yaratarak güçlü bir karakter oluşturmaya çalıştık. Onur karakteri için de süreç böyle işledi. Alican’la yaptığımız çalışma karaktere boyut kazandırdı. 

Bahar, güçlü bir kadın karakter

Siz, Bahar karakteri için neler söylemek istersiniz?

Başak Özcan (BÖ): Bahar karakterini çok sevdim. Güçlü bir karakter. Filmin sonuna doğru daha da güçleniyor. Kendi hayatı hakkında daha fazla söz sahibi oluyor.

Onur ve Bahar karakterlerinin benzer yanları var mı, varsa neler sizce?

BÖ: Başta ikisi de maskeli. Hem birbirleriyle hem başkalarıyla ilişkilerinde maske kullanıyorlardı. Ortak yanları maskeleri yavaş yavaş çıkarmaları. 

“Küçük Şeyler” çekimleri boyunca Kıvanç Sezer sette nasıl bir yönetmendi?

BÖ: Hiç gergin bir yönetmen değildi. İnsanın iştahını kabartacak çalışmalarla motivasyonumuzu arttıran bir yönetmen oldu. Çok fazla çalıştık tabii. Bazen sözsüz provalar yaptık ve öyle çektik. Bazı sahneleri denenebilecek her şekilde çekmeye çalıştık. Dolayısıyla bu sürecin kendisi çok çekici, araştırmaya dayalı ve zevkliydi benim için. Set iklimi çok güzeldi, sakinleştirici bir yanı var Kıvanç’ın.

KS: Film çekimlerini beş aylık bir sürece yaydık. Filmin başını, başta; ortasını, ortada; sonunu da sonunda çekerek karakterlerin fiziksel süreçlerini de yaymış olduk film sürecine. Böylece çektiklerimizi izleyip kurgulayabildik ve öyle yol aldık. Dolayısıyla planladıklarımızı revize etme şansımız yüksek oldu.

“Babamın Kanatları” ve “Küçük Şeyler” filmlerinizin çekim aşamalarını düşünürseniz yönetmenliğinizde farklılıklardan bahsedebilir misiniz?

KS: “Babamın Kanatları”nda daha güvensizdim ama “Küçük Şeyler”de daha özgüvenli olarak filmi çekmeye başladım. “Babamın Kanatları”nda acaba yapabilecek miyim sorusu vardı aklımda. “Küçük Şeyler”de setteki oyuncudan performansı alabilmek, doğru bir mizanseni bulabilmek, sahnenin duygusunu yaratabilecek araçları ortamda yakalayabilmek gibi konulara daha hâkimdim. “Babamın Kanatları”nda karmaşık sahneler vardı, mesela bir işçinin inşaattan düşmesi gibi riskli anlar. Dolayısıyla bu sahneleri düşünerek, o filmi çekebildiysem bu filmi de çekerim, dedim ve “Küçük Şeyler”, çekerken kendimi daha rahat hissettiğim bir film oldu.

Film dayanışmayla çekildi

Filmin çekim süresi ve bununla bağlantılı olarak bütçesinden konuşursak…

KS: Filmi üç buçuk haftada çektik ama bunu az önce de bahsettiğim gibi beş aya yaydık. Bütçemiz kısıtlıydı. Bütün oyuncular kaşe aldılar ama hepsi olabilecek en minimumda kaşelerle çalıştılar. Olabildiğince hakkaniyetle yaklaşmaya çalıştık. Benimle birlikte Tolga Karaçelik ve Kanat Doğramacı da filmin yapımcıları olarak yola çıktılar. Bando post ve Işık Sanat’ın da çok önemli katkıları oldu bu süreçte. Herkesin bir işin ucundan tutarak planlı, programlı bir şekilde ilerlediği profesyonel bir atmosferdeydik. 

Özellikle sizin kuşağınızdaki yönetmenler Tolga Karaçelik, Emin Alper, Özcan Alper ve elbette siz, son dönem düşünüldüğünde sinemada dayanışmaya dair aklıma ilk gelenlersiniz. Az önce Tolga Karaçelik’in “Küçük Şeyler”in yapımcılarından biri olduğunu da belirttiniz. Bir yönetmenin, başka bir yönetmenin filminde yapımcı olması sık rastlanan bir şey değil. Bir oyuncu ve yönetmen olarak iki yönetmenin dahil olduğu bir film projesi sizlere neler hissettirdi?

BÖ: Tolga’nın dayanışması bana güzel hissettirdi.

KS: Kültür Bakanlığı desteği çıkmayınca, “ben gerekirse bu filmi cep telefonuyla çekeceğim” dedikten sonra Tolga da aynı süreçlerden geçen biri olarak ve kararlılığımı görünce bir dayanışma içine girdik. İlk filmimde Nar Film yani Soner Alper yapımcılığı üstlendiler, Özcan Alper de proje danışmanım oldu. Ben de beni heyecanlandıran meseleleri en güçlü şekilde işleyerek benden sonraki arkadaşların benim filmlerimden daha iyilerini çekerek başarılara imza atmalarını isterim.

Bütçe söz konusu olduğunda hep şunun vurgusunu yaptığınızı görüyorum: “Bizimle birlikte Bakanlıktan destek almayan yüzlerce yönetmen var.” Ancak özellikle sizin filmleriniz söz konusu olduğunda destek verilmemesi muhalif olduğunuz için mi?

KS: Muhalif olduğumuz için. Görüşlerimizi, ülkeye dair eleştirilerimizi, kaygılarımızı röportajlarda belirttiğimiz için bunlara tahammül edilmiyor. Sinemaya dair düşüncem, sinema bu ülkede bir katma değer yaratıyor ve bakanlık düzeyinde bir destekleme sistemine dönüşüyor. Bu sistemde iyi projelerin destek alması gerekir. Bazı projelerin iyi olmamasına rağmen başka sebeplerden destek aldığını, destek alan projelerin yurtdışındaki sinema mercilerinde çok fazla desteklenmediğini görünce yanlış giden bir şeylerin olduğuna dair yaptığımız eleştiriler de muhalif olarak kabul edilmemizin başka bir gerekçesi. Ben yine de burada iyileştirmelerin yapılacağı umudunu taşıyorum.

Özgürlük hissi…

“Küçük Şeyler” için Yunan Yeni Dalgası esintilerinden bahsedildi. Bu yorumların sizdeki karşılığı nedir?

KS: Biz filmi çekerken bunu çağrıştıracağını düşünmemiştik. Filmi izleyenler de çok böyle yorumlardan bahsetmediler ama gerek müzik kullanımı gerek fragmanların kurgusuna dışardan bir gözle baktığımda, evet aslında böyle düşündürmüş olabilir, dedim ama sevindirmekle birlikte şaşırttı da. Referanslarım arasında bulunan bir akım olduğunu söyleyemem.

Üçlemenin son filmi aklınızda ne aşamada?

KS: Üçüncü filmin dünyasına girmem için kendime zaman vermem gerektiğini düşünüyorum. Senaryosu iyi bir noktaya geldikten sonra finansman aşamasına geçeceğiz. İlk iki filmde gördüğümüz kent sosyolojisi, konut endüstrisi, işçi ölümlerine yabancılaşmamıza dair söylediklerimizi ve 2010’lardaki konut endüstrisinin arkasındaki durumları açarak üçlemenin meselesini tamamlayacak bir film olarak düşünüyorum.

“Küçük Şeyler”i çekerken baskın duygunuz neydi?

KS: Bunu hiç düşünmemiştim ama şimdi bakınca özgürlük duygusu diyebilirim. Kendimi gerçekleştirebilmiş hissediyorum. “Küçük Şeyler”, beni istediğim şeye yaklaştıran bir film oldu. Bu süreçte yazarlık ve yönetmenlik aşamasında geliştiğimi düşünüyorum. Ama elbette hâlâ birçok eksiğim var, üzerine düşündüğüm meseleler var. Her yeni filmimle kendimi biraz daha geliştirmeyi umut ediyorum.

BÖ: Benim duygularım karakterin duygularıyla paralellik gösterdi diyebilirim. Ve Kıvanç bizi çok serbest bıraktı Alican (Yücesoy) ile dolayısıyla benim için de özgürlük hissi baskındı diyebilirim.

Ulusal ve uluslararası festivaller

Daha önce sizin kuşağınızda röportaj yaptığım birkaç yönetmene sormuştum, uluslararası festivallerde başarı elde etmek Türkiye’deki festivallerde alacağınız sonuçlar üzerinde sizce olumlu etki yaratıyor mu, diye. Siz ne düşünüyorsunuz?

KS: Etkiliyordur, çünkü dünyada çağdaş sinemanın, filmleri vizyona çıkardığı birtakım “A kategori” festivaller var ve bunlar çağdaş sinemaya yön vermekteler. Dolasıyla Cannes, Venedik, Locarno, Karlovy Vary gibi film festivallerinde, bir filmin prömiyerinin yapılması merak uyandırabiliyor. Bahsettiğim festivallerde kabul edilen filmin evrensel olma niteliği ulusal festivallerde de olumlu karşılanabilir. Ama elbette tek başına belirleyici bir faktör değil. 

Festivallerdeki seyircilerin tepkileri farklılık gösterdi mi?

KS: Mesela Türkiye’de Onur karakterine benzeyen erkek seyircilerin tepkili olduklarını gözlemledim. Bahar karakteri için, nasıl dayanamadı, diyenler oldu. Toplumsal cinsiyet rollerine bakışıyla paralel olarak önyargı ya da sempati olarak karşılık buldu diyebilirim. Mesela yurtdışında Bahar karakteri için, nasıl dayandı, diye soruldu. Yine de filmin bir evliliği yansıtma şeklinin gerek Türkiye’de gerek yurtdışında benzer çağrışımlar yarattığını gördüm. 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal