Kitle katliamlarının ‘sıradanlığı’

Kitle katliamlarının ‘sıradanlığı’

Güvende miyiz?..
Bu soru geçmişi katliamlarla, soykırımlarla ve cinayetlerle dolu insanlığın çok uzun zamandır dilinde ya da zihninin bir köşesinde. Savaş dönemlerini bir yana bırakırsak barışın yeryüzüne hâkim olduğu günlerde bile kıyımların devam ettiği kayıtlarla sabit.

Soykırım ve katliamlar, insanın önüne gökyüzünden düşmüş değil. “Kaderin bir cilvesi” hiç değil. Bir “davanın” ve “inancın” ya da herhangi bir ideolojik ve kültürel programın fedailerinden çok “sıradan” yani sokaktaki insan, “onlar” hâline getirip “ötekileştirdiği” kişilerden oluşan kitleyi kolayca katletmeye girişebiliyor. Yakın ve uzak geçmiş bunun örnekleriyle dolu.

Bir topluluğa karşı cinai eylemlere başvuranların pek çoğu, bir vakitler o kitlenin üyelerinin yanında yöresinde yer alanlardan oluşuyor büyük oranda. Arendt’in dediği gibi “kötülüğü sıradanlaştırmaya” teşne bu öfkeli, önyargılı ve şiddeti hayatının merkezine koymuş kalabalık, uygun koşullar altında büyük bir özgüvenle harekete geçebiliyor. Sosyolog Abram de Swaam “Kitle Katliamları” adlı kitaplarında, uzun bir geçmişe sahip kültürel imhalara yoğunlaşarak bunlara dair neden-sonuç bağlantısı kuruyor.

Özdeşleşme ve özdeşleşememe

Kitlesel imhanın, sıradan ve gözükara faillerinin eyleme nasıl geçtiğini örneklerle çözümlemeye çalışan Swaam’ın, bunu ortaya çıkaran şartları ve pervasız katilliğe evrilişini anlamaya uğraşırken öne sürdüğü savlardan biri, kitle katillerinin topluluklar hâlinde aldığı emirler doğrultusunda, karşısındakini yok edilmesi gereken “öteki”ye dönüştürüp, üyesi olduğu toplumdan onay da alarak silahına davrandığına ilişkin. Örgütlü toptan imhanın gerçekleşmesi için gerekli koşulların oluşması, bu topluluğu genellikle savunmasız, dağınık ve yeterli donanımı bulunmayanların karşısına çıkarıyor.

Sömürgeciliğin en hızlı yıllarında kitlesel imhaların merkezi konumundaki Afrika, Asya ve Mezopotamya’ya 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın ilk yarısında, Orta Amerika ve Avrupa da eklendi: Kongo, Namibya, Endonezya, Meksika, Ukrayna, Ermenistan, Polonya ve Orta Avrupa, Çin, Bangladeş, Kamboçya, Bosna ve Ruanda, kitapta ayrıntılarıyla ele alınan kitlesel imhaların yaşandığı yerlerden birkaçı. Bunlara dünyanın farklı noktalarındaki askerî operasyonlarla, darbecilerin ‘temizlik’ emriyle ve taksirle ölüme sebebiyet vererek işlenen cinayetleri eklemek de mümkün.

Belgelerin ortaya çıkışı, suçluların yakalanıp yargılanışı, itiraflarda bulunulması ve kimi stratejik ortaklıkların bozulmasıyla ayrıntıları öğrenilen kitle katliamlarının önemli bir özelliğini şöyle açıklıyor Swaam:

“Kitlesel imhaların pek çoğu büyük ölçüde unutulmuştur ve bu eylemlere dair bilinenler oldukça kısıtlıdır. Çoğu zaman, bu rejimler olup bitenleri örtbas eder. Sağ kalanlar suçlularla birlikte yaşamaya mecburdur; hakkında da sessiz kalmalıdırlar. Resmî baskılarda sansürün her bahsi geçtiğinde bizzat sansüre maruz kalması gibi geride kalanlar sırlarını gizli tutmalıdır: Baskının sınırsız gerileticiliği.”

Kitlesel imhanın itici güçlerinden biri katillerin korunması, iktidardaki rejimlerin bu eylemlerde gözetmen rolü üstlenmesi ve suçluların, gücün keyfiliğine ve sınırsızlığına kendisini kaptırması. Swaam’a göre kitle imhasının özneleri, insanlığını göz ardı ettiği kurbanlarını katli vacip bir “nefret objesine” indirgeyerek onlara tiksinti, dehşet ve acıma duygusuyla bakıyor.

Kitlesel katliamların çapını belirleyen husumet, Swaam’ın deyişiyle toplumsal gruplaşmaya dayanan dışlamalardan kaynaklanıyor: “Psikolojik düzeyde bu, hem kişinin kendi halkıyla özdeşleşmesi hem de yabancıya dönüşen diğer halklarla özdeşleşememesi anlamına gelir.”

Bölmelere ayırma

Toplu imha için gerekenlerden biri, katliama hazırlananların, karşısındakileri “yarı insan” veya “insan olmayan” diye nitelemesi. Swaam, 1930’lardan itibaren Almanya’da güçlenen Yahudi düşmanlığının soykırıma dönüşmesinde, Bosna ve Ruanda’da binlerce insanın öldürülmesinde bu yaklaşımın etkili olduğunu söylüyor.

Kolektif katliamlara dâhil olanlar, kendisini “Biz” ve karşısındakini “Onlar” diye algılayınca bir yabancılaştırma doğuyor, ardından kolayca cinayet gelebiliyor. “Özdeşleşme” ve “özdeşleşememe”, bazen araç olarak kullanabileceği bazen de amaca dönüşecek sınırsız şiddetin ön hazırlığı hâline geliyor. Bunları açıktan ve üzeri örtük biçimde yürütenler var; ilk gruba Kızılderili katliamları, Yahudi soykırımı, Hollanda’nın Endonezya ve İngiltere’nin Yeni Zelanda’da işlediği cinayetleri, ikinci gruba ise Ruanda ve Bosna’yı dâhil edilebilir.

Kolektif cinayetlerin altında, çoğunlukla devletin bölmelere ayırma ya da parçalama stratejisi yer alıyor. Swaam, “bölmelere ayırma süreci, bir yandan devletin resmî öğretisi, propaganda ve kamusal ritüeller, diğer yandan da kişisel algılar ve duygular arasında yakın bir etkileşim yaratır” diyor. Bu süreci yargı yoluyla ayrıştırma, bölmeleri yaratanların “düşmanını” göçe zorlaması ve en sonunda imhanın izlediğini ifade eden Swaam, tarihsel örneklerden bir çıkarım yapıyor:

“Hedef halka uygulanan şiddet, idam mangalarının vazifelerini yerine getirdiği toptan imhaya tahsis edilmiş alanlarda gerçekleşir. Kitlesel katliamın profesyonelleşmesi başlı başına ileri derecede bölmelere ayırma belirtisidir: Rejim, sivillerin katılımı olmadan durumu idare edebilir ve rejim yanlısı olan halkı kitlesel yıkım
çalışmalarından koruyabilir. Bu açıdan, Nazi yönetimindeki Almanya, bölmelere ayrılmanın, soykırım dönemlerinde Endonezya ve Ruanda’da gözlemlenenlerin çok daha ötesine itildiği bir toplum örneği sunar.”

Gözdağı ve korkunun diyalektiği

Swaam, toptan imhanın gerçekleşmesi için yüksek düzeyde toplumsal parçalanmanın gerekli olduğunu ama tek başına yetmeyeceğini hatırlatıyor. Katliamlar için hedef grubun küçük düşürülmesi, ekonomik olarak darboğaza sokulması gibi etkenler de yan yana gelmeli. Bunların tamamı, “Biz” ve “Onlar” sınırını belirginleştirerek imha için zemin hazırlıyor.

Kutuplaşma yaratan rejim, katliama girişmeden evvel baskıyı artırır ve tecridini genişlettiği hedef grubu “lekeler ve şeytanlaştırır; gözdağı ve korkunun diyalektiği, toplumun tamamında bu süreci güçlendirir”. Tabii ki bu böyle kalmaz:

“Halk, rejimin etkili bir şekilde yaratmayı başardığı tam da bu tehlikeye karşı korunma talep eder ve kötücül kişilere karşı radikal önlemler alınmasında ısrar eder. Aynı zamanda rejime de giderek daha fazla bağlı hâle gelir. Pek çoğu kendilerinin yarattığı korkunç hikâyeleri çevrelerine anlatarak ya da hedef grubun halkıyla çatışmalara yol açarak resmî propagandalara katkıda bulunur, böylece düşmanlık ve hor görme duyguları daha da şiddetlenir. Bu müddet zarfında, propagandacılara yönelik yerli ya da yabancı kaynaklardan gelen karşıt fikirler ve ters düşen bilgiler kapıda kalarak bastırılırlar. Bölmelere ayırmanın beraberinde getirdiği başka bir veçhe de budur.”

En sonunda, Swaam’ın “fatihlerin cinneti, terör egemenliği, kaybedenlerin zaferi ve kalabalığın öfkesi” dediği dört toptan imha eyleminin gerçekleşmesi için hiçbir engel kalmaz. Kongo’da, Meksika’da, Nazi Almanyası’nda, Avustralya’da, Yeni Zelanda’da, Tazmanya’da, Ruanda’da, Bosna’da, Çin’de, SSCB’de, Endonezya’da, Kamboçya’da, Guatemala’da, Bangladeş’te ve Hindistan’daki toplu imhalar ya da kitle katliamları, yazarın bahsettiği bu dört maddeye uygun biçimde gerçekleşti.

‘Rejimler neden toplu imhaya başvurur?’

Soykırım, etnik temizlik, fetih, öfke, coğrafi anlaşmazlıklar ve kültürel gerilimler gibi bölümlere ayrılan toplu imha ya da kitle katliamı faillerinin sıradanlığına vurgu yapan Swaam, psikopatolojik herhangi bir göstergenin bulunmamasından ötürü suçlu profili çıkarmanın güç olduğundan bahsetmesine rağmen bazı ortak özellikleri sıralıyor: Empati eksikliği, ahlaki ve vicdani yozlaşmışlık.

Bunlar, faillerin toplumsallaşmasına engel olmaz, hatta cinai bölmelerdeki bağlam, faillerin şiddeti nereye vardırabileceğini belirler. Swaam, “Rejimler neden toplu imhaya başvurur ve insanlar neden rejimin hizmetinde kitleler hâlinde öldürülür?” sorularına, ipuçlarını kültürel kodlara, politik koşullara, siyasi rejimlerin yönlendirmelerine, faillerin kişisel ve psikolojik özelliklerine bakarak yanıt arıyor. Barış zamanı bireyleri olarak kitle katliamlarını ne kadar anlayabildiğimizi de sorgulayan Swaam, “güvenli” ve “refah” içindeki ülkelerde şiddetten, korkudan ve yıkımdan uzak kalanların bunu kavramasının çok kolay olmadığından bahsediyor.

Kitle katliamlarını ya da toplu imhaları gerçekleştirenlerin, bir rejimin emrine giren ya da her söylediğini, yaptığını ve imasını görev kabul eden sıradan insanlar olduğu düşünülürse başlangıçtaki soru hâlâ çok önemli: Güvende miyiz ya da güvende olduğumuzdan emin miyiz?..

Kitle Katliamları, Abram de Swaam, Çeviren: Mine Karataş, Ayrıntı Yayınları, 336 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar