Keşfetmek için kaybolmayı göze almak

Keşfetmek için kaybolmayı göze almak

Werner Herzog, hastalandığını öğrendiği dostu eleştirmen Lotte Eiser’i iyileştireceğini düşündüğü bir yolculuğa çıkmıştı. Münih’ten, Eiser’in bulunduğu Paris’e doğru yürüyen Herzog, attığı her adımda yaşamından bir parçayla karşılaşmakla kalmamış, sanata ve hayata dair derin düşüncelere dalmıştı. Bunları “Buzda Yürüyüş” (Çeviren: Ali Bolcakan, Jaguar Kitap, 2016) ismiyle kitaplaştıran Herzog, yolculuğunun sıkıntı ve zorluklara rağmen kendisini dinginleştirip gözlem yeteneğini pekiştirdiğini not etmişti. 

Gary Snyder ise “Özgürlüğün Görgüsü”nde (Çeviren: İnan Mayıs Aru, SUB Yayın, 2017) “zihnin, bedenin ve dünyanın birbiriyle konuştuğu eylem” diye tanımlamıştı yürümeyi. Doğada yapılan yürüyüşlerin, sert ve eğlenceli öğretmenler olduğunu söyleyen şair, bu edimin insana “şevki ve alçakgönüllülüğü dengelemeyi öğrettiğini” anlatmıştı. 

Rebecca Solnit, “Kaybolma Kılavuzu”nda (Çeviren: Gökçe Gündüç, Encore Yayınları, 2015) aylaklığın boş zamanı dolduran bir hareket olduğunu ifade ederken “Yol Aşkı-Yürümenin Tarihi”nde (Çeviren: Elvan Kıvılcım, Encore Yayınları, 2016), “yürüme sayesinde bedenimizde ve dünyada var oluruz ancak onlar tarafından meşgul edilmeyiz” demişti. Kısacası yalnızlık ve yürüme deneyiminin birbirini anlamlı kıldığını; akışa kapılmanın ancak bu sayede bir mana kazanabileceği fikrini ortaya atmıştı. 

Roman içinde küçük hikâyeler yaratan; şehirleri, insanın hatırlayışını ve deneyimlerini ufak tefek olaylar etrafında anlatarak bir yürüyüş gerçekleştiren Sergio Chejfec, karakterlerinin gözlemleri ve yaşadıklarını aktarıp okuru kitaplarının içine çeken bir yazar. 

Chejfec, “Benim İki Dünyam”da adı sanı belli olmayan bir kentte ‘amaçsızca’ (kendisine doğru) yaptığı yürüyüşler sırasında herhangi bir isim vermediği anlatıcı-yazarın zihninde dolaştırıyor bizi.   

Bir tür savruluş 

Anlatıcı-yazar, bir konferans için Brezilya’ya gitse de hangi şehirde bulunduğu bilinmiyor, zira bunun herhangi bir önemi de yok. Çünkü esas mesele, onun tesadüf eseri bir noktaya (büyük bir parka) odaklanması ve buraya doğru yola çıkması. Ayaklarıyla beraber zihni de çalışıyor; Herzog’un kuvvetlenen gözlem gücü, Snyder’ın zihin-beden-dünya buluşması deyişi, Solnit’in bedende ve dünyada var olmaya yaptığı atıf benzeri bir ruh hâliyle yürüyor. 

Anlatıcı-yazarın gitmeye karar verdiği park, eylemin özgürleştiren potansiyeli ve varış noktasının belli olması nedeniyle bir sıkışmışlığa da denk geliyor. Tabii ne Chejfec ne de kitabın başkarakteri bunu açıkça dillendiriyor. Önemli olan yürümek, yürürken tecrübelere dair düşünmek ve bunu yalnızlık tarafından ele geçirilerek yapmak: “Beni bu şehirde ziyaret etmek istediğim bir park olduğu düşüncesine getiren şeyin, bu kalabalığın içinde kapıldığım sıkışmışlık hissi olduğunu söylemeliyim. Telafi diye addedilebilecek bir adalet beklentisindeyim.” 

Anlatıcı-yazarın yürüyüşü, bir noktadan sonra kendisini unutmaya, şehre neden geldiğini hatırlamama ve başka biri olma arzusuna dönüşürken o, gördüklerini yorumlamayı ve geçmiş zaman üzerine düşünmeyi sürdürüyor: Başka biri olmanın ne anlama geldiğini, kalabalıklardan nasıl sıkıldığını, haritadaki parkın büyüklüğünü, başkalarınca nasıl görünebileceğini… 

Yabancı bir ziyaretçi olmayla kendisine yabancılaşma hâlinin kesiştiği noktada yer alma da diyebiliriz buna. Yürüyüş, o nedenle ‘hem kurtuluş hem de yıkım anlamına gelen bir tür bağımlılığa dönüşüyor’ anlatıcı-yazar için. Yeri geliyor sadece bir şehre karışmasını sağlıyor yeri geliyor onu kendisi olamama tehlikesinden koruyor. Günün sonunda yürüyüş, onu kendisiyle yüz yüze getiriyor: Hareket hâlindeyken geçip gittiği caddeler ve sokaklar, gördüğü insan ve mekânlarla birlikte istemsizlikle, öfkeyle, dalgınlıkla ve beklentisizlikle savrulduğunu hissediyor. 

Roman ile deneme arasında  

Anlatıcı-yazarın yürüyüşü bir yönüyle hatırlama, diğer yönüyle ise unutmayı sağlıyor. Gezinti devam ederken geçmişle bağlantı kuruyor; bir anlığına daha evvelki yürüyüşlerinde zihnine kazınan görüntülerle karşılaşıyor, sokaklarda kaybolurken isimsiz Brezilya şehrine geri dönüyor. Enrique Vila-Matas’ın dediği gibi ikircikli bir akışa kaptırıyor kendisini: Ellisindeki bu adam, yaşamının kaygan zemini fark ediyor. 

Anlatıcı-yazarın aklı etrafında olup bitenlerde ve geçmişin karelerinde, gözü ise zeminde çünkü yürüdüğü yolun ‘gösterişsiz, önem verilmeyen, hatta şüphe götürür emareler gösterdiğini’ düşünüyor. Bir anlamda, geçmişin benliğinde bıraktıklarıyla beraber yoldaki izleri takip ediyor. Bu takip, metnin roman ile deneme arasında salınmasını sağlıyor.     

Salınım sürerken parka giren anlatıcı-yazar, nostaljik kaygı ya da içi boş nostalji diye adlandırdığı bir duyguyu tatmak için yürüdüğünü fark ediyor: “Bu kaygı, aslında insanın gerçek bir nostalji hissetme seçeneği olmadığında beliren bir nostaljiden mahrum kalma duygusudur.” 

Özgürlüğün duvarları

Anlatıcı-yazarın, geçmişi bulmak ya da zamandan uzaklaşmak için kendisini bir kayboluşa teslim ettiği yürüyüşünün varış noktası olan park, kimsenin düşüncelerini dayatmadığı bir mekân gibi. Parktayken nasıl göründüğünü de sorguluyor: Kurgunun kişisel başlangıcı ya da kişisel kurguların başlangıcı diye açıklanabilecek bu davranışın, var oluşunu ve dünyadaki fiziksel varlığını kanıtlaması için başvurduğu bir şey olduğunu söylüyor. 

Ardından, kendisinin ne olduğunu ve hayatının amacını açıklıyor, sessizce: “Uzun zaman boyunca yazmayı özel bir iş olarak gördüm, elbette belli bir anda herkese açık olmak zorundadır çünkü aksi takdirde hayatta kalması, hem genel hem özel anlamda, zor olur. Utanç ise herkesin gözü önünde sadece benim için özel bir şeye kendimi vermemden kaynaklanmıyordu; aynı zamanda verimsiz bir şey, kısmen faydasız, tamamen sıradan bir şey yapmaktan da kaynaklanıyordu. Benden maymun iştahlı, zamanını pervasızca boşa harcayan, önemli herhangi bir uğraşı olmayan biri diye bahsedecekler diye korkuyordum. Kendimi çok iyi tanıdığım için de onlara peşinen hak vermekten kendimi alamıyordum. Bu yüzden öncelikli kaygım, kusurlarımdan ve anlamsız yazarlık hayallerimden kurtulmak değildi, fark edilmemekti. Kritik bir doğum günü yaklaşırken diyebilirdim ki benim için hayat yine buna indirgenmişti: Fark edilmemeye. Herkesin hayati bir yalanı vardır, onsuz gündelik ve alışıldık bir var oluşu bir anda çöküverir, benimkisi de bir tür öykünmeydi, bu durumda edebiyattı.” 

İnsanın doğacağı ânı seçemediğinin ve sakini olacağı değişken dünyaları bilemeyeceğinin ayırdındaki anlatıcı-yazar, hem belirsizlikleri kat ediyor hem de ulaşılmaza doğru gidiyor. Kendisini, şehrin sakinleri gibi silik bir yürüyüşçü diye nitelerken çizdiği güzergâhta, Vila-Matas’ın ifadesiyle ‘korku, kafa karışıklığı ve belirsizlik arasındaki ruh hâlini’ çözümlemeye uğraşıyor. Yazarlıktan sıyrılma veya yazarlığını unutma çabası da denebilecek bu eylem, onu kendi hikâyelerinin anlamsızlığına ve faydasızlığına vardırıyor. Böylece hem Chejfec hem de anlatıcı-yazar, kendi özgürlüğünün duvarları arasına sıkışıp çıkışı bulmakta zorlandığı bir labirentte geziniyor. Başka bir deyişle keşfetmenin bir yolu olarak kaybolmayı göze aldığı uzun bir yürüyüşe çıkıyorlar “Benim İki Dünyam”da.  

Benim İki Dünyam, Sergio Chejfec, Çeviren: Bülent Kale, Jaguar Kitap, 120 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

     

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal