‘Kazı’ (The Dig) filmi: Sahi ne anlatıyor?

‘Kazı’ (The Dig) filmi: Sahi ne anlatıyor?

Bir Netflix “başyapıtı” ile karşılaştık yine. Hollywood filmleriyle hesaplaşmamız sonucu edindiğimiz ve “Hollywood filmi olmuş” diyerek tek cümleyle çok şey anlatabildiğimiz film değerlendirme ölçütüne artık “Netflix yapıtı” ölçütünü de ekleyebiliriz. Hoş, ikisinin benzer noktaları fazla ancak kendi tanımımla Netflix filmleri bir “Neo-Hollywood”. Bu tanımın kapsamını ayrı bir yazı konusu olarak not edip filme geçebilirim.

“Kazı” filminin konusunu özetlemeyecek, ayrıntılı bahsetmeyeceğim. Adının “Kazı” oluşu somut ve soyut anlamlar içerme niyetinde olabilir ancak tek ve somut anlamı filme daha çok yakışıyor. Film hem gerçek bir olaydan hem de bu olay ile ilgili yazılmış bir romandan ilhamla oluşmuş. Senaryoyu okumadığımdan ve çekimlerin senaryoya ne kadar bağlı kaldığından emin olamadığımdan ve ayrıca gerçek hikâyeden değil ancak filmin kendisinden bahsedeceğim.

Bir uzman kazıcının (canlandırılan kişi Basil Brown) yolculuğu ve malikaneye varışıyla başlıyor film. Çok geniş topraklara sahip, olağanüstü zengin bir kadın olan Edith Pretty’yi ilk gördüğümüz sahnelerde önce yeni kazıcıyla yaptığı mülakatı ve ardından her ne kadar etkileyici bulsa da kazıcıyla pazarlığını izliyoruz. Bir işçi ve işveren ücret konusunda anlaşamıyor ve kısa bir süre sonra ilk klişe gerçekleşiyor: Patron fikrini değiştirip kazıcıyı geri çağırıyor. Kazı süreci böylece başlamış oluyor. Film boyunca işçi ve patron arasındaki sınıfsal farklılık varlığını her daim sergiliyor. Ancak işçi bu durumdan rahatsız değil, bir derviş gibi işine odaklanmış görünüyor, patronuna ancak onun izin verdiği kadar yaklaşabiliyor. Bu durum yalnızca yeni ve önemli bir gelişme muştuladığında farklılaşabiliyor. Kazı konusunda bilgisine ve tutkusuna tanık olduğumuz bu kişinin bir de kazı buluntuları ile ilgili kendisine hak ettiği değerin verilmemesi kaygısı olduğunu görüyoruz. Dervişliği burada sonlanıyor. Oysa filme göre kazı yapmak için işe alınmış ve nihayetinde bir şeyler bulmuş biri o. Kazıcının, buluntuların Vikingler değil de Anglosaksonlara ait olduğu tahmini dışında (-ki bu tahmin o kadar da değerli değil, ne kazı sürecini belirliyor ne de ulaşılamayacak bir bilgi bu) kazıya büyük bir katkısı yok. İlk yarısında kazıcıya odaklanan bir film izlerken birdenbire kazıcı yalnızca sıradan bir kazıcı olarak hikâyedeki varlığını sürdürüyor.

Basil Brown

Dünya tarih yazımını değiştirecek buluntuların meydana çıkmasını sağlayan Edith Pretty canlandırması ise en fazla haksızlık edilen karakter olmuş. Orijinal biyografisinin yalnızca bazı kısımları filme alınıp birbirinden kopuk bilgi parçacıkları olarak serpiştirilmiş. Ne arkeoloji ilgisini ne de tutkusunu görebiliyoruz. Sık sık Londra’ya gidip gelen, hastalığı fazlasıyla ön planda olan ve kendisinden sonra oğlunun ne olacağıyla baş edemeyen bir kadın portresi çizilmiş. Gerçek yaşamda spiritüal olduğu yazılan bir kadın için fazlasıyla somut sorunlarla ilgileniyor. Kazı sırasında gazete okuyor, başka şeylerle uğraşıyor ve oldukça ilgisiz görünüyor. Oğlu ile ilgili kaygıları ve oğlunun bu kaygıları bir çocuktan beklenmeyecek olgunlukla gidermeye çalıştığı sahneyle klişeler üzerimize boca edilmeye devam ediyor. Kazıcıdan etkilenmesi bir anda oluyor ve bitiyor, önemli kararları hep son dakikada alıyor ya da söylüyor, savaş karşıtlığı yalnızca kuzeninin askere gitmesine karşı olduğu diyalogla işleniyor. Hasta babasına uzun süre baktığını ve eşini kaybettiğini öğreniyoruz ama bunların Edith Pretty’nin hayatında neye karşılık geldiğini anlayamıyoruz. Olması gerekenden çok daha genç bir oyuncu seçimi, izlenirliği arttırma kaygısıyla yapılmış olsa gerek.

Edith Pretty

İkinci Dünya Savaşı’na girmek üzere olan bir dünyada savaşmaya sanki bir gün içinde karar verilmiş gibi bir apolitizm var filmde. Üstlerinden geçen savaş uçakları da serpintilerden bazıları. Yalnız, uçağın yakınlarındaki göle düşmesi ve Pretty’nin kuzeninin suya atlayıp tek nefeste pilotu bulması ve çıkarması tek “komik” sahneydi. Ayrıca klişeler yan hikâyelerde de sürdü film boyunca. Filmde en gerçek bulduğum karakter kazıcının eşi oldu.

Bu film ne Edith Pretty’nin, ne İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasının, ne de insanın içinin kazısı. Bu derinliği olmayan çağımızın somut, yüzeysel bir kazısı olsa olsa. Popülist liderlerin belirleniminde geçirdiğimiz bugünlerin “sanatsal” yansıması klişeler ve basit duygulanımlarla yetinmemizi, rıza göstermemizi bekliyor bizden. Ne tarihi bunlardan öğrenelim derim, ne de insanlık hallerini.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal