Reklam Reklam

‘Kadın Yazısı’nı izleyiciler değerlendirdi: Bize ait bir yer

‘Kadın Yazısı’nı izleyiciler değerlendirdi: Bize ait bir yer

Türkiye’nin ilk “Kadın Yazısı” festivali 6-8 Mart tarihlerinde yapıldı. Bu önemli buluşmaya ilişkin hazırladığımız dosyada, düzenleyenlerin görüşlerinin yanı sıra izleyenlerin de düşüncelerini almak istedik. Berfin Atlı ve Nuray Sakarya, Kültür Servisi için izlenimlerini yazdı:

Nuray Sakarya yazdı: Yazı üzerine birtakım karşılaşmalar

Yazarlar, çizerler yeraltına kapanmış oldukları kabuklarından çıkıp geldiler. Uzunca bir süre beklemekteydiler güneşin ışıklarını ve bu ışık süzmesi içinde yer almayı. Birer birer, önce bir odaya doluştular, çepeçevre sardılar, etrafı donattılar. Uzun uzun konuşup kısa kelimelerle, renk renk çizdiler. Yazılar denizinde çizgilerle yüzdüler ya da tam tersi. Ta ki her şeyin muğlaklaştığı, yok olmakla var olmak arasında kaldığı yere kadar…

Uzunca bir zamandır baskının hâkim olduğu birçok coğrafyada her alanda olduğu gibi yazı hususunda da derin bir sessizlik hüküm sürmekte. Öyle ki yalnızlaştırılmanın böylesini epeydir hissetmedik diye düşünüyorum. İşte tam bu zaman diliminde Kadın Yazısı etkinlikleri can suyu gibi geldi. Adeta yeşerdik. O kadar çok etkinliğe, sıkıştırılmış bir zaman diliminde dahi olsa katılmaya çalıştım. Şimdi de olabildiğince kısa anlatmaya çalışacağım.

Türkiye – İsveç kadın yazınıyla başladım dinlemeye. Jale Parla’nın “Bedensiz Ses, Türk Kadın Yazınında Başkalaşım” başlığıyla gündeme getirdiği Leylâ Erbil’in “Vapur” öyküsü ve Sevim Burak’ın “Sedef Kakmalı Ev”, “Pencere”, “Yanık Saraylar”, “Kentsoylu” öyküleriyle, Jale Parla’nın ifadesine dayanarak, bedenin yazıdan kurtarılıp sese nasıl yaklaştırıldığını gördüm. Yine kendisinin kelimelerini kullanarak; ben ve öteki arasındaki fiziksel, mekânsal sınırların yok olmasını, kalanların sesini, kimliğin dille belirlendiğini ve bu yazarların dil ötesi bir deneyimi ifade ettiklerini söyleyebilirim. Bu anlatımın üzerine, her ne kadar daha çok İsveç’te feminizmin tarihçesini anlatmış olsa da, İsveçli yazar Hanna Hallgren’in “Kelimeler ağır malzemelerdir” cümlesini de eklemezsem eksik kalacak diye düşünüyorum. Dilin ataerkil kullanımını nasıl kırabileceğimiz konusundaki açıklamalarını da ayrıca önemli buluyorum. Kendi metinlerimizde alıntı yaparken kadın yazarlardan da alıntılamamızı ve bunun farkında olmamızı vurgulamasının da bu nedenle olduğu izlenimini çıkarıyorum. Bunun ardından bambaşka bir dille ortaya konmuş olan Birgül Oğuz’un Hah romanının anlatımıyla karşımıza çıkıyor Sibel Irzık. Hah’ın; ölen bir babanın ve tedavülden kalktığı söylenen bir ihtilalin yasını tuttuğunu anlatır: “Bir ihtimal daha var, o da ihtilal mi dersin?”

“Tuhaf Çocuk Öyküleri” atölyesinde birçok yazar ve çizerle başka türlü çocuk öykülerinin yazılabileceği üzerine düşünmek, konuşmak, hatta bu yönde ilk adımları atmak heyecan vericiydi. Küçük Feministin Kitabı’nın yazarı Sassa’nın tanıttığı; cinsiyet rollerinin değiştiği, farklı ebeveyn birlikteliklerinin görünür olduğu ve daha birçok açıdan güçlendirici kitapları görmek umutlandırdı beni. Umuyorum bir gün bu coğrafyada da Küçük Feministin Kitabı’nı görebildiğimiz gibi, bu kitapların da çevrilip basıldığını ve hatta Türkiye’den yazarların da böyle kitaplar yazdığını görmek mümkün olur.

Sema Kaygusuz’un “Edebiyat’ın Kuşkusu” başlıklı konuşması, bütün etkinlikler boyunca kafamda yer alan sorulara bir cevap niteliğinde olmuş, hem edebiyatın nasıl bir şey olduğuna dair cümleleriyle, hem de kadın yazısı – erkek yazısı ikilemine getirdiği bütüncül yaklaşımla aslında bir nevi kuşkularımı dindirdi, diyebilirim. Ekofeminizm panelinde de Sevcan Tiftik, Yüzünde Bir Yer romanından bahsetmiş, dikotominin dışında ekofeminist metinler kurulabileceğinin de bir örneği olmuştu Sema Kaygusuz. “Kadın oluş, erkek oluş, hayvan oluş denilen şeye geçmezsen edebiyat yok. Hangi erkek yazar yoktur ki erkek olma utancı yüzünden yazmıyor olsun” dedi Sema Kaygusuz, Deleuze’den alıntı yaparak. “Erkek-silik” kelimesini yapıbozumuna uğratarak belki çoğumuzun aklımıza getirmediği bir kavramı ortaya çıkardı: Erkekliğini silen erkekler. Bu kadar eril bir dünyada hangi erkeğin erkeksiliğini koruyabileceğini sorgular ve bu nedenler o erkekliği silebileceğini vurgular. “Marceau (mim sanatçısı), Joyce, Kafka, Charlie Chaplin, Thomas Bernard böyle yapmıştır” der. “Bu kadın oluşa sıçramaktır işte.”

Queer’in sınırlandırılmış bir tanımı olmadığından hatta iyi ki olmadığından, queer’in bir oluş hâli olduğundan, söz eder Gülkan Noir “Başkalaşan Bedenler” başlıklı panelde. Bu yüzden Jose Minos’un Henüz Queer Değiliz kitabını örnek verir. Virginia Woolf’un deyimiyle “Anlatılabilenin eşiğinde anlatılamayandır” der Gülkan. Çok da güzel anlatır bu muğlaklığı verdiği örneklerle.

Bütün bu etkinliklerden yola çıkarak yazmaya, yazarak var olmaya dair umudumun geldiğini, dilin başka başka kalemlerde nasıl da güç veren bir yapıya dönüştüğünü gördüğümü söyleyebilirim. Hayatımızdaki birçok alanın –sempozyum, panel, forum gibi tartışma ortamları da dâhil– engellendiği, eril zihniyetin baskısı altında, karların dibinde filizlenen bir tohum oldu benim için. Bu filizin başka filizlere katılarak çoğalmasını, yetişmesini ve ağaçlanmamızı dilerim.

Berfin Atlı yazdı: Bize ait bir yer…

Geçtiğimiz haftalarda Ayfer Tunç’un kapanış konuşmasıyla sona eren Kadın Yazısı Festivali; atölyelerle, yuvarlak masa ve performanslarla, hafıza yürüyüşü ve birbirinden farklı pek çok panelle yeni tartışmalar ve sorular ortaya attı. Festivalin ilk gününde, Hanna Hallgren kendi şiirlerinden de yola çıkarak Çağdaş İsveç Kadın Yazını ve bunun diğer ülkelerin yazınlarıyla ortaklaşan, ayrışan taraflarını görünür kılmaya çalıştı. Kapanış öncesi Latife Tekin’in kendi sesinden, henüz yayımlanmamış eserlerinden bölümler dinleme fırsatı yakaladık. Onun sesi yoksulluğu, işçiliği, kadınlığı; başından ve sonundan bihaber olduğumuz hikâye parçalarıyla, hiç tanımadığımız kahramanlarla yeniden kulağımıza, aklımıza ve içimizde bir yere doldurdu. Panellerden birinin konusu da “Edebiyatta Annelik”ti ve hem Türkiye hem de İsveç edebiyatından yazarlar, eserlerinde izini sürdükleri annelik deneyimlerini ve çocuklarıyla ilişkilenme biçimlerini aktarırken dinleyenlere akılda kalıcı sorular bıraktılar. Örneğin biri, evlatlık aldığı çocuklarından bahsederken şöyle dedi: “Her gün çocuklarımın gözlerinde annelerini görüyorum ama bu anneler kim bilmiyorum. Bilinmeyen bir anne ile tanışmak metni ve aileyi nasıl dönüştürür? Birine bağlanma duygusu nasıl anlatılır? Demokrasilerde herkes istediğini yazar ama anne, annelik hakkını yazabilir mi? Annelik nerede başlar, nerede biter? Global literatürün annelikle imtihanı nasıldır? Kendi çocuğunu yazmak, neden hâlâ bir tabudur? Artık ne sadece iyi ne de sadece canavar anneleri değil de karmaşık anneleri yazmanın zamanı gelmedi mi?” Ama sanırım en düşündürücü olanı, annelikten sonra öykülerde neyin değiştiği sorulduğunda ortalığı kaplayan kısa süreli suskunluk ve ardından gelen “Bilmiyorum” yanıtıydı. Bu bilmiyorum öğreticiydi ama devamı nefisti:

“Düşüncem yumuşadı. Zihnim yumuşadı. Yazılarımda her zaman bir çift çocuğun gözlerini götürmeye başladım. Hep bana baktı. Oradaydı. İsveç Kanunları istediğimi yazmayı desteklese de ben asıl zorluğu içimde bulmaya başladım.”

Edebiyatta eko-feminist yazın ve queer eko-feminizm üzerine düşünme imkânı bulduğumuz bir başka panelde; eko-feminist literatürün kıtlığı, eko-feminizmin besleyiciliği ve erkek-kadın, kültür-doğa gibi ayrımları nasıl yıktığı, “kendi azabını çeken bitkiler ve hayvanlar alemi”, eko-feminist pratikler olarak temsil mitlerinin yeniden kuruluşu, organik besin arayışı, cadı meclisleri, masalların yeniden inşası gibi meselelere birçok dinleyici belki de ilk kez temas etti. Queer ekolojinin doğa ve cinsellikle ilişkisini, cinsel kategorilere nasıl baktığını, Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer romanıyla ve esasen incirin çift eşeyliliği üzerinden dinledik. Sonrasında gelen “Üç Nesil Dört Roman” başlıklı sunumda ise YürümekMuinarKalan gibi romanlar aracılığıyla doğanın ve doğasal varlıkların ikincilleştirilmeden yazımı, cinsler arasında takas edilen doğa öğeleri, doğa ile birbirlerine bağlanan kadınlıkları ve erkeklikleri, kenti ve taşı, taşın kokusunu, ruhunu anlamayı denedik.

Şüphesiz ki Kadın Yazısı Festivali’nde birbirinden farklı, yeni ve alışılmadık pek çok konu vardı ancak bir başka panelde ortaya atılmış iki sorunun bu festivalin eksiksiz anlaşılması adına çok önemli olduğunu düşünüyorum: 1. Kadınlar, en iyi kadınları mı anlatır? 2. Kadınları en iyi kadınlar mı anlatır? Sanırım Kadın Yazısı, bu soruları cevaplandırmayı başardı. Çünkü günler boyunca sahiden çelişkili, sahiden karmaşık, iç içe geçmiş, buğulanmış kahramanları, kadın kahramanları, kadın olmayan ya da kadınlığı bedenine indirgeyemeyen kahramanları, her cinsten kahramanları, cinsiyetsiz kahramanları, kafası karışık kahramanları dinledik. Üstelik onları yaratıcılarından ya da onlar üzerine konuşabilmek için onlara mesafe almış, bunu denemiş insanlardan dinledik. Festivalin açık ettiği gerçeklerden biri de şu ki, kadın yazarlar, kadın karakterleri yazmakta çekimserler. Çünkü edebiyat cinsiyetleştiriliyor. Tıpkı tarih gibi.

Oysa yine bir başka panelde tekrarlandı bu: Tarih çarpıtılabilir, öyle kalabilir fakat edebiyat çarpıtılamaz çünkü onun gerçeklere ihtiyacı yoktur, bundan azadedir biraz da… Kadın edebiyatı vurgusu, sessiz ve yumuşak anlatımların, naif anlatıcıların gösterişsiz yuvası değildir. Dilin, bir cinsiyete doğru zamandaki evrimi değildir. Biraz kaçmak istediğimiz yerlerdir kuşkusuz. Biraz meydana çıktığımız, kafamızın karıştığı ya da hiç karışmadığı, berrak sular gibi aktığı… Fakat bizim. Bize ait bir yer orası.

Dosyanın diğer yazıları:

‘Kadın yazar olmak, bütün haksızlıklara gözlerini açmak demek’

Anita Sezgener’in sunumu: Şiirin cinsiyeti olur mu?

Elif Sofya’nın sunumu: Dişil dil, eril hiyerarşik dizgeyi reddeder

2 yorumlar

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal