Günışığı Kitaplığı - Reklam Günışığı Kitaplığı - Reklam

Juan Rulfo çözümlemeleri

Juan Rulfo çözümlemeleri

Eduardo Galeano, “Bana Montevideo kahvehaneleri dışında hikâye anlatmayı öğreten kişi Juan Rulfo’dur” demişti. Oysa Rulfo, Universidad Nacional Autónoma de México’da 1980’de yaptığı konuşmada [bu söyleşi ‘Yaratma Uğraşı’ ismiyle Zeynep Çelikel tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 20 Aralık 2015’te Oggito’da yayımlanmıştı], “Bana hiç kimse hikâye anlatmadı, benim memleketimde herkes birbirine yabancıdır, hikâyeler anlatırlar ama tanımadıkları birini gördüklerinde susar ya da sıradan meselelerden bahsederler” diyordu.

Rulfo’nun kitaplarının (uydurduklarının) kaynağında, o duymadığı hikâyeler yer alıyor. Gerçeği baştan yaratırken yalan söylemenin hayati bir öğe olduğunu ifade eden ve bu yalan-hakikat bağlantısıyla kaleme aldığı üç kitapla [“Ova Alev Alev” (1953), “Pedro Páramo” (1955) ve “Altın Horoz” (1980)] Rulfo; Galeano’yu, Borges’i, Onetti’yi ve Márquez’i âdeta sersemletmişti.

Bembeyaz bir kâğıdın, yazacağı hikâyeler için kendisini kışkırttığını söyleyen Rulfo, yalanları sıralamak için ilk koşulun böylece sağlandığını düşünüyordu. İkinci koşul ise bir kalemdi; onu eline aldığında yaşam, aşk ve ölüm gibi üç konuya ilişkin sözcükler dökülmeye başlamıştı.

Üç kitabını ve bitiremediği metinlerini elle yazması, Rulfo için çıplak ayakla hikâyelerin toprağına basmak demekti. Kâğıt ve kalem, karakterleriyle, mekânlarıyla ve bunların diliyle organik bir bağ kurmasını sağlamıştı. Rulfo’ya göre yaratıcılığın esası, hikâyenin toprağını bilmek ve onun mineralinin yalan ve hayal gücü olduğunu fark etmekti. Tüm bunlara, harekete geçen hayal gücünün ve üretilen yalanın beslendiği en önemli kaynağın yalnızlık olduğunu da eklemişti.

Meksika’ya yolculuk

Her şeyi önüne sürmeden zorladığı okuru, özellikle zamanlar arasında yaptığı geçişlerle afallatan Rulfo, az kitaplı bir edebiyat devrimcisiydi. Doğduğu yöre Jalisco-Sayula’nın hikâyelerini sonradan öğrenerek bunları kurmacayla birleştirip acımasızlığı aşkla, devrimi doğayla bir araya getirirken kendisi de acı çekmişti; Rulfo, içine sinmeyen bir metni anında çöp hâline getirebiliyor ve tek kelime için aylarca bekleyebiliyordu.

“Ova Alev Alev”deki öyküler, 1900’lerin başında Meksika’da toprakların dağıtımı ve bölüşümü sırasında çetelerin, zekâ geriliği olan bir çocuğun, doğanın ve Cristero Savaşı’nın (1926-1929) fotoğrafıydı bir yönüyle. Kitapta, kendi topraklarının tarihinden kesitleri, Meksika kırsalına dair kurmacalarla bunu bütünlemişti Rulfo.

“Pedro Páramo” ise kötülüğün anlatımı; Rulfo, tek romanında toprak ağası ve istedikleri için elinden geleni ardına koymayan babasını aramaya giden Juan Preciado’yla karşımıza çıkıp yıkılmayan ve her şeyi yıkıp geçen Páramo’nun kişiliği etrafında, bir kimlik ve aşk teması oluşturmuştu. Bu, hem gerçeküstü hem de yadırganmayacak bir duruma işaret ediyordu ki Rulfo, romanda memleketinin hâlini özetlediğini söylemişti.

Oğuz Demiralp, Meksika seyahatiyle hem Rulfo’nun toprağına ayak basarak hem de edebi ikliminin içine girerek yazarı keşfediyor. Böylece bir Rulfo okuması olan “Ay ile Yıldız Ayrı Düşünce” ortaya çıkıyor. Márquez’in, Rulfo’yu biraz gecikmeli ve dolu dolu keşfine benzeyen bir yolculuk bu.

‘Tek adam yönetiminin yergisi’

Demiralp, okura neredeyse hiçbir şeyi hazır vermeyen ve satır aralarına düşünmesi için bulmacalar, olay parçaları ya da betimlemeler yerleştiren Rulfo’yu ilkin, “Pedro Páramo” üzerinden çözümlemeye girişiyor. Satır satır yaptığı bu analizde, romana ismini veren karakterin adının etimolojisinden mekânların kökenlerine, diyalogların hangi anlama gelebileceğine dair pek çok öğe mevcut.

Ölülerin hep diri kaldığı Meksika’da, kitaptaki tüm sahneleri ayrıntılarıyla anlatırken Pedro’nun ruh hâlini; kavgalarını, arayışlarını ve takıldığı engelleri, romanı bilmeyenlerde okumuş hissi uyandırırcasına özetliyor.

Romanın ilk cümlesi şöyle: “Comala’ya geldim çünkü bana babamın burada yaşadığı söylendi, Pedro Páramo adında biriymiş.” Rulfo, daha başlangıçtan itibaren bir belirsizlik ve tedirginlik ortaya koyuyor kitapta. Oğul Juan Preciado’nun köye gelişi ve kendisine söylendiğine göre babasını orada bulma ihtimali, romanın gidebileceği yönü hissettirirken Rulfo okurun zihninde sorular uyandırıyor. Mesela “Juan Preciado köye neden geldi?”, “Pedro Páramo nasıl biri?” ve “Comala’ya gelmeden önce ne oldu?”

Romanı okuyanlar, bu ve benzeri soruların yanıtlarını elbette biliyor ya da bildiğini sanıyor. Okumayanlar ise Demiralp’in çözümlemelerinden belli yanıtları kolayca çıkarabilir; kendi deyişiyle  “satır aralarına dalıyor” ve Pedro Páramo’nun (eğer varsa) sırlarını paylaşıyor.

Rulfo’nun zaman, mekân, kişi ve anlatım geçişlerinin yanı sıra hakikati bozması, yalan üretmesi ve metne es’ler yerleştirmesi, düz bir çizgide yürünerek anlatılamaz. Yalınlığı, aynı zamanda Rulfo’nun okura açtığı kartlar ya da tezgâh olarak da yorumlanabilir. Hele “Pedro Páramo” söz konusuysa.

Demiralp’in, hem Páramo’nun hem de Juan’ın kişiliğine ve ruh hâline ilişkin kaleme aldıkları ilginç. Her iki karakterin güçlü ve zayıf olduğu anların dökümünü, Meksika mitolojisiyle harmanlayışı da aynı derecede ilgi çekici. Bir diğer ilginç nokta, Páramo’nun oğlu Juan ile Rulfo arasında kurduğu bağlantı: “Juan’ı fısıltıların neden bu denli rahatsız ettiğini anlamak için kendimizi Rulfo gibi az konuşan, sessizliği seven bir kişi olarak görmeye çalışmamız gerekir.”

Demiralp’in “Pedro Páramo” çözümlemesi, Rulfo’nun edebi kimliğiyle birlikte Meksika kültürünü ve tarihini oluşturan öğelerle koşut biçimde genişliyor. Bunların yanında, romandaki ebeveynlerin davranışları, özellikle oğlu Miguel söz konusu olunca Páramo için akan suların durması ve bu bağlamdaki maçoluk atlanmaması gereken noktalardan.

Romanın, yası ve fiesta’yı eşzamanlı barındırdığını vurgulayan Demiralp, ardından şöyle bir yorum yapıyor: “Romanda, bir reisin yönetiminde, toplumun, insanların, insanlığın ne hâle gelebildiği anlatılıyor. Bu açıdan bakıldığında romanın güçlü bir siyasal boyutu olduğu görülür. Latin Amerika tarihinde çok görülen, ancak yalnızca Latin Amerika ile sınırlı olmayan tek adam yönetiminin yergisidir ‘Pedro Páramo.’ Tek adamının egosu uçsuz bucaksız olduğu, kendini dünyaya özdeş gördüğü, dünyanın onsuz yapamayacağını düşündüğü için, tutkuları sınır tanımaz. Her şey, herkes onun güdümüne girsin, her beden, her ruh onun bir parçası olsun ister (…) Reis de bir insandır. Ne kadar bastırsa geriye itse de bir insan doğası taşır. O da sevmek, sevilmek ister. Yaşadığı hayatın gerçek hayat olmadığını için için bilir. Gerçek hayatı özler.”

Rulfo’nun okura yaptığı ‘kötülük’ 

Rulfo, “Pedro Páramo”dan ibaret değil elbette. Yoğun bir çözümlemeden sonra “Ova Alev Alev” üzerine kalem oynatan Demiralp, Meksika Devrimi’nin sancılarıyla ve toprak dağıtım süreciyle karşılaşıyor kitapta. İlk öykülerle birlikte şu yorumu getiriyor: “Toplumsal değişim güçtür çünkü kurallar yasalar değişse bile zihniyet, iç insan dediğimiz varlık öyle kolay değişmez. Devrimin ilkelerinde sebat edersen en aşağı birkaç kuşak geçmesi gerekir. Toplumsal değişimden daha güç olan, insan doğasının değişmesidir. Şer kutbunun çekiciliğine direnmek insan dediğimiz varlık için hiç kolay değildir (…) Bana kalırsa her devriminin önündeki en büyük engel insan doğasının, ülküleri ölçüsünde ya da hızla değişememesidir. Bunları söylerken kendimi tutamayıp önümüzdeki kitaptan kopmuş değilim. Tersine, Rulfo’nun öykülerinde evrensel nitelikteki bu acı gerçeklerin Meksika’ya yansımalarını görüyorum.”

Devrime, şiddete ve Meksika kırsalının hoyratlığına dikkat çeken Demiralp, bir de “Pedro Páramo”da karşılaştığımız baba-oğul bağının veya ilişkisinin “Ova Alev Alev”de yeniden belirdiğini söylüyor. Dahası, Meksika-ABD sınırının çiziliş öyküsü, baskın ataerkillik, birbirine karışan ırklar, fetih, istila ve işgal gibi öğelerle Rulfo’nun, “Meksika’nın ruhunu yansıttığını düşünüyor.”

Rulfo’nun, uzun yıllar üzerinde çalıştığı ve 1980’de yayımlanan “Altın Horoz” ise Demiralp’e göre “talih izleğinin işlendiği” bir novella. Zamansız olan ya da tarihsel dönemi belirsiz kitapta, ana-oğul ilişkisi merkezde. Demiralp’in yorumuyla “nice horozunu kaybeden Meksika’nın anlatımı.”

Gabriel García Márquez, 1986’da Rulfo’nun ardından şöyle yazmış: “Juan Rulfo’nun yapıtını derinlemesine irdelemek bana, sonunda kendi kitaplarımı yazmayı sürdürmek için aradığım yolu verdi; yazdığım kendi üzerimeymiş gibi görünmeden onun üzerine yazmamın olanaksızlığını vurgulamak isterim. Bu kısa özlemleri yazmak için onu yeniden tümüyle okuduğumu ve yeniden ilk seferindeki gibi aynı şaşkınlığın masum kurbanı olduğumu söylemek istiyorum şimdi.”

Az sözcükle ve okuru hımhış eden zaman sıçramalarıyla kalem oynatan Rulfo’yu yorumlamak, onun yaşadığı süreyi ve yazdığı kelime sayısını aşan bir şekilde devam ediyor.

Kitaplarını, gerçek-yalan sınırlarında gezinen hikâyeler üzerine kuran Rulfo’nun hakikatini anlatmaya çalışmak, zaman ve emek isteyen bir iş. Rulfo’nun “Pedro Páramo” eliyle, “Ova Alev Alev”le ve “Altın Horoz”la bize yaptığı en büyük “kötülüklerden” biri bu. Demiralp, çalışmasıyla bunu gösteriyor bir bakıma.

Kısa kitabın lafı uzun sürer. O hâlde felsefeye devam; Rulfo üzerine söylenecek daha çok şey var…

Ay ile Yıldız Ayrı Düşünce, Oğuz Demiralp, Yapı Kredi Yayınları, 144 s.  

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal