John Berger’ın zamansız manzaraları

John Berger’ın zamansız manzaraları

John Berger, hikâyelerinin neredeyse tamamında sanat ve hayatın birbiriyle kesiştiği ya da birbirine sınırlar çektiği an ve olayları anlatmıştı. Okurken kendimizi içine koyacağımız resimleri sözcüklerle çizerken tarihe, güzelliğe, dehaya, topluma, uygarlığa ve biçime derinlemesine girmeyi de ihmal etmedi.

Zamanın ve görünebilir olanın diyaloğunu anlatırken varlık ve yokluk arasındaki ilişkiyi anlamlandırmaya çabalayan Berger, bu sırada ‘bitmemiş insan deneyiminin ustası’ dediği Picasso’ya odaklanmış, ‘bitmemişin karşısındaki var oluşu’ resmeden dehayı anlamaya uğraşıp gözümüzün önünde gizlenen bir sanat hikâyesini açığa çıkarmaya çalışırken bir kez daha ayrıntıların hayatı nasıl belirlediğini ortaya koymuştu.

Kişilerin, mekânların, olayların, yapıtların, tarihin ve bunlarla hem yaratıcılarının hem de onlara bakanların ilişkilerinden yola çıkarak hikâyeler kaleme alan Berger; hatırlamanın, hayal etmenin ve başka şekilde görmenin labirentinde gezinmişti. Böylece sanatın güçlü eylemselliğini vurgularken sanatçıların yüzüne bakıp hayat ve sanat hikâyelerine yoğunlaşmıştı “Portreler”de. Bir anlamda başa dönerek ‘görme konuşmadan önce gelir’ tezine veya yorumuna uzanıp hem okuru hem de sanatçıyı çevreleyen dünyayı (ve atölyeyi) anlatmaya koyulmuştu.

“Manzaralar”da ise ‘hikâye anlatıcısı’ Berger, kendisini bulmasını sağlayan ve var eden kişilerle birlikte, yerleri ve zamanları çözümlüyor.

Geçmişe ait görüntüler ve şimdiki zaman

Berger yazarlığının yanı sıra bir ressamdı; çizgi-söz birlikteliğinin kendisine okuma, eleştiri, anlama ve biçimlendirme yolunda yardım ettiğini söylemişti.

Sözcüklerle çizdikleri ve çizgilerle söyledikleri, Berger’ın sanata dair eleştirileri bağlamında birer harita gibiydi. “Manzaralar”, bu haritalarla onun bulduğu yolun bir resmi.

Berger, ilk satırdan itibaren sanatın rehberliğiyle veya haritalarla yeryüzünde nasıl gezindiğini ve öğrenme sürecinin nasıl nefes alıp vermeye başladığını anlatıyor sakin bir şekilde. Erken ve geç öğrenme dönemlerinin, anılarının ve kâğıtları yeniden karıp dağıttığı zamanların tasviri bir bakıma bunlar: Kaybolan, çizgileri silinen, renkleri belirsizleşen, sonra onları tekrar geri getirmek için kaleme ve tabii ki imgelere sarılan Berger, çıkıyor karşımıza. Krakow’da ve yakın arkadaşı Ken’le biriktirdiği anılarda böyle geziniyor.

Berger, ileri adım atarken geri dönüp düşler görüyor; orada çizimler, müzikler, sürülüp tahtanın dışına konan taşlarla bir satranç maçı, bakma-görme-kâğıda işleme için perspektifler, iletişim imkânsızlığının nasıl yoğun bir anlatıcılığa dönüşebildiği yer alıyor. Sonra Berger iki düş arası birkaç şey söylüyor: “Kâğıda geçirilen çizgilerin tümünün toplamı ise bize ressamın bakışlarının görsel göçünü anlatır. Ressam, kendi bakışlarının ardından çizdiği kişi, ağaç, hayvan, dağ, ne olursa olsun oraya yerleşmiştir artık. Resim başarılıysa ressam da göçtüğü yerde kalır, sonsuza dek.”

‘Değişmeyen bir şimdi ile zamanın silinişini’ anlayıp anlatmak için gözünü resme ve hayatın akışına diken Berger, artık ulaşılması mümkün olmayan görüntüler ve şimdiki zaman arasında bağ kuruyor; tanıklıkları yorumlayıp tanıklığını konuşturuyor.

‘Riyakârlık ve yüceltme sorunların üzerini kapatır’

Max Raphael’in dünyada bıraktığı ize dair hikâyesine giriş cümlesi, Berger’ın “Manzaralar”da yapmaya çalıştığı şeyin özeti aslında: “Kimileri karşı karşıya kaldığı şeyden nefret ettiği için mücadele verir, hayatını enine boyuna tartmış başkalarıysa varlıklarına anlam verme arzusuyla. İkincilerin mücadelesi daha sebatkârdır.”

Berger, bahsettiği mücadele ve sebatla sanatın 1970’lerde geldiği noktayı ticarileşme diye niteleyerek âdeta bugüne göz kırpıyor. Muhalif kimliğini kaybeden sanatçının, eserlerinde tasarlamadan öteye geçemediği uyarısında bulunuyor.

Sanat eserlerini ve edebiyat yapıtlarını değerlendirme, anlamlandırma ve irdelemenin zamanla ilişkisini çözümlemeye çalışan Berger, Walter Benjamin’den hareketle ‘anlamsızlıktan sıyrılma’ gibi bir çıkış yakalayıp düşünürün edebiyat eleştirmenliğinin özünü vurguluyor: “Benjamin’in sanat yapıtlarına karşı tavrı, hiçbir zaman mekanik biçimde sosyo-tarihsel değildir. O hiçbir zaman, belli bir dönemde geçerli olan toplumsal güçlerle belli bir yapıt arasında basit nedensel ilişkiler bulmaya çalışmamıştır. Benjamin’in istediği, yapıtın görünüşünü açıklamak değildi; o, yapıtın var oluşunun bizim bilgimizde alması gereken yeri keşfetmeye çalışıyordu. Arzu ettiği, edebiyat sevgisi aşılamak değildi; geçmişin sanatının, günümüz insanının tarihsel rollerini kararlaştırırken yaptığı seçimlerde kendini gerçekleştirmesiydi.”

Berger’ın hikâyeleri sanatta, edebiyatta ve şiirde gizli ya da gizemli olduğu düşünülen şey(ler)le yaşamda apaçık duranlar arasındaki bağlantıları göz önüne getiriyor, tıpkı ‘yaşanmışı basitleştirme eğilimindeki’ hayatta ‘öykü hiçbir yere gitmez, neyse odur’ deyişinde olduğu gibi.

Hikâyeler okuyan, çıkaran ve hikâyelerine yön verenleri anan Berger, ne kadar bildiğini değil, nasıl öğrendiğini ve deneyimin hayatının neresinde durduğunu anlatıyor. Başka bir deyişle deneyimin ve deneyiminin, sonlanmadığını ve sonlanmayacağını söylüyor kaleme aldığı her satırda; hatırladığı her anda okuduğu her cümlede, baktığı her çizimde ve içinde bulunduğu her mekânda… Diğer anlatıcılar ve eleştirmenler gibi dikkate alınmayı beklerken ‘riyakârlığın ve yüceltmenin soruların üzerini kapattığını, gerçekçiliğin ise soruyu açık tuttuğunu’ biliyor, kendi görüşleri ve hikâyelerine de böyle yaklaşılmasını istiyor.

Thomas Gainsborough,Bay ve Bayan Andrews, 1750

Kitsch’e yenilen sanat

Berger, kendi anıları ile sanat ve hikâye tarihi arasında paralel bir anlatım oluşturmuş “Manzaralar”daki metinlerinde. Bir köy meydanından yola çıkıp Ernst Fischer’e, James Joyce’a, Rosa Luxemburg’a, Gabriel García Márquez ‘e, Roland Barthes’a ve Michelangelo’ya da varabiliyor Brecht’in şiirine, Benjamin’in eleştirmenliğine veya Rönesans sanatına da… Söz-çizgi-yorum birlikteliği üzerinde yükseliyor bu hikâyelerin tamamı.

Berger, körlüğü ya da berrak bir zihni sanat üzerine yazılarla tasvir ederken insanın gelişimi ve deneyimini etkileyen akımların paradokslarını ve dönüştürücülüğünü yorumluyor. Başka bir deyişle sanat yoluyla siyasetin, doğanın, yaşamın ve insanın nasıl anlaşıldığını ya da anlaşılmaz kılındığını kavramaya uğraşıyor. Bir de farklı açıdan bakıp dünyayı değiştirme meselesi var; Kübizm hakkında yazarken bunu daha açık biçimde dile getirmiş Berger: “Kübistler dünyayı dönüşmüş olarak hayal etse de dönüşme sürecini hayal etmemişti. Kübizm, resmedilen imge ile gerçeklik arasındaki ilişkinin mahiyetini değiştirdi, böylece insan ile gerçeklik arasında yeni bir ilişkiyi ifade etti (…) Kübist bir resme ‘Doğru mu?’ ya da ‘Hakiki mi?’ diye sormak yerine, ‘Devam ediyor mu?’ diye sormak gerek.”

Konun diğer tarafına baktığında sanat ticareti yapan ve eserleri satmak, pazarlayıp komisyon almak için her yolu deneyen galericileri gören Berger, para ve şan uğruna eğilip bükülen bir güruhtan bahsediyor. Onların eylemleri ise Berger’ın ‘Sanat ne olabilir?’ sorusuna verdiği yanıtı silip süpürüyor hâliyle: “Uzun zaman sanatın doğayı taklit etme ve kutlama olduğu düşünüldü. Bizzat doğa kavramı, arzulananın yansıması olarak görüldüğü için ortaya çıkmıştı karışıklık: Madem doğa görüşümüzü temizledik, o hâlde sanatın -minnetle kabul etmeyebileceğimiz- verili olanın yetersizliğine dair hissiyatımızın ifadesine dönüştüğünü görebiliriz. Sanat, talihimiz ile hüsranımız arasında arabuluculuk yapar. Bazen bir dehşet tınısına yükselir. Bazen geçici olana kalıcı bir anlam ve değer verir. Bazen arzu edileni betimler. Dolayısıyla sanat, ifade tarzı ne kadar özgür veya anarşik olursa olsun, daima daha fazla kontrol talebidir ve bir ‘mecra’nın yapay sınırları dâhilinde böyle bir denetimin avantajlarını örnekler.”

Sanatın ne olabileceği ve hangi kapıları açabileceğine dile getirdiği fikirlerin galericilerin çoğunluğu, sahip olma tutkusuyla yanıp tutuşanlar ve kitsch meraklıları tarafından tu kaka edildiğini ya da edilebileceğini biliyor Berger.

Berger’ın metinleri salt edebiyata, resme, şiir ve heykele dair değil; aynı zamanda var olma ve yaşama sanatına ilişkin. Yaşantının anlamını sorgulayan satırlar, sanat eleştirilerinin arasından kendisini gösteriyor. Bazen kapitalizmi ağır biçimde sorgulayan Berger, bazen de köylerden kentlere uzanarak dünyanın muhtemel geleceğine kafa yoruyor. Bütün bunları ise hikâye anlatıcılığı sanatıyla başarıyor.

Yorumun gücü

Berger’ın hikâyeleri sanatın doğaya değil, yaratıcılığa öykündüğünü, insanın yanıt alma umudunu ilan ettiğini, onun doğanın insana gösterdikleri karşısında örgütlü bir tepki olduğunu da anlatıyor. Öte yandan tarihin hangi yola saptığını, kötülüğün, iyiliğin ve umudun nasıl tasvir edildiğini; bunun estetiğe etkisini, yılların taşıdığı yoksulluğu, devrimci mücadeleleri, milliyetçiliğin hümanizmi sakatlayışını, anlık mutlulukları, hayatta kalanların ölülerle fotoğraflar yardımıyla buluşmasını, hesaplanabilirliğin yaşamımıza nasıl sızdığına dair fikirleri ve ‘gezegen bir cezaevidir ve ister sağ ister sol eğilimli olsun itaatkâr hükümetlerin görevi gardiyanlıktır’ gibi çıkarımları da içeriyor bu hikâyeler.

Berger, “Manzaralar”daki metinleri belli bir zaman diliminde yazmışsa da onlar zamanını aşıyor, zamansızlaşıyor. Bir ressamı, şairi, yazarı, köyü, kenti, tabloyu, eskizi veya küçük bir ânı anlatıyor gibi dursa da hayata ve sanata dair daima yaşayacak hikâyelerle çıkıyor Berger karşımıza, hep yaptığı gibi. Böylece kendisi gibi okuyanları da yoruma sürüklüyor:

“Hikâye yorum yapmaya teşvik eder, hatta sessizliğin bile yorum olduğu düşünülürse yorumu meydana getirir. Yorumlar, kötü niyetle ve bağnazca yapılabilir ama öyle bile olsa kendileri de birer hikâyeye dönüşür ve böylece yapılacak yeni yorumların öznesi hâline gelir.”

Manzaralar, John Berger, Çeviren: Beril Eyüboğlu-Özlem Dalkıran-Oğuz Tecimen, Metis Yayınları, 256 s.         

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal