Reklam Reklam

İtalya sokaklarında faşizm coşkusu

İtalya sokaklarında faşizm coşkusu

Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği ve kazananları da kaybedenleri de pek memnun etmeyen “barış antlaşmaları”nın imzalandığı 1918’de, duran zamanın yarattığı bocalamadan ilk kurtulan devlet İtalya’ydı.

1920’lerin arifesinde, eski bir sosyalist ve gazeteci olan, siyasete hızlı bir giriş yapan; Birinci Dünya Savaşı başladığında orduya gönüllü katılmış ve tarafsızlık manifestosuna karşı çıktığı için İtalya Komünist Partisi’nden atılmış Benito Mussolini, anti-kapitalist ve anti-komünist grupları Faşist Mücadele Birliği adı altında birleştirdi.

Savaşın bitimiyle sonlanmayan ve evrim geçiren huzursuzluğun hâkim olduğu Avrupa’da, Mussolini’nin görüşleri intikam yemini edenleri cesaretlendiriyordu. Yakın geleceğin “Duce”si, 1921’de Ulusal Faşist Parti’yi kurarak Faşist Mücadele Birliği’ni derli toplu siyasi bir hareket hâline getirmişti.

Parti programını açıklarken İtalya’nın ekonomik ve politik sorunlarını çözeceğini, Roma İmparatorluğu’nu yeniden dirilteceğini söyleyen Mussolini “iktidar yürüyüşü” başlattı. Partinin milis gücü “Kara Gömlekliler” ise komünistlere, işçilere ve faşizm karşıtı herkese saldırıyordu.

1922’de Napoli’den Roma’ya doğru yürüyüşe geçen Mussolini ve taraftarlarının yarattığı baskıya daha fazla direnemeyen Kral III. Vittorio Emanuele, 31 Ekim 1922’de iktidarı Ulusal Faşist Parti’ye teslim etti.

Mussolini, başbakanlık koltuğuna oturur oturmaz Ulusal Faşist Parti’nin hem parlamentoda hem de sokaktaki imaj çalışmasına hız verdi. Üstelik, ülkede dirliği sağlamanın yanında İtalya’yı “yüzyılın devleti” hâline getirme projesi de bu çalışmayla bağlantılıydı. Bunu açıkça dile getiren Mussolini’nin peşinden gidenler, parti programındaki ekonomik-siyasi-kültürel değişim ve dönüşüm ilkesine bağlılık yemini edince kentlerde, faşizmi ölüm pahasına savunanlar ile buna muhalif sosyalistler arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaya başladı.

Senarist, yönetmen ve tarihsel romanlar kaleme alan bir yazar olan Andrea Camilleri, “Unvansız Maktul” isimli kitabında, İtalya’nın bu döneminin bir adım öncesine, 24 Nisan 1921’e götürüyor okuru. O gece işlenen bir cinayetten yola çıkarak ülkenin geçirmek üzere olduğu evrimi anlatırken 1920’lerin politik ortamına, kurmaca ile gerçeği birbirine bağlayarak giriyor.

Bir fırsat yaratan cinayet

Mussolini, iktidara yerleştikten sonra kendi “fikirlerini” toplumunmuş gibi yansıtmadan önce sokakta üstünlük kurarak sağlam bir altyapı inşa etmişti. Başka bir deyişle, iktidarını pekiştirecek silahlı güçler ve fedailere el vermiş, seçeneksizlikten ve biraz da işgüzarlıkla kendisini siyasette bulmuştu.

“Unvansız Maktul”ün satırlarında, Mussolini ve “fikirlerinin”, hem sokakta hem de İtalya siyasetinde yükselişe geçişini bir cinayet, kovuşturma ve yargılama çerçevesinde anlatıyor Camilleri.

24 Nisan 1921 gecesi, Sicilya’da Lillino Grattuso isimli faşistin, bir komünist tarafından öldürüldüğü satırlarla Camilleri’nin anlatım tekniği de harekete geçiyor: Gizemli bir olay tanıklar, meselenin dışında gibi görünenler, polis, yargı ve kimi ayrıntılarla zenginleşip bambaşka bir noktaya gidiyor.

Cinayetin hemen sonrasında Grattuso’nun “şehit” ilan edilmesi, faşizmin kolu kanadı olacak miti ete kemiğe büründürürken romanın başından itibaren Camilleri, “Acaba gerçekten böyle mi oldu?” sorusunu uyandırıyor zihinlerde. Bununla beraber yazar, 1920’lerin İtalyası’nda ne pahasına olursa olsun, “kızıl tehlike”ye karşı faşizmi ülkede hâkim güç konumuna getirmeye uğraşanlarla bağı kopmayan bir kurmaca kotarıyor.

Olayın Sicilya’da geçmesi de tesadüf değil; 1920’lerde İtalya’da solun kuvvetli olduğu bir merkez burası. “Unvansız Maktul”de, Sicilya Belediye Meclisi’nde komünistlerin çoğunluğu elde etmesine sokaklarda tepki gösterenler oluyor. Zaten cinayetin taşlarını döşeyen süreç, faşistlerin komünistlere kurduğu pusuyla ilintili. İtiş kakış sırasında ateşlenen silah Grattuso’nun ölümüne, komünist Michele Lopardo’nun derhal suçlu ilan edilmesine neden olunca faşistler âdeta aradığı kamuoyu oluşturma fırsatını buluyor. Camilleri’nin kurgusu, İtalya’da 1920’lerde yaşananlara âşina olanlara hiç yabancı gelmeyecek; okur, sokak-siyaset-propaganda-efsane yaratma bağlantısının, fiziki ve psikolojik şiddet dalgasını nasıl körüklediğini fark edecek. Bunda birçok mahkemenin, kilisenin, polisin ve basının büyük bölümünün faşistlerin yanında saf tutmasının payı yadsınamaz. Grattuso’nun cenazesinin bir propaganda gösterisine dönüşmesi de cabası; “şehidin”, Ulusal Faşist Parti şemsiyesi altında toplanma fırsatı yarattığına dair konuşmalar yapılan törende, hatipler “dava arkadaşlarına” sesleniyor.

‘Kahramanlar’ ve kalabalıklar

Grattuso’nun görkemli cenaze törenini takiben başlayan soruşturmada, olayın tanıkları “titizlikle” dinleniyor, tutanaklar hazırlanıyor, adli tıp zabıtları ortaya çıkıyor. Buradan bakınca sokakların hararetinden kaynaklanan bir cinayetle karşılaşıyoruz.

“Sokaklarda her şey düşünmeksizin gezinse ve yavaş yavaş sakinleşse de” cinayetle ilgili yerine oturmayan bazı parçalar var. Hâkim; kanıtlar, tutanaklar ve adli tıp raporunda uyuşmazlıklar olduğunu fark ediyor: “Bu ne biçim memleket böyle, bir suçlu mahkemeden iki adet delil çalmaya imkân buluyor ve yüzsüzce kendi kafasından bir uzman görüşü alıyor, sonra da delillerle uzman tahkikatı sonucunu soruşturma yargıcına gönderebiliyor! İşler nereye vardı böyle? Nasıl bir uçuruma yuvarlanıyoruz?”

Hâkim bu soruyu sorduğu sırada, Mussolini’nin partileşme faaliyetleri ve iktidar yürüyüşü hazırlıkları hızla sürüyor. Bir araya gelen her iki kişinin ve Grattuso soruşturmasını yürütenlerin dilinde bu var. Camilleri’nin kurgusunun, tarihi gerçeklerden bir an olsun ayrılmadığını gösteriyor bu diyaloglar: Bazen bir gazete bazen bir parti tabelası, konunun açılması için yeterli.

Camilleri, verdiği es’ler ya da açtığı parantezlerde, Mussolini’nin günden güne güçlenişini ve 1922’de iktidarın kendisine nasıl bırakıldığını anlatırken kamerasını sokaktaki “coşkuya” çeviriyor: Kara Gömlekliler, sıradan halk ve eline geçirdiği silahla komünistleri haklama derdine düşenler…  Grattuso, her ölüm yıldönümünde sayısı artan bu grup (ya da güruh) tarafından saygıyla ve kahramanlaştırılarak anılıyor.

1920’lerin İtalyası’nda faşizmin bayrağı, yâd ettikleri “şehitleri” mitleştirenlerin elinde dalgalanıyor: “Grattuso’nun kahramanca ölümü” benzeri ifadeler, yerel gazetelerin manşetlerinden inmezken kalabalıklar, Mussolini’nin Sicilya’ya geleceği günü sabırsızlıkla bekliyor. “Duce”nin yurt gezileriyle kitleyi diri tutup ona yeni katılımlar sağlama girişimlerini de dâhil ettiği romanıyla Camilleri, polisiyenin yanı sıra tarihsel bir kitaba imza atıyor.

Hizaya getirilen ülke

Cinayetle ilgili gerçekleri öğrenmeye uğraşanlar ile Mussolini ve faşizmi eleştirenlerin neredeyse hain ilan edildiği bir ortamda, bazı cesur insanlar çok az kişinin dikkate aldığı ayrıntıları inceliyor. Bu arada okur, davanın hangi aşamada olduğunu, yerel gazetelerde yayımlanan haberlerden ve yorumlardan öğreniyor. Bir tanesi şöyle: “24 Nisan 1921 gecesi, on sekiz yaşındaki öğrenci Lillino Grattuso’yu ateşli silahla vurarak öldüren ustabaşı Michele Lopardo’nun davası görülmeye başlandı. Maktulün coşkulu faşist ruhu, kısa sürede varlığını vatan aşkına ve faşizm idealine adamış bir kuşağın simgesine dönüşmüş bulunuyor…”

Sokaktaki faşizmin yarattığı şiddet, “Tanrı’nın kutsadığı” ve yüceltilen bir eylem olarak görülüyor kısacası. Savcının, kilisenin, Mussolini ve taraftarlarının, silahlananların ve yerel basının görüşü bu yönde. 1920’ler dikkate alındığında, İtalya’ya dalga dalga yayılan ve meşrulaştırılan bu eylem, faşist olmayan kitleyi doğal hedefe dönüştürüyor. Grattuso da bu yolda, “şehit” diye nitelenip kahramanlaştırılıyor. Camilleri de cinayet ve sonrasında yaşananlar özelinde, hızla hizaya getirilen bir ülkeyi anlatıyor.

Olayla ilgili gerçekler sonradan ortaya çıkıyor ama geriye, kutsallaştırılan faşizmin tartışılmazlığı ve ezici gücü kalıyor: “Grattuso; siyasi irade, o siyasi iradenin dümen suyuna giden gazeteler, iktidar tarafından yönlendirilen ve adına kamuoyu dedikleri düşünüş tarafından şiddet kullanılarak değiştirilen bir gerçeğin ilk şehidi olmuştu.”

Bu satırlar, Camilleri’nin “Unvansız Maktul”de, faşizmin yarattığı sanal gerçeklik ile hakikat arasındaki çizgiyi gösteren bir anlatıma imza attığını doğruluyor.

Unvansız Maktul, Andrea Camilleri, Çeviren: Neyyire Gül Işık, YKY, 228 s.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal