Reklam Reklam

Hikâyelerle örülü bir okur ve okuma antolojisi

Hikâyelerle örülü bir okur ve okuma antolojisi

“Bir yazar yazabileceğini yazar, oysa okur istediği her şeyi okur” dediği günlerde, Borges’in gözleri yardım almadan satırlar arasında gezinmesine izin vermiyordu. Üstelik kendisi de yazabileceklerini kaleme almış, daha önce okuduklarının üzerinden geçerken yeni metinler yazmayı bırakmıştı. Bir bakıma derin okuma ya da Alberto Manguel’in deyişiyle “okumaların okuması” evresindeydi.

Şimdilerde “vakit kaybı” olarak nitelenen derin okuma için Manguel, “günümüzün fakirleşmiş mitolojisi” diyor. Yüzeyin altına inme cesareti gösterenlerin, dinlemeyi de bildiğini söyleyip okumalarının okumasıyla hikâyelerin sondajını yaparken yüzyılımızın eksikliği ve geçmişin zenginliğini yeniden fark ediyor.

Derin okuma 

Gerçekle ilgisi bulunsun ya da bulunmasın, metafor ve alıntılarla örülü hikâyeler, okura yanıtlar sunmaz belki ama Manguel’in deyişiyle “ortaya attığı açmazlarla” kişiye hakikat yolunda ipuçları, hiç yoksa cesaret verebilir. Bir hikâyeden diğerine geçen sabırlı ve meraklı okurun kütüphanesi genişledikçe “işgalciye” dönüşen kitapların var olduğu evde insan, tıpkı Manguel’in başına geldiği gibi “mülteci” olarak yaşar.

Küreselleşmenin, yayıncı ve okurları mengeneye alıp kitaplara raf ömrü biçtiği bugünlerde Dubravka Ugrešić’in dediği gibi “oyun ‘okuru’ sıkmama üzerine kuruluyor”. Ne de olsa kitabın çok satmasının (niceliğin), okumanın (niteliğin) önüne geçtiği böyle bir dönemde, Marcel Proust’un “okuma gözlerin hummalı bir kariyeridir” sözünü zaman israfı olarak değerlendirenler çıkabilir pekâlâ. Daniel Pennac’ın dile getirdiği, “okumama hakkı”nın veya “atlayarak okuma özgürlüğü”nün ötesindeki mevcut tutum, Gustavo Favéron Patriau’nun “bibliyopatlar” dediği, kitap biriktirme heveslilerini üzebilir.

Sıkılganlıkla ve dikkat dağınıklığıyla yaşadığımız hız çağında, söz konusu açmazlarla baş etmeye çalışanlar olduğu gibi akışa kapılanlar da var. “Değer verme” konusuna yoğunlaşan Terry Eagleton, zamanın ruhuna ters düşecek biçimde sağduyulu ve soğukkanlı okur arayıp çözümlemeler yapmaktan bahsediyor. Tüketimin esas olduğu ve Tim Parks’ın, “küresel tanıtım eleştirinin önüne geçti” dediği günümüzde, Eagleton’a dikkat kesilenlerin varlığı hayli önemli. Üstelik kimi yazarların, “yaşama dair öğütler” verip okurların büyük çoğunluğunun bundan gayet memnun olduğu bir ortamda, derin okumanın ve eleştirinin değeri daha da belirginleşiyor.

Manguel’in “okumalar okuması”, Eagleton’ın “eleştirel okuma”, James Wood’un “okur-yorumcu”, Rita Felski’nin “dolu dolu okuma” dediği şey, Ricardo Piglia’nın “eylem” diye adlandırdığı duruma bir hayli benziyor.

Piglia, okuru “eylem insanı” olarak tanımlıyor veya öyle olması gerektiğini söylüyor. Yazar “Son Okur” isimli kitabıyla meseleyi enine boyuna inceleyip Proust’un “hummalı kariyer” sözünü ete kemiğe büründürenlerden yola çıkarak okumanın ve okurun yeni bir okumasını yapıyor.

İki cepheli bir savaş 

Piglia, “son okuru” ya da “eylem insanı olarak okur”u ararken ilkin, Ezra Pound’un “okumak bir taklit sanatıdır” sözünü yorumluyor: “Okurlar bazen bir paralel dünyada yaşar bazen de bu dünyanın gerçeğin içine girdiğini hayal eder.” Gerçekle hayal arasındaki gerilimsiz hâle ya da her şey orta yerde yaşanırken tüm varlığıyla metne eğilen okur, Borges gibi gözünü kör etme veya Kafka gibi zihnini zorlama ihtimaliyle yüzleşebilir. Bu olasılıklar okuma inadını yenebilir mi? Piglia’ya göre “son okur”, tıpkı görmediği satırlarda gezinen Borges gibi vazgeçmeyen; “okuduğunu çarpıtan, kötü okuyan ve karmaşık algılayan” kişidir. Burada Piglia, adını Pennac’ın koyduğu “okumama hakkı”na sahip insana atıf yapıyor: İçine girdiği metne mesafe koyan ve onu bir kenara iten; aldatıcı anlama götüren yolda fragmanları gözüne kestiren ve akışa kapılan okur imgesi… Bu, aynı zamanda uyanık ve devamlı bir şeyler bulmaya uğraşan; metnin trajik karakterleri hâline gelen, gerçekliği çarpıtan yazarın peşine düşen ve bazen rüyadaymış hissine kapılan “bağımlı” ya da “saf” okuru akla getiriyor.

İster farklı ve kaygı verici biçimde metinler arasında ister günümüzün göstergelerinin içinde kaybolsun, Piglia’ya göre “saf okur”, kitabı zihninde yeniden yazmaya veya yaşamın bir noktasıyla eşleştirmeye kafa yoruyor.

Söz konusu eylemin bir başka yönü daha var: “Suçlu okur, metinleri kendi çıkarı için kullanır; gaddar bir yorumbilimci gibi iş görür. Kötü okur -ama sadece ahlaki anlamda- kötücül, kindar bir okuma yapar; edebiyata ihanet eden bir kullanış biçimidir bu. Edebiyat eleştirisini buna benzer kriminal bir okuma alıştırması olarak düşünebiliriz. Başka bir okura karşı bir kitap okunur. Düşmanın okuduğu okunur. Kitap bu iki kişi arasındaki değiş tokuşun nesnesidir, yorumların yer değiştirdiği bir yüzeydir.”

Kafka, “içinde yaşadığı savaşla” kaleme kâğıda sarılırken okur da metinlerle karşılaştığında, hem yazarla hem de kendisiyle iki cephesi olan bir savaşa girer. Bazen kesintiye uğrasa da uzun zamana yayılan bir mücadeledir bu. Mevcut durumu anlatan kitaplar ortaya çıkabilir veya günlükler kaleme alınabilir; yaşananlardan (ve yaşanmayanlardan) türetilen bir kurgu ya da okuma tecrübelerinin aktarıldığı yazı, Piglia’nın ifadesiyle “hayatın bir işaretidir; deneyimi damıtır ve onu mümkün kılar.” Böylece bir hikâye, Kafka’nın yapmaya uğraştığı gibi farklı zaman ve mekânda bir kez daha anlatılır, ardından bir kez daha…

İktidarın kuşatması ve iktidarın kitaplarla kuşatılması 

Polisiye roman yazarları, iz sürmeye imkân veren metinler kotarırken okur da eline aldığı her metinde buna benzer bir araştırmaya girişir: Önünü ardını düşünür, bağlantılar kurup faili (ve olayı) keşfeder. Başka bir deyişle ana fikre ulaşır. Piglia’ya göre bu aktif okuma, her daim gerilim yaratır çünkü okur; hiç beklemediği bir anda anlatıcı, dedektif veya maktul hâline gelebilir.

Piglia’nın, bir şifre çözücü ya da yorumcu diye nitelediği okur veya okuyan özne, tıpkı silahların art arda patladığı anda elinden düşüremediği hikâyeyi anımsayan birine dönüşür. Che örneğinde olduğu gibi ölümü düşünmeyi erteleyebilecek bir eylem anlamına gelir bu. Hatta bu bağlamda, yaşayan ölü hâline getirilmeye çalışılan Gramsci’nin aktif okurluğunu hatırlatıyor Piglia: “Gramsci hapishanede sürekli ve eline ne geçerse; Mussolini’nin hapishanelerine ne süzülebilirse okur. Sürekli kitap ister ve bu yalnız, hareketsiz, bir hücrede yalıtılmış adamın sürekli okumasından (‘günde en az bir kitap okuduğunu’ söyler) bize kalan, bu okumaların muhteşem yorumları sayılabilecek ‘Hapishane Defterleri’dir. Bildirileri, faşist dergileri, Katolik yayınları, hapishane kütüphanesinde bulabildiği sansürü aşabilmiş bütün kitapları okur ve bunlardan çarpıcı sonuçlar çıkartır. O durağan, hareketsiz, kapalı yerde Gramsci hegemonya, konsensüs, tarihsel blok, ulusal-popüler kültür kavramlarını kurar.”

Che ve Gramsci’nin eylemi, kendisini kuşatan ve kısıtlayan iktidara karşı kitaplar aracılığıyla kişisel bir mücadele biçiminde yorumlanabileceği gibi etrafından dolanılan iktidarı kuşatma diye de nitelenebilir. Bunun diğer ayağı ise ikilinin zorlu koşullarda, okuduklarından hareketle fikir yüklü metinler kotarması. Piglia, Che ve Gramsci’yi anlatırken aslında inatçı bir okur figürünü; göstergelerin şifresini çözmeye kararlı, sakin, “yalıtılmışlık ve yalnızlık içinde anlam inşa eden kişiyi” gözler önüne seriyor;

Anlatının icadı 

Anlam inşası, Che’nin yaptığı gibi de olabilir, “Anna Karenina”dakine benzer şekilde, trende okunan bir romanla da: “Artık söz konusu olan, şehir ya da saraydaki değil, yolculuktaki okumadır.” Piglia’nın yorumladığı bu sahne, uzak coğrafyalara hızla gitme, ilerleme ve âşina olunan dünyanın ötesine geçme umudunun anlatımı.

Yoldaki kişi, elindeki kitapla okumayı da bir yolculuğa dönüştürür. Bir diğer anlamıyla hem yolculuk hem de okuma, kaçma eyleminde kesişir. Roman kahramanıyla bütünleşmeyi de beraberinde getirebilecek bu durum, doğal olarak bir huzursuzluk doğurur; kişi, kendi deneyimiyle okumanın büyük deneyimi arasında gerilim yaşar: İnsan, ıssız bir adada okuyan veya kitapsız bir toplumda hayatta kalan birey olarak da bu huzursuzluğu duyumsayabilir.

Yazarın bahsettiği huzursuzluk, sözcükleri yanlış anlayıp bilmeyi ve o hata üzerine kurulu kitabı bir ömür boyu tartışmayı da kapsıyor. Bu durumda aktif okur, Piglia’ya göre “yabancı okur” hâline gelirken Joyce’un yaptığı gibi yazar da “anlatı icat ediyor.” Sonuçta hatalardan doğan taze metaforlar, hem yazara yeni bir üslup kazandırıyor hem de okuru bir labirente sokuyor: “Artık yalıtılmış, kirlenmeyecek bir okuma söz konusu değildir; roman okumanın yeni bir şekli vardır. Hepsinden önemlisi de okumayla hayat arasında yeni bir ilişki kurulur (…) Okuma parçalara ayrılır. Kurgudan hayata değil, hayattan kurguya gider. Okuma ve hayat kesişip karışır. Geleneksel, düzenli, doğrusal okumanın tanımlı nedensellik dizgesi kırılır. Bu tür okumanın düzenlemekle ilgisi yoktur; aksine, kaos yaratmaya ve başka bir rastlantısallık üretmeye yönelen bir teknikle tanımlanır: Birbirlerinden kopmayan bir deneyimler akıntısıdır. Olaylar olduğu sırada anlatılıp şimdiki zaman kullanılır. Okuma; anlaşılmayan şeylerle, kendisini çevreleyen çağrışımlarla, virajlarla ve kesintilerle tanımlanır.”

Piglia; okuduklarını yaşayanlar, yaşamı okuyanlar ve bu arada gerçekleri çarpıtıp ardından yeni bir gerçeklik yaratanlar, hatalı okumalar ve hayatla kesişip hayata karışan kitapların yanı sıra kendi deneyimlerinden ve daha önce okumaların okumasını yapanlardan hareket edip “çoklu ve metaforik” dediği son okur figürünün ne olduğunu ve ne olmadığını anlatarak bir edebiyat (ya da okur, okuma) tarihi ortaya koyuyor. Böyle baktığımızda, “Son Okur”a hikâyelerle örülü bir okuma antolojisi de diyebiliriz.

Son Okur, Ricardo Piglia, Çeviren: Pınar Savaş, Delidolu Yayınları, 212 s. 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal