Hasta adam Thomas Bernhard

Hasta adam Thomas Bernhard

Thomas Bernhard, otobiyografik beşlemesinin ilk iki kitabı “Neden” ve “Kiler”de, kendisini anlatıyor anlatmasına ama bir yandan da benliğini arıyor. Bunu yaparken kimi zaman Salzburg’a gürlüyor kimi zaman da yersiz-yurtsuzluğuna.

Beşlemenin birinci kitabı “Neden”, Bernhard’ın, hem gayrımeşru çocukluğuyla hem de bunalımın dibini gördüğü Salzburg’la hesaplaşma içeriyordu. İkinci kitap “Kiler” ise bir bakkalın çırağı olarak hayatın derinine indiği ve fikirler edindiği, bu arada gittiği lisedeki sahteliği dışavurduğu bir metindi. Ayrıca “Neden”, Bernhard’ın sosyalleşme evrelerini gösteren nüveler de barındırıyordu. Bununla birlikte Bernhard kitapta, “büyük yeteneklerinden ve başarılı bir gelecekten sıyrılan genç bir adam” olarak karşımıza çıkmıştı.

Yazar her ikisinde de günlük yaşama ayak uyduran kitleyi eleştirmekten geri durmamıştı. Belki bu yüzden kiler, onun hem sığınağı hem gerçek insanlarla yüzleştiği bir mikrokosmos haline gelmişti: İlkin dışarıya baktığı sonra içine döndüğü bir mekândı öbür taraftan.

Bernhard, beşlemenin üçüncü kitabı “Nefes”te ise bu kez hasta adam olarak karşımızda. Bozulan sağlığı nedeniyle kilerden ayrılıp hastane koğuşuna yollanmak zorunda kalan yazar, yine dar mekânda zihnini ve benliğini, bize ve kendisine açtıkça açıyor.

Yaşamak, ölüme hazırlanmaktan daha kutsal 

Bernhard’ın metinleri, kimilerine ağır ve rahatsız edici geliyor. Bunda, hayatın(ın) orta yerinden anlattığı gerçek, hatta gerçek olamayacak kadar hakiki durumların payı büyük. Elbette kurgu eserleri de var ama bunları hayli gerçekçi öğelerle beslediğinden karşımıza vurucu metinler çıkıyor. İşte otobiyografik beşlemesinin ilk iki kitabı “Neden” ve “Kiler”, kendisini neredeyse bir roman kahramanı haline getirdiği anlatılardı. “Nefes”le aynı yoldan ilerlemeye devam ediyor; travma ve korkularını katlayarak hızlanıyor.

Her zaman saygı duyduğu ve bildiklerinin çoğunu öğrendiği dedesinin hastalanmasının hemen ardından kendi sağlığı da ciddi şekilde bozulan Bernhad, rahatsızlığını, dedesinin hastalanmasına yoruyor; onunla arasındaki güçlü bağın bu şekilde gün yüzüne çıktığına inanıyor.

Bernhard, bazı tıbbi müdahalelerden geçtikten sonra gözünü hastane koğuşunda açtığında yaşadıklarını, bir gerilim filmi gibi anlatıyor. Soğuk ve insanı daraltan koğuş, zaten nefes almakta zorlanan yazarı enikonu bunaltıyor.

Etrafında ölümü bekleyen adamları gözleyen Bernhard’ın ağzından “ölmek istemiyorum, şimdi değil” gibi laflar, ortamın ağırlığı içinde güçlükle dökülüyor: “Yaşamak istiyordum, tek önemsediğim buydu. Yaşamak; kendi istediğim hayatı yaşamak, kendi yolumdan, kendi istediğim yere kadar gitmek. Bir yemin değildi bu, gözden çıkarılmış olan bir hastanın kararıydı, önündeki hasta nefes almayı bıraktığı zaman alınmış bir karar.”

Bu satırlardan anlayacağımız gibi Bernhard, yüz yüze geldiği tüm badirelere rağmen nefes alıp vermenin, ölüme hazırlanmaktan daha kutsal bir şey olduğuna inanıyor. Ölümü seçme kolaycılığına karşın, yaşamı tercih etmenin “karar mercii olmak” gibi bir üstünlüğü bulunduğunu savunuyor.

Hastaneye düştüğü güne kadar, belirtilerini görmezden geldiği rahatsızlığı, dedesinin hastalanmasıyla çığırından çıkıyor. Aslında sağlığını ötelemesinin üç temel nedeni var: Çıraklık hayatı, müzik öğrenimi ve dedesiyle ailesi arasında kurduğu köprü. Bir anlamda bunlar, “ideal yaşam” için yaptığı ince hesaplar. Fakat önce dedesinin sonra da kendisinin hastalanması bunu bozuyor.

Henüz on sekiz yaşındayken “ölüm koğuşu” denen yerle tanışan ve oradaki ritüelleri hayatın garip bir cilvesi ya da oyunuymuş gibi yorumlayan Bernhard, ilginç ve bir o kadar da tedirginlik veren deneyimler kazanıyor. Dahası, “doğanın gücüne boyun eğmeme” gibi bir düsturla oradaki yaşamına devam etmeye çabalıyor. Günlük işlerini düşünürken hayal ettiği müziği, “yatağındaki en önemli şey” olarak görüp “iyileşme sürecinin en önemli parçası” diye niteliyor.

Dünya bir ‘kukla tiyatrosu’ 

Hastane günleri Bernhard’a, elinden kayıp gidecek pek çok şeyi hatırlatırken aklını yeniden keşfetme olanağı da sağlıyor, içindeki karar mekanizması tekrar çalışmaya başlıyor. Bu sayede, daha önce kullandığı kukla metaforuna, “Nefes”te bir kez daha başvuruyor. Kuklalarla bu defa, yaşlıların ölüme hazırlanışı ve işleri bittikten sonra çöpe atılışı babında bağlantı kuruyor. Dünyayı ise “kukla tiyatrosu” gibi görüyor. Genç bir adam olarak hemen karşısında duran ya da önünden geçip giden yaşlıları, kendi geleceğini de hesaba katarak gözlemliyor bir bakıma.

Bernhard’ın hastane günleri, hayatının kartlarını tekrar karıp açmasını sağlıyor kuşkusuz. Çünkü orada muhasebe yapmak için gerekli bütün şartlar hazır. Geçmişi, bugünü ve geleceği hakkında düşünme fırsatını yakaladığı bir ortam bu. Beri yandan da doktorlar, hemşireler ve arada bir görünen rahip ve rahibelerin iş yapma şeklinden dolayı mekanik bir mekân.

“Nefes”, hasta-doktor ilişkilerini yansıtmasıyla da ilgi çekici. Bernhard’ın, hem bir yazar hem de bir hasta olarak kaleme kâğıda sarıldığını görüyoruz. Hastane de böylece bir düşünme ve yazma yeri, ayrıca şifanın beklendiği bir “kurum” şeklinde anlatıya konu oluyor.

Dedenin ölümü 

Bernhard, hayatı(nı) yorumlamaya koyulmuşken bulunduğu yerle ilgili bir yorum patlatıyor: “Son durak, tecili olmayan ölüm koğuşu, diğer her şey bir aldatmaca.” Bu nitelemeyi bir dirence yormak da mümkün. Çünkü Bernhard, yaşamayı tercih ederek hemen yanı başında duran ölüme âdeta meydan okurken daha evvel tanık olduğu ölümleri de anımsıyor. Bu anlarda sabuklamalar beklerken tam tersine Bernhard bizi, zihninin en açık köşelerinden hatıralarla buluşturuyor; yine Avusturya’ya uzanıyor, eski tanıdıklarının kapısını çalıyor ve aklını en çok meşgul eden şeyi ortaya koyuyor: Pfeifer Sokağı’ndaki öğretmeninden bir daha müzik dersi alıp alamayacağını…

Mutlak son üzerine ve bir daha müzik dersi alıp alamayacağını düşünürken dedesinin ölüm ilanını gördüğü gazete Bernhard için tam bir kırılma noktası. Bunu sonraki yıllarda şöyle yorumluyor: “Büyükbabamın ölümü, beni ne kadar derinden etkilese, benim için ne kadar büyük bir darbe olsa da bir anlamda kurtuluşumdu. Hayatımda ilk kez yalnız kalmıştım ve birden karşıma çıkan bu özgürlüğü, hayatımı kurtarmak için kullanmıştım.”

Bernhard’ın karşı karşıya olduğu manzara, dedesinin ölümüyle daha da gerçekçi bir hal alıyor çünkü hayatın tuhaf yüzünü net görmeye başlıyor. Kendi acılarına hemen yanında yatan hastalarınki de ekleniyor. Hastane, “huzur ve sükûnet ortamı” gibi sunulan bir yapı olmaktan uzaklaşıyor böylece. Hastalık hali, fiziksel kısıtlamalar getirse de Bernhard için geniş bir düşünme alanına dönüşüyor ve ağır vakalar arasında son derece kapsamlı bir işe soyunuyor. Hastane aynı zamanda ona yeni sosyalleşme imkânları da sunuyor.

Kendisi olma yolunda 

Hastalık günlerinin Bernhard’a kitaplar, insanlar ve hayatın kendisine dair yoğun bir düşünme ortamı yarattığı çok açık. Hatta kitap ve yazarların en halis dostları olduğuna da yine bu dönemde karar veriyor: “Edebiyat, hayatın anlamına dair matematiksel bir çözüm sunan, insanın bu çözümü kendi bütünlüğüne yedirip yürütebilmesi halinde varoluşunu da açıklamasını sağlayan, böylece zamanla yüksek matematiğin bir çeşidi haline gelen ve yalnızca tamamen ustalaşırsak adına okumak diyebileceğimiz, üstün bir matematik sanatıydı. Ben bu keşfi ancak büyükbabamın ölümüyle yapabilmiştim.”

hasta2Sağlığına kavuşmasının ardından ne yapacağını düşünmeye başlayan Bernhard’ın aklında yine tek bir şey var: Kendisi olmak! Bu kararın, ailesinin “anlayamayacağı kadar basit ve sert olduğunu” bir kez daha söyleme gereği duyuyor yazar.

Bernhard’ın “Nefes”te anlattığı hastane-hastalık-ölüm düşüncesi deneyimi için bir aydınlanma süreci diyebilir miyiz? Aslında bu sorunun yanıtı, olaya nereden batkımızla ilgili. Örneğin ölen veya öleyazan yaşlıları görmesi, Bernhard’a yaşama sarılmayı bir kez daha öğretmiş gibi duruyor. Ama diğer taraftan bu durum, Bernhard’ın dertlerini çoğalttığı izlenimi de uyandırıyor. Dolayısıyla “Nefes”teki her satır, Bernhard’ın yazarlığına, yaşamına ve hayatı yorumlayışına, farkında olsun ya da olmasın, katkıda bulunuyor. Tıpkı ilk iki kitaptakiler gibi…

Nefes, Thomas Bernhard, Çeviren: Sezer Duru, Sel Yayıncılık, 78 s. 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar