Günışığı Kitaplığı - Reklam Günışığı Kitaplığı - Reklam

‘Hapishaneyi yazan insan, hapishaneyi yazmaz’

‘Hapishaneyi yazan insan, hapishaneyi yazmaz’

Dışarıda yazmak kolay. Mesele, içerinin sessiz gürültüsünde kalemi titretmemek. İçeri girmiş birinin o ortamı anlatması zor. Hiç içeri girmemiş birinin, dışarıdan anlatması kolay!

İçeride deneyim biriktirmiş insana, kapatılmanın anlamı sorulduğunda buna teknik yanıtlar verebilir. Eylemin tarihinden başlayıp konuyu kendisine bağlayabilir. Beraber yattığı arkadaşlarını da anlatabilir. Bireysel ve kolektif kapatılma geçmişinden örnekler sıralayabilir… Bunların hiçbirini yadırgayamazsınız, hepsi yaşanmışlıklardan sözcüklere dökülür.

Dışarıda kendisini kapatılmış hissedenlerden kaçı içeride kapalı kalanların yerine koyuyor kendisini? Biri çıkıp “Koymak zorunda mıyım?” diyebilir, bu olasılık dahilinde, hatta koymayabilir, bu daha büyük bir ihtimal. İşte bu nedenle hiç dışarıda kalmamış, pardon içeri girmemiş biri için hapishaneyi anlatmak kolay.

Peki ya biri hatmettiği içeriyi anlatmaya başlarsa? Kitabın adı “Hapishane Çağı”, alt başlığı ‘Kapatılan İnsan’, yazarı Işık Ergüden: 1979’dan 1991’e kadar Türkiye’nin en büyük cezaevlerinde yatmış bir çevirmen. İçerideyken de dışarıdayken de hapishanelerdeki koşulların düzeltilmesi, orada uygulanan şiddetin sonlandırılması için mücadele veren ve “suçluların” sesi olan bir yazar. Kitapta bu girişimlerin içeriğiyle beraber hapishanenin ne olduğunu ve ne olmadığını anlatışına da rastlıyoruz. İşin garip tarafı, Ergüden’in kitaptaki metinleri yazmayı tasarladığı zamandan “Hapishane Çağı”nın ilk kez yayımlandığı 2007’ye kadar ve günümüzde de konu tazeliğini korumuş, korumaya da devam ediyor.

‘Büyük’ ve ‘küçük hapishane’ 

Kitabın alt başlığından yola çıktığımızda, insanı kapatmanın tarihinin epey eskilere dayandığını görüyoruz. Bu tarihin oluşmasını sağlayansa deneyimlerin kayda geçirilmesi; şiddetin teşhirinin, kapatılmanın kişi üzerindeki baskısının, kendini tekrarlayan bir şimdi’nin, Ergüden’in dediği gibi hapishanenin aslında “tehlikeli sınıfların mekânı” hâline getirilişinin kaleme alınması vb. Fakat özellikle Ergüden’in bir kez daha hatırlattığı gibi “Hapishanenin fiziksel ve simgesel tahakküm alanı” olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Kitabın tamamında, bu cümle çeşitli örneklerle açıklanıyor.

Ergüden, “Hapishane Çağı”nın çerçevesini çizerken kitabının kim(ler)e hitap ettiğini de özetlemiş: “Bu bir anı kitabı değil. Anı kitaplarının, özellikle de zor koşullarda yaşamış insanlara dair anlatıların, duygudaşlık yarattığı inkâr edilemez. Her yaşantının tekilliğine inanmakla birlikte, bu türden anlatıların özellikle hapishanedeki insana iyi geldiğini, ıstırap ve acıyı taşıma gücü verdiğini, ortaklık ve benzerlik arayışının, evrende yalnız olmama duygusunun sağaltıcı etkisini biliyorum. Bu sayfaların kimi insanlar üzerinde böyle bir gücü de olabilir; dolayımsız deneyimin izini fazlasıyla taşıyorlar çünkü. Ama öncelikle hapishanenin ne’liğini, niçin’liğini (saçmalığını) ortaya koymak ve hapishanesizlik mücadelesine hizmet etmek gibi bir amacı, bunun yanı sıra bir de ‘hitap’ sorunu var bu kitabın. Kime? Elbette önceden belirlenebilecek bir şey değil bu; üzerinde durmak da anlamsız, sonuçta her kitap ‘yakın’ olana, ‘yara kardeşi’ne hitap eder. Diğer yandan, gerek tarihe gerek bugüne bakıldığında, hapishanenin her sınıf ve tabakadan insan için her an bir olasılık olduğu, olabildiği ortada; yani -egemenler ve iktidardakiler de dahil- herkesi ilgilendiren bir konu hapishane…”

Buradan da anlaşıldığı gibi mesele dönüp dolaşıp dışarıdakiler ile içeridekilerin birbirine bakışına (birbirini algılayışına) geliyor. Yani “büyük hapishane” ile “küçük hapishane” ayrımına; bu ikisi arasındaki benzerliklere ve farklılıklara ya da cezalandırmanın “iyileştirici” gücüne inananlar ile cezalandırılanlar arasındaki gerilime… Bu açılardan baktığımızda, “Hapishane Çağı” kapatılmanın hem teknik ve tarihsel yönünü hem de birey tarafından algılanışını aktarıyor.

Ergüden, adaletin âdilliğini sorgularken idesi adalet olan hukuka nasıl yön verildiğine de değiniyor. Başka bir deyişle yok edilen, olan ve olması gerekenin, hukuk ve adalet babında hem bir kronolojisini yapıyor hem de kendi yaşadıklarından hareketle bir bilanço çıkarıyor. Dolayısıyla kitap, Ergüden’in deneyimlerinin yanı sıra evrensel bağlama da oturuyor.

Özgürlük toplumundan ‘güvenlik toplumu’na

Ergüden’in hapishane tecrübesi ile genel anlamdaki hapishane yolu arasında kurduğu tarihsel, felsefi, kültürel ve psikolojik ilinti, dışarıdan içeriye, ardından da içeriden dışarıya bakışı yansıtıyor. Hakikatin zemininin kayganlaştırılması, kişinin toplumsal mekândan kolayca kovulmasına yol açıyor. Bu, Ergüden gibi hapishaneye düşenlerin deneyimlediği bir durum.

İlk hapishanelerden Bentham’ın tasarladığı Panoptikon’a*, oradan yirminci yüzyılda ve günümüzdeki örneklere dek konunun tarihine ve felsefesine değinen Ergüden, bireyin “tehlikeden” ve “suçtan arındırılma”; “ıslah edilme” ve “disiplin altına alınma” tekniklerini sıralıyor.

Panoptikon bu noktada tam bir eşik: “Panoptikon’la birlikte, suçun soruşturulması yerini genel, yaygın bir gözetleme ve incelemeye bırakırken iktidar da her düzeyde bu Panoptikon bilgisiyle kurulur. Bu kurumlar artık bireyi dışlamak yerine sabitler. Bir üretim, tüketim ve ‘normalleşme’ aygıtına bağlanır birey.”

Ergüden, genelden özele ve özelden genele sıçramalar yaptığı, bununla beraber deneyimlerini aktardığı kitabında hapishanenin kimliğini, işlevini, tarihsel köklerini ve bağlamını örnekler yardımıyla anlatıyor. Yeri geliyor geçmişin sayfalarını açıp Avrupa ve başka coğrafyalarda, yasadışılıkla mücadele için kurulan hapishanelerin yasadışılık yaratma alanına dönüştüğünü aktarıyor. Kimi satırlarda da kapatılmanın hangi koşullar altında reform sayıldığına dair örnekler verirken özgürlük toplumundan “güvenlik toplumu”na geçiş sırasındaki zihniyet değişikliğinden ve bir mimari tasarım olarak hapishaneden bahsediyor.

Ergüden, kapatılmanın esasının daraltılmış mekânda tutulan kişinin, kendi zamanı üzerindeki tasarruf hakkının başkasına devredilmesi olduğunu söylüyor. Bunun doğal sonucu ise şeyleşme; hapishane, kişinin zamanı ve mekânını belirleme ve denetleme hakkına sahip olduğundan, onu edilgenleştiriyor. Her şeyin belirleyicisi hâline gelen “başkası”, “insanı insana tutsak ediyor.”

Ergüden’in bahsini açtığı bir bütün hâlinde kapatma, aynı zamanda hapishanenin ruhunu, dilini, dışarıdakilere orasıyla ilgili imgelem sunma imkânını, içerideki travmaları ve benliğin nasıl sözdeleştiğini anlatma olanağı veriyor.

Geriye dönüp hapishane deneyimine baktığında Ergüden, belleğindeki izlerin veya “geçmiş zamanın” kalıcılaştığını görüyor. Hatta kitaba aldıklarını “anlatılamaz olanı anlatma çabası” diye niteliyor; “Hapishane Çağı”nı oluşturan metinler ise bir sınırı, dışarı ile içeri arasındaki çizgiyi temsil ediyor. 1991’de içeriden dışarıya yolladığı mektubun son satırı şöyle: “Hapishaneyi yazan insan, hapishaneyi yazmaz.” “Sınır”ın en duru ifadesi bu cümle olsa gerek.

Ergüden, “herkesin her an hapse girebileceği, kimsenin kendini hapishaneden muaf hissedemediği bir ülkede”, dışarıdan içeriye ve içeriden, daha geniş bir içeriye selam gönderiyor. Tıpkı bugün pek çok insanın yaptığı gibi…

Hapishane Çağı, Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 180 s. 

(*) İngiliz pragmatist düşünür, iktisatçı Jeremy Bentham; hapishane tarihine olduğu kadar gelecekteki kapitalist ve totaliter toplumsal örgütlenmelere de damgasını vurdu. “Panoptikon” adını verdiği, burjuvazinin on yedinci yüzyıl ütopyasındaki hapishane, her yanı gören bir kule ve etrafındaki değirmi bir bina olarak tasarlanmıştır. Kuledeki gözetleyici, değirmi binalardaki -kuleye bakan cephelerinden içerisi gözüken- hücrelere konmuş mahkûmları yirmi dört saat gözetleyebilir. Burada hapishanenin ayırt edici iki özelliği ortaya çıkar: Tecrit ve gözetleme! (“Hapishane Çağı”, s. 69-70).     

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal