Güncel bir sorun: Demokrasi dışı siyaset

Güncel bir sorun: Demokrasi dışı siyaset

Eski Yunan’dan bu yana dillere pelesenk olmuş, bilimsel platformlarda tartışılmış, toplumlar tarafından anlaşılmaya ve sindirilmeye çalışılmış, siyasi figürlerce kullanılmış, yeri geldiğinde düşman ilan edilmiş yeri geldiğinde ise ‘terörizmin panzehiri’ diye nitelenmiş bir yönetim biçimi demokrasi. Tanımları da muhtelif. Bunlardan biri Jacques Ranciére’ye ait:

“Demokrasi, oligarşik iktidarların elinden kamusal yaşam üzerindeki tekeli, zenginliğin iktidarının elinden yaşamlar üzerindeki mutlak gücü geri alma eylemidir.”

Bu tanımla birlikte Ranciére, ‘iyi’ ve ‘kötü’, dışı liberal içi totaliter demokrasi gibi belirlemeler yapmıştı. ‘Demokrasi ihracı’na girişenlere göre eşitlik, saygı ve özgürlük yozlaştırıldığında ‘kötü’, medeniyeti ayağa kaldırmak, yeni bir lider atamak ve ‘uygarlığı kurtarmak için savaşa çağıran’ demokrasi ise ‘iyi’ olarak kabul ediliyor.

Dışı liberal içi totaliter demokrasi ise ‘bir’in çoğunlukla uyumlu hâle getirilmesiyle ortaya çıkıyor. Burada oligarklar, ‘bir’in çıkarını savunanlar ve kendi bekâsını düşünen gruplar, birer demokratik tüketiciye dönüşüp iktidar ve imtiyazlarının sürmesi için kendilerini demokrat gibi gösterme yarışına giriyor.

Daha ‘ileri demokrasiler’ de mevcut tabii.

Sözü ‘kanun’a dönüşen liderlerin, liberallik karşıtı sloganlarla, projelerle ve planlarla sandıktan çıktığını unutmamak gerek. Faşizmin yeniden tartışıldığı ve tehlikenin dillendirildiği bugünlerde Henri Michel’in uyarısına kulak verilmeli:

“Faşizm, demokrasilerin kronik hastalığına karşı bir ‘çare’ olarak yeniden ortaya çıkabilir; otoriteye başvurma, aşırı özgürlüğe karşılık olabilir ve şefler, teknolojik uygarlıkta kendini yitik hisseden kişiler arasından birlikleri için asker toplayabilir.”

‘Popülizm, demokrasiyi tahrif eder’

1980’lerin gözde ‘stratejisti’ Lee Atwater’ın ‘algı gerçektir’ ifadesi, yakın aşırı sağla birlikte popülizmin temelini oluşturuyor. ‘Lider’, ‘Komutan’, ‘Şef’ ve ‘Kurtarıcı’ gibi sıfatlarla halkın gönlünü çelen ve onu kitle ya da tebaa hâline getiren politik öznelerin sık sık kullandığı, dahası kendisine tabi çoğunluğu kışkırtmak için işlevselleştirdiği bir söylem bu. Kısacası, hakikatin yerine yalanı koymak veya onu eğip bükmek için popülist politikacıların can simidi misali sarıldığı tehlikeli bir önerme. Michiko Kakutani’nin ‘Hakikat olmazsa demokrasi topallar’ sözünü, acı tecrübelerle doğrulayan eylemlerin temelinde yer alan bir ‘fikir.’

Seçim kazanmayı demokrasi için yeterli sayan popülist siyasetçilerin önemli bir bölümü, bu ‘zafer’in ardından ‘hain’ ilan ettiği muhalefetin üzerine yürüyor. Yetmiyor, Jan-Werner Müller’in dediği gibi demokrasinin kurumsal mekanizmalarıyla uğraşmaya başlıyorlar. Devamı da var:

“Halk, yalnız popülistler tarafından temsil edilebilir homojen bir bütün diye varsayılır. Carl Schmitt’in tabiriyle sembolik öz, istatistik araçları tarafından belirlenmiş önemsiz sayılara (oylara) galip gelir (…) Kısacası popülizm, demokrasiyi tahrif eder.”

‘Biz yüzde 100’üz’

‘Ümmetin’ ve şiddetle sağlanan ‘ulusal birliğin’ harcını karan popülizm, ‘Halkın dediği olur’ şiarıyla güç gösterileri yapan, ve ‘Siz halksınız, elitlerin üstesinden gelebilirsiniz’ diyen otoriter politikacıların varlığının yegâne kaynağı. Eric Fassin’e kulak verelim:

“Popülistler, iktidar için mücadele ederken siyasi rakiplerini ahlaksız ve yozlaşmış elitler olarak tasvir eder; iktidara geldiğinde ise hiçbir muhalefet onların gözünde meşru değildir. Ayrıca popülist mantık, popülist partileri desteklemeyen kimselerin, her zaman erdemli ve ahlaklı diye tanımladığı halkın bir parçası olamayacağını ima eder. Basitçe söylersek popülistler gerekirse ‘biz yüzde 99’uz’ değil, ‘yüzde 100’üz’ der.”

Faşizm, popülizm, aşırı sağ, totalitarizm, otoriterlik vb. kavram ve uygulamaları ‘demokrasi dışı siyaset’ gibi bir evrensel kümede toplayan Xavier Márquez, hem zihinlerde oluşabilecek karmaşayı gidermeye çalışıyor hem de kendisini demokratik gibi gösteren rejimleri ortaya koyuyor “Demokrasi Dışı Siyaset: Otoriterlik, Diktatörlük ve Demokratikleşme” başlıklı kitabında.

Toplumsal denetim

Demokrasinin pek çok özelliği ve niteliği var; Márquez, bunlardan seçim örneği üzerinden ilerlerken demokraside seçim kazanmanın ve kaybetmenin, demokrasi dışı rejimlerde ise sadece seçim kazanmanın varlığından söz ediyor. Başka bir deyişle böyle rejimlerde iktidar, seçim kaybetmemek için oyun kurarken kendisine demokratik süsü veriyor. Bu oyun, muhalifler için formel değilse bile politika yapmasına mani olacak engeller meydana getirmeye dayanıyor. En başta da seçim rekabetini sekteye uğratacak engeller oluşturmaya…

Seçim önemli bir gösterge elbette ama tek başına yeterli değil; iktidarı ele geçirenlerin siyasi stratejisini nasıl kurduğuna da dikkat etmek lazım ve Márquez’in yoğunlaştığı temel meselelerin başında bu geliyor:

“Sadece kurumlara bakılarak yapılan sınıflandırmaların hiçbiri, rejimin uyguladığı toplumsal kontrolün derecesiyle birebir örtüşmeyecektir. İktidarın tek elde toplanması ve siyasi parti, ordu ve monarşi kurumlarından hangisinin baskın olduğuna göre rejimlerin sınıflandırılmasını öngören ve daha yakın tarihlerde kullanılmaya başlanan ayrımlara ilaveten, ‘totaliter’ ve ‘otoriter’ rejimler arasında ayrım yapmak için daha önceki dönemlerde benimsenen tanımın kullanılma sebebi budur (…) Sadece iktidarın hangi kurumlar aracılığıyla uygulandığı ya da iktidarın ne ölçüde tek kişinin elinde toplandığı değil, ideoloji ve ideolojinin mümkün kıldığı toplumsal kontrol biçimleri de demokrasi dışı siyaset açısından önemlidir.”

Rejime sadakat

Márquez , demokratik ve demokrasi-dışı rejimlerin sınıflandırılmasında, kurumların yönetimde oynadığı rolün zaman içinde değişiklik göstermesi nedeniyle zorluklar yaşandığı notunu düşmüş. Dolayısıyla iktidarı ele geçiren demokrasi dışı bir rejimin adını koymak için kendisinin arkasındaki desteği ne şekilde kullandığına, seferber ettiğine, getirdiği ödül ve ceza mekanizmalarına, destekçilerini bir arada tutma biçimine bakılması gerektiğini belirtiyor yazar. Kısacası iktidarını devam ettirebilmek için başvurduğu yöntemleri, muhalefeti dizginleme yolunda hangi araçlara yöneldiğini ve yaptığı politik manevraları dikkatle gözlemlemenin şart olduğunu söylüyor.

Demokrasi dışı rejimlerin iktidarı koruma mücadelesini asla elden bırakmadığını hatırlatan  Márquez, yakın geçmişle günümüz arasında bir bağlantı kurmuş:

“Söz konusu mücadeleler, modern siyasi partilerin ve orduların en önemli örneklerini oluşturduğu özel örgütlerin desteğiyle verilir çünkü bu örgütler, yönetimdeki elitlerin (rejime) sadık olmasını ve toplumun kontrol altına alınmasını temin edecek mekanizmaları sunar. Bahsedilen bu mücadelelerin eğreti sonuçları, geçen iki yüzyılda demokrasi dışı rejimlerin görüldüğü spektrumu şekillendirmiştir: Bu rejimler, bugünkü demokrasi dışı sistemlerin büyük bölümünü oluşturan demokrasi benzerlerinden yirminci yüzyılın başlarındaki katı totaliter rejimlere, sıkı kontrollere tabi kurumsal liderliklerden neredeyse bütün gücü elinde toplamış diktatörlüklere kadar açılan bir yelpazeye yerleşmiştir.”

Otoriter ve totaliter idare

Bugün demokrasi dışı rejimlerin anayasalarında -kâğıt üzerinde olsa da- demokratik maddeler bulunuyor. Márquez’in dediği gibi hemen hemen hiçbir rejim anti-demokratik olarak anılmak istemese de uygulamaya geldiğinde iş değişiyor. Çin’den Mısır’a, Venezuela’dan Zimbabve’ye kadar pek çok ülkedeki iktidarlar, topraklarında demokrasinin varlığından söz ediyor. Baktığımızda bunların bazılarının otoriter ve totaliter, bazılarının dışı liberal içi faşist ve diktatöryal, bazılarının ise rekabetçi otoriter olduğunu görüyoruz. Jeopolitik olağanüstü hâlleri gerekçe göstererek bir ara rejimi tercih eden; seçim yapıp çok partili siyasi hayatla yönetimini demokratikmiş gibi gösterenler de var.

Otoriter, totaliter ve rekabetçi otoriter diye sınıflandırılabilecek modern demokrasi dışı rejimlerin ana amacı, toplumu denetlemek ve bu denetimi sürdürülebilir kılmak. Márquez’e göre çoğulculuğa asla izin vermeyen totaliter rejimler bir-iki örnek dışında bugün ortada yok. Demokrasi dışı rejimlerin büyük bölümü, kendisini demokratik gibi gösteren otoriter sistemlerden oluşuyor: Muhalefeti yok etmek yerine itibarını lekeleyen, destekçilerini kendi istediği konularda seferber eden, tek partiyi diğerlerinin üzerinde konumlandıran otoriter ve rekabetçi otoriter rejimler, iktidarı ele geçirince devleti yönetmesine imkân veren demokratik işleyişi hızla değiştiriyor.

Totalitarizm, otoriterlik ve rekabetçi otoriterlikle tek adam yönetimi arasındaki ince çizgiye dikkat çeken Márquez, tek adamın istismara yöneldiğini, gücü kendi elinde toplarken destekçilerini kendisine bağımlı kıldığını, patronaj ilişkilerini başarıyla kullanıp baskıyla yürüterek iktidarını sağlamlaştırdığını, bürokrasiyi, orduyu ve diğer kolluk kuvvetlerini kendi emrine alıp idareyi sürdürdüğünü örneklerle ortaya koyuyor.

Bilginin yönetimi

Márquez, siyasi partilerin demokrasi dışı rejimlerde pragmatik birer araç hâline geldiğini, özellikle iktidardaki partilerin bu sistemde sadakatin ve gücün vesikasına dönüştürüldüğünü, üyelerini bir fedai kabul ettiğinden kitlesel hareketleri bastırmada kolaylık sağladığını ve zaman zaman kolluk kuvvetleriyle işbirliğine gittiğini belirtiyor.

İster seçimle iş başına gelsin ister aile olarak iktidarı ele geçirsin, demokrasi dışı rejimlerin neredeyse tamamında süreç bu şekilde işlerken korku ve sevgi yine aynı yöntemlerle üretiliyor. İktidarda kalma ritüelleri, gerçekmiş gibi sunulan yalanlar bu biçimde işlevsel kılınıyor. Bu noktada Márquez bir parantez açmış:

“Otoriter ve totaliter rejimlerin çoğunda, bilginin yönetilmesinde karşılaşılan zorlukları aşmak için özel bilgi toplama örgütleri (‘gözetleme aparatı’) yaratılır ya da varlığıyla rejim muhaliflerinin birlikte hareket etmesi tehdidini hemen doğurmayan bağımsız bilgi kaynaklarının yaşamasına izin verilir. Yine otoriter ve totaliter rejimler kimi zaman, rejimin güçlü olduğunu gösteren acak insanların inanmayacağı belli propagandaları ya da saçma ritüelleri, insanların inanabileceği türde propagandaya ya da ikna edici bilgiye yeğler.”

Açık ve şeffaf rekabet için mücadele sürmeli

Márquez, demokrasi dışı rejimlerde seferberliğin iktidar aleyhine dönebileceğini, bunun çoğu zaman büyük güçlükleri, çatışmaları, bölünmeleri ve kopuşları beraberinde getirebileceğini belirtiyor.

Adalet arayışı, anlık heyecanlar, korku duvarını aşmak isteyenlerin cesareti, başka noktalardaki protestolar ve devrimler, demokrasi dışı rejimlerde iktidar karşıtı seferberliği tetikleyip değişim umudu doğurabiliyor.

Márquez, değişim umudunun ve mücadelesinin, demokratik kurumlar oluşturma ve onları harekete geçirme çabasının ilerisi için bir kazanç olduğunu bilmekle beraber buraya bir mim koyuyor:

“Demokrasi dışı rejimler kötü durumdadır ancak daha ölmemiştir. Zaman içinde dünyanın giderek daha demokratikleşeceğini düşünmek için yeterli sebepler vardır ama Martin Luther King Jr.’nin bir zamanlar söylemiş olduğu üzere ‘tarihin çizgisinin her zaman ‘adalete meyledeceğine bilimsel bir kesinlikle inanmak mümkün değildir.’ Siyasi liderler ve elitler, iktidarı tek elde toplamanın ve devleti kontrol etme mücadelesinin zemininin koşullarını ağırlaştırmanın yeni yollarını sürekli buluyor, bu yüzden de açık ve şeffaf siyasi rekabet için verilen mücadelenin sürekli yenilenmesi gerekiyor.”

“Demokrasi Dışı Siyaset: Otoriterlik, Diktatörlük ve Demokratikleşme”, Xavier Márquez, Çeviren: İsmail Çekem, İletişim Yayınları, 430 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal