‘Gözden düşen geçmiş zaman’ın yıldızı Zidane

‘Gözden düşen geçmiş zaman’ın yıldızı Zidane

Eduardo Galeano, kült kitabı “Gölgede ve Güneşte Futbol”da milyonları stadyumlara çeken, ekran başına mıhlayan ve saatlerce konuşturan oyun için şöyle demişti:

“Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür. Spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğinden bir şeyler kaybetmiştir (…) Futbol, işe yaramaz her öğeyi reddeder; kâr getirmeyen her öğe de ‘işe yaramaz’ olarak kabul edilir (…) Balon kadar hafif bir topla dans eden balet ya da yuvarlanan yumak; oynadıklarının farkına varılmadan oynanan saatsiz, hakemsiz ve nedensiz oyunlarla ilgilenen yok artık.”

Sanayiye dönüşen futbolun olmazsa olmazı yıldız oyuncular ise Galeano’nun kafasını kurcalayan bir başka konu. Yazar, gerçek bir yıldız oyuncunun doğumunu ve ölümünü de anlatmıştı:

“[Yıldız] yürümeyi öğrendiği andan başlayarak top oynamayı da bilir. Çocukluğunda kırlara neşe getirir, gece yarılarına, top görünmez olana dek varoşların çıkmaz sokaklarında top koşturur (…) Top onu arar ve tanır, ona ihtiyacı vardır. Ayağının üzerinde yaylanarak dinlenir. Yıldız, topu patlatır, onu konuşturur, ikisi konuşurken milyonlarca dilsizin de sesi duyulur. O milimetrik paslar, çimenler üzerinde atılan o eşsiz çalımlar, topuk pasları ve röveşatalar sayesinde ‘hiç kimse’ olan ve öyle kalmaya mahkûm o insanlar bir süre için kendilerini ‘birileri’ gibi hissedebilir. Yıldız, oynadığında takım on iki kişiyle oynuyormuş gibi olur (…) Yıldızların yıldızlıkları ne yazık ki pek az sürer. Ölümlüler için sonsuzluk yoktur. Altın ayakları durduğunda yıldızın parıltısı da söner (…) Bazı yıldızlar düştüğünde tek parça olarak kalamaz. Dahası, parçaları bile bazen afiyetle mideye indirilir çevresinde bulunanlar tarafından.”

Futbolun büyüsü

Galeano’nun gönderme yaptığı endüstriyelleşen futbolda profesyonel kariyerle ve amatör ruhla oynayanlardan biriydi Zinedine Zidane. 2006 Dünya Kupası finalinde Materazzi’ye attığı kafanın ardından kırmızı kart görüp kupanın yanından sessizce ve ağır adımlarla soyunma odasına giderken sonun başlangıcındaydı. Berlin Olimpiyat Stadyumu’nda ve televizyon karşısında maçı izleyenler, oyuncular ve gazeteciler, Zidane’ın Dünya Kupası kariyerinin bitişine tanık olmuştu.

1996 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda enikonu tanınan, 1998’de Fransa’yı dünya şampiyonu yapan kadronun en önemli isimlerinden biri olan, 2000’de Avrupa şampiyonluğuna uzanan takımda artık tam bir yıldız olarak yer alan Zidane’ın 2006’daki ‘finali’, futbolun yalnızca futbol olmadığını, öte yandan futbolun büyüsünü ve içinde hayata dair hemen her şeyi barındırdığını gösteriyordu.

Jean-Philippe Toussaint, “Zidane’ın Melankolisi”nde, hem kendisinin futbola bakışını ve oyunla ilgili hatıralarını, futbolun nasıl bir oyun olduğunu veya olabileceğini anlatıyor hem de 9 Temmuz 2006’daki finalde yaşananları Zidane’ın zihnine girerek yeniden canlandırmayı deniyor. Diğer bir ifadeyle futbolu, Zidane üzerinden ve Zidane’ı da futbol üzerinden anlamaya çalışıyor.

Bir ‘zihin işi’

Kısa futbol kariyerinde kaleci olan Albert Camus, ahlak görüşünü bu mevkinin şekillendirişini ‘Top asla beklenen yönden ve köşeye gelmez’ sözüyle anlatmıştı. Zidane’ın takım arkadaşı Marcel Desailly ise “Kaptan” başlıklı kitabında ‘Kaptanlığın yalnızca pazu bandı takmaktan ibaret olmadığını; sahada ve saha dışında görülmeyeni fark etmek anlamına geldiğini’ belirtmişti.

Johann Cruyff, kendisine öğretilen ve kendisinin de uzun süre öğrettiği Total Futbol’un, hem sahayı kapsadığını hem de saha haricinde oyuncuların zihnini meşgul ettiğini hatırlatmıştı her fırsatta. Toussaint’in futbolu anlatırken kullandığı ‘zihin işi’ ifadesi, bu üç örneğe de uygun.

Futbol, çimler üzerinde ya da tribünde, yedek kulübesinde veya televizyon başındayken zihnimizi meşgul ediyor. Toussaint, kendisinin futbolla ilişkisini ya da Zidane’ın başlangıcını ve sonunu anlatırken bu izlekten hiç ayrılmıyor. Başka bir deyişle ‘gözden düşen geçmiş zamanı’ eşelerken hem kendi dünü ve bugünü hem de futbolun geçmişi ve bugünü arasında bağ kuruyor.

Yazarın bahsettiği ‘gözden düşen zaman’da Dünya Kupaları, stadyum faciaları, göze hoş gelen ya da antipatik takım formaları, efsane sahalar ile unutulmaz zafer ve yenilgiler yer alıyor. Bu, olgun Toussaint’in çocukluğuna ve gençliğine bakışı aslında. Öte yandan yaşıtlarının birbirine benzeyen hikâyelerinin dökümü… Aynı zamanda, kendisini futbola kaptıranların ve futbol üzerine düşünenlerin öyküsü. Bir tarafıyla da benlikte aniden yaşanan değişimin hikâyesi:

“Ben bir maç boyunca birincil bir rahatlık hissederim, benimsediğim entelektüel gerileme onu daha da hoş kılar. Taraf tutar, hırçınlaşır, taşkınlaşır, kavgacı olur, hakeme söver, bağırır, ağzıma geleni söylerim. Rakibi yerin dibine batırıp çıkarırım. Aslında kişiliğimde yeri olmayan şiddet ve saldırganlık dürtülerini koyuveririm. Budalalığa ve bayağılığa boyun eğerim. Doyasıya eğlenirim, buna arınma diyelim.”

Photo: ALFRED

Yan karakterler

Futbolun görüntüsü zihni yoruyor; en başta izleyenler ve oynayanlar için böyle bu. Galeano, ‘Top döndükçe dünya da dönüyor’ cümlesini boşuna kurmadı: Futboldan bahsederken yalnızca oyunu anlatmıyoruz, Toussaint’in denemelerindeki gibi birçok yan karakter giriyor sahaya. ‘Futbolda zaman çok önemlidir, dakikalar çabuk tükenir’ diyen Pele’nin bu sözüne farklı bir açıdan yaklaşan yazar, yan karakterlerden birini sürüyor sahaya:

“Bir futbol maçına yönelik ilgi, özünde zamanla kurulan çok özel bir ilişkiye, oynanan maçla akıp giden zamanın birbirine tam olarak uygunluğuna, kusursuz bir eşzamanlılık ilişkisine bağlıdır. Futbol en ufak ayrılığı, en ufak uzaklaşmayı bile kaldırmaz çünkü o, zamanın akışıyla kusursuz biçimde kaynaşmış, onun akıp gidişine tam olarak uymuş, zamana sıkıca yerleşmiştir kesinlikle. Maç izlerken bizi sıkıntılarımızdan uzaklaştırıp ölüm düşüncesinden kurtaran bir huzur verir. Bir futbol maçını izlerken stadyumda ya da televizyonumuzun karşısında olduğumuz sırada akıp giden o çok özel zaman boyunca, soyut ve güven verici bir dünyada, futbolun soyut ve güven verici dünyasında ilerler, oyunda bir zaman kozasına girer, gerçekliğin olumsallıklarının, acılarının ve doyumsuzluklarının dışında, açılan yaralardan korunuruz, orada bizi sürekli ölüme sürükleyen gerçek zaman, çaresi olmayan zaman uyuşmuş, uyutulmuş gibidir.”

‘Geriye kalan her şeyi unutturacak bir hareket’

‘Gözden düşmüş zaman’daki futbol anılarının yerini, özetlerin ve küçük anların aldığını deneyimleyen Toussaint, zihninin (ve zihnimizin) bir köşesindeki hatıraları harekete geçiriyor âdeta. Yetişkinlerin oynadığından çok, çocuksu futbola özlem duyduğunu hissettiriyor okura: “Yazdıklarım futbolla ilgiliymiş gibi yapıyorum ama aslında hep olduğu gibi geçip giden zamanla ilgili.” Kitabın temel dayanağı bu: Toussaint’in ilk kez stadyumda izlediği 1998 Dünya Kupası’ndan önce ve sonra düzenlenen turnuvalara dair anlatımının bir ifadesi bu zaman.

Geçmiş zamana ilişkin iki parantez açmış yazar: Birincisi; çocukluğu, gençliği ve olgunluğundaki Dünya Kupası deneyimleri ve onlarla ilgili hatırladıkları. İkincisi ise 9 Temmuz 2006 gecesi sahayı terk eden Zidane’ın zihnine girme denemesi.

2006 Dünya Kupası finalinde, Zidane’ın oyundan atılmasına yol açan o hareketi neden yaptığına dair epey yorum okuduk. Gerçekler ile dedikodular birbirine karıştı. Toussaint’e göre ‘geriye kalan her şeyi unutturacak’ bir hareketti bu; ‘basit, hoyrat ve romansı’: “Berlin göğü altında eksiksiz bir belirsizlik ânı, güzellikle kara düşüncelerin, şiddetle tutkunun bir araya gelip görülmemiş bir hareketin kısa devreye yol açtığı, baş döndürücü bir ikircillikle dolu birkaç saniye.”

Bitimi kabullenememek

Toussaint, Zidane’ın o hareketi yaptığı dakikayı, âdeta bir film karesi ya da performanstan bir bölüm gibi her şeyi kısa süreliğine donduran an olarak yorumluyor. Yazar bir noktadan sonra nedenle değil, sonuç ve ortamla ilgileniyor. ‘Estetik olarak güzel veya yüce kategorilerinin hiçe sayıldığı’ o dakika, ‘iyinin ve kötünün ötesinde konumlanırken’ acımasızlığıyla ve melankolikliğiyle öne çıkıyor.

Toussaint, Zidane’ın hareketini, oyuncunun bitimi kabullenemeyişine bağlarken ne ironiktir ki bu, başlı başına bir sona denk geliyor: “Dünya Kupası’nı kaldırmak, ölümünü kabullenmek demektir, oysa sahneden çekilmede başarısız olması, bilinmedik ve canlı açık perspektifler bırakır arkasında.”

Söz konusu durum, yazarın deyişiyle ‘dünyaya ve kendisine katlanamama’ hâliydi; melankolinin ve tükenmişliğin beden diliyle anlatımıydı. Zidane’ın rakip oyuncuya kafa atması, “Yabancı”nın başkarakteri Meursault’nun sahilde işlediği cinayete benziyor biraz. Zidane’ın tepesine yakıcı güneş değil de stadı aydınlatan ışıklar ve Berlin gecesi çöküyor; bitmek bilmeyen final, onun için erken sonlanıyor.

Toussaint’in dediği gibi sahadaki, saha dışındaki ve televizyon başındakiler, ‘Zidane’ın zihninden geçen o anlık dürtüyü görebildi.’ Melankolinin kırmızı kartıyla sahadan ayrılıp ‘Tarih son yaptığınızı hatırlar ve hatırlatır’ deyişinin işlemesinin ardından, kupanın yanından geçerek gözden kaybolan Zidane’dan sonra oyun sürdü. Hâlâ devam ediyor.

“Zidane’ın Melankolisi”, Jean-Philippe Toussaint, Çeviren: Orçun Türkay, Everest Yayınları, 90 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar