Gökyüzünden çöllere süzülen Saint-Exupéry

Gökyüzünden çöllere süzülen Saint-Exupéry

Bazı kitapları belli aralıklarla yeniden okumak, hem onlara hem de yazarlarına farklı gözle ve biraz daha olgunlukla bakmayı sağlayabilir. Antonie de Saint-Exupéry’nin ‘Yeryüzü ömrümüz üstüne biz insanlara bütün kitaplardan daha fazlasını öğretiyor’ cümlesiyle başladığı “İnsanların Dünyası” da bu kitaplardan biri.  

1939’da yayımlanan kitap, aklı havada ve ayakları yeryüzüne olan, insanların arasında gezinmeyi ve bu deneyimlerini kâğıda dökmeyi seven Saint-Exupéry’nin anlatıcılığını tescillemişti. 

Satırlarından bazılarının günlüğe, bazılarının ise hikâye ve denemeye benzediği metninde yazar, ıssızlığı ve kalabalığı, ıssızlık içindeki kalabalık dünyayı son derece yalın biçimde anlatarak dostluğa, özgürlüğe ve akla övgüler dillendiriyor. Başka bir deyişle bugün unutmaya başladığımız değerlerden söz ediyor. 

‘İnsan olmak, sorumlu olmak demektir’  

Saint-Exupéry’nin, insanların sorunlarını havadayken düşünüp sonra ayağını o topraklara basması, bilince ve sorumluluğa bir gönderme aslında. ‘Biz insanlar, birbirimize ulaşmayı denemeliyiz; kırlarda, uzaktan uzağa yanan bu ateşlerin birkaçıyla haberleşmeye çalışmalıyız’ cümlesi de o bilincin ve sorumluluğun yansıması. 

Pilotluğun verdiği ve yazarlığın kendisine yüklediği sorumluluğu, bilinçle birleştiren Saint-Exupéry, bulutların üzerindeki ve altındaki hayatı anlayıp anlatmaya koyuluyor. Bu, uçmanın tekinsizliği ve zevkinin, yeryüzünde tetikte bekleyişin ve yaşama çabasının bir tasviri aynı zamanda: Gerçek dünyanın sınırlarıyla o sınırın aşıldığı noktaya yoğunlaşıyor Saint-Exupéry: “Önceleri, insanı doğanın büyük sorunlarından uzaklaştırır gibi görünen makine, onu daha da kesin bir şekilde bu sorunların ortasına atar. Fırtınalı bir gökyüzünün kurduğu görkemli mahkemenin ortasında tek başına kalan pilot, uçağını üç ilkel Tanrı’ya; Dağ’a, Deniz’e ve Fırtına’ya karşı korur.” 

Bahsettiği o sorunların başında ölümle burun buruna geliş var ki Saint-Exupéry, bunu mesleği sırasında pek çok kez yaşıyor. “Dünyadaki tek gerçek lüksün insan ilişkilerindeki lüks olduğunu” düşünen yazar, kalan ve giden dostlarını anarken onlarla biriktirdiği anıları servet diye niteliyor. Bu servet ise insan olmanın ne anlama geldiğini açıklamasını kolaylaştırıyor: “İnsan olmak demek, aslında sorumlu olmak demektir. İnsan olmak, suçu başkasınınmış gibi görünen bir yoksulluk karşısında utanç duymaktır. Arkadaşlarının kazandığı başarıdan kıvanç duymaktır.” 

Saint-Exupéry’nin gökyüzünden yeryüzüne inen bilgece tavrı, kendisini ölümsüz gibi hisseden; bir volkan patlamasıyla, fırtınayla veya yükselebilecek denizle her şeyini kaybetme ihtimali bulunan insana sesleniyor. Yazar, ‘kısa ömürlü yıldızlara’ benzettiği uygarlık içinde yaşadığı sahteliklere karşı insanları uyarma sorumluluğu üstleniyor. Bunları İspanya, Sahra Çölü ve okyanus semalarında düşünüp uçağını yere indirdiğinde hızla kâğıda döküyor. Çünkü zamanın geçtiğini ve insanın, zamanın geçişinin farkına öyle kolay varmadığını biliyor. 

Dostluğa övgü  

“İnsanın ülkesi kendi içindedir” diyen Saint-Exupéry, her uçuşta ve yere her inişte, tanıştığı kişilerde ve kaleme aldığı her satırda bir keşfe çıkıyor aslında; benliğini öğrenirken başkalarınınkini de kavrıyor: Bu, bazen bir kölenin bazen çölde özgürce yaşayan bir Mağriplinin ya da pilot arkadaşlarından birinin benliği oluyor. Söz konusu keşifleri, ne Şarkiyatçı ne de Garbiyatçı bakış açısıyla gerçekleştiriyor. Gözlemlerini aktaran ve gördüklerini yorumlayan safî bir insanla karşılaşıyoruz bu satırlarda. 

Saint-Exupéry’nin bu bilgece tavra ulaşmasında gökyüzü kadar, kendisine her türlü zorluğu yaşatan ve hayatın değerini gösteren çölün de büyük payı var. “Göklerde, çöllerde geçen geceler; bütün insanların bulamayacağı binde bir fırsatlardır” demesinin nedeni tam olarak bu. 

Saint-Exupéry’nin fırsattan kast ettiği belki de şöyle bir şey: “Ancak ortak ve çıkarsız bir amaçta, benzerlerimize bağlandığımız zaman rahat bir soluk alabiliriz. Deneyimlerimiz bize göstermiştir ki sevmek, birini seyretmek değil, bir arada aynı yöne bakmaktır. Aynı yüksek amaçta birleşmeden hiçbir arkadaşlık olamaz. Öyle olmasaydı, bu konfor çağında, kum çöllerinde son lokmamızı paylaşmanın o büyük sevincini duyabilir miydik?” 

Geçmişe dair güçlü ve sakin bir ses 

Dünyayı yalınlaştıran gerçeklerin anlatımına soyunup hemen herkesin kurtulmak istediği zindan ve paylaşmayı arzuladığı arkadaşlıklara atıf yapan Saint-Exupéry, “İnsanların Dünyası”nı püriten bir edayla değil, zarını özgürlük ve erdemden yana atan bir maceracı ve entelektüel kimlikle kaleme almıştı. Çölde yolunu kaybeden Küçük Prens’e benzer şekilde havada kaybolan; gökyüzünün, yıldızların ve insanlarla iletişimin keyfini sürerken dünyaya ve yaşama dair söyleyecek sözü olan bir yazarla buluştuğumuz kitapta, bugün anlamı ve değeri neredeyse unutulan, insanları yüzeysel ilişkilere hapsederek kitleleştiren anlayıştan (veya sistemden) hayli uzağa düşen bir yaklaşım var. 

Saint-Exupéry, ölüm korkusunu yaşayıp bunu bir deneyime dönüştürmüşken toplumsal eleştiriler dillendirerek bireyleri cesaretli olmaya çağırdığı “İnsanların Dünyası”nda herkesin, ruhunu özgürleştirmek için bir yol bulması ve sıradanlığı aşması gerektiğini öğütlüyor. Tam da bu nedenle olgunlaştıkça tekrar okunmayı hak ediyor kitap. 

Kısacası, günlük telaş ve hesaplarda boğulduğumuzu fark edince Saint-Exupéry’nin“İnsanların Dünyası”ndaki satırlarında, o özlem duyduğumuz eski günlere dair, güçlü ve sakin bir ses işiteceğimizi biliyoruz.

İnsanların Dünyası, Antonie de Saint-Exupéry, Çeviren: Vedat Günyol, Ayrıntı Yayınları, 176 s.     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal