Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Flaubert’in ‘kalem insan’ına karşı Aleksiyeviç’in ‘kulak insanı’

Flaubert’in ‘kalem insan’ına karşı Aleksiyeviç’in ‘kulak insanı’

2015 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanan Svetlana Aleksiyeviç’in İkinci El Zaman-Kızıl İnsanın Sonu kitabı “Sovyet ütopyası”nın “Rus trajedisi”ne dönüşünü sıradan insanın gözünden anlatan bir 20. yüzyıl anlatısı. Bu “sözlü tarih” kitabı; içinden şiirler, romanlar, hikâyeler geçen bir “büyük” anımsama, anımsatma ve anlama kılavuzu…

SSCB/Rusya büyük tutkuların, büyük ideallerin, büyük savaşların, büyük bir tarihin ve büyük bir edebiyatın ülkesi. Bu coğrafyada her şey bu “büyüklük”le ilintili. Svetlana Aleksiyeviç’in kitabı bu “büyük” idealler altında ezilen, işkence gören, hapishanelerde, kamplarda, meydanlarda kahraman, kurban, suçlu, cellat, suç ortağı olan “küçük” insanların (Nobel konuşmasında onlara ‘küçük büyük insanlar’ diyecektir) duygularının tarihçesi. Komünizm idealine ölene kadar bağlı kalanların, kapitalizme alışamayanların ve aynı zamanda “İnsan sadece yaşamak istiyor, büyük bir fikir olmadan” diyenlerin sesini, sözünü, duygusunu okura ulaştıran bir kitap.

İkinci El Zaman ilk yayımlandığında iki yakınım ısrarla salık vermiş, ancak elime alır almaz “Bu umutsuzluk günlerinde, yeni bir kaybediş hikâyesi okumaya gücüm, hevesim yok” diye bırakmıştım. Aylardır kitaplığın rafında kaçışımı ve bundan duyduğum suçluluğu anımsatarak zamanını bekledi. Sonra bir gün okumaya başladım ve 524 sayfalık kitabı 2.5 günde bitirdim. Nefesim kesildi, boğazımı bir yumru tıkadı, durup duvarlara baktım, içim yandı, öfkelendim, ağladım, gülümsedim. İnsanlığa dair umutlarım tükendi bazen, bazen de tazelendi. Kitapta en çok “insana dair” olanın sahiciliği beni çarptı ve kestirilemezliği. İnsanın iyiliğinin, ilkelere bağlılığının açlıkla, zorbalıkla, savaşla sınandığı günlerde hem “büyük” resmi tarih, hem de insanın “küçük” kişisel tarihi yazılıyor. İnsanın gücünün, direncinin sınırları savaş, göç, katliam günlerinde görülüyor ve bu sınavlardan Shakespeare ve Dostoyevski’ye yakışır hayat hikâyeleri çıkıyor. Stalin döneminde en yakın komşusunu ihbar eden ve sonra ihbar ettiği komşusunun ortada kalan çocuğunu büyüten kadın, savaşta çaresizlikten kocasının katiliyle evlenen ya da iyilik timsali kocası ve üç çocuğunu bırakıp müebbete mahkûm bir katilin karısı olmayı seçen Rus Medea’sının hikâyeleri gibi. Bazı hikâyeler ise bu coğrafyada da kulağa ne kadar tanıdık geliyor. Ağır işkenceler sonunda “casus” suçlamasını kabul eden adama soruyorlar, “Kimin casususun?”. O da bir soruyla karşılık veriyor; “Kimin casusları olur?” “Alman ya da Leh” seçenekleri sunulunca “Leh yazın” diyor. Lehçe iki söz biliyordur çünkü!…

Edebiyat mı, gazetecilik mi?

Svetlana Aleksiyeviç 1991-2012 yılları arasında gerçekleştirdiği söyleşilerle SSCB’nin dağılışı ve yeni Rusya’ya geçiş sürecinde sıradan insanın duyguları üzerinden bir gündelik hayat tarihi yazıyor. Yazar ülkeyi baştan sona dolaşmış, binlerce kaset bandı doldurmuş; “resmi” tarih bu dönemleri anlatırken “Glasnost” diyor, “Perestroika” diyor, “Gorbaçov, Yeltsin, Putin” diyor; bu kitap ise “resmi” tarihin yazmayacağı sıradan insanların duygularının, şaşkınlıklarının, hayal kırıklıklarının, yalpalamalarının, uyumsuzluklarının tarihi. Söyleşilerden oluşmuş bir 20. yüzyıl romanı gibi de okunabilir. İsveç Akademisi ödül verirken yazarın “duyguların ve ruhun tarihi”ni yazarken “yeni bir edebi tür yarattığını” vurgulamıştı. Svetlana Aleksiyeviç’in kitabının bir gazetecilik çalışması olduğunu, “edebi” bir eser olmadığını düşünenler az değildi. Ben de önceleri bu kanıdaydım. Kitabı bitirdikten sonra fikrim değişmeye başladı. Edebi türler arasındaki sınırlar belirsizleşir ve geçişkenlikler artarken, “gerçek” ve “kurgu” konusundaki fikir, bilgi ve önyargılarımızı da gözden geçirme zamanı belki…

Yazar “kurgu”ya başvurmadan tek tek insanlarla konuşup onların sözünü, gerçeğini aktardığında bu sözlü tarih midir, röportaj mıdır, edebiyat mıdır bu tartışma daha çok su kaldırır. Nitekim, Svetlana Aleksiyeviç da ödül konuşmasında buna değiniyor. 20. yüzyıl kâbusları hakkında “kurgu” yazılamayacağı kanısında. “Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğunu” vurguluyor. Bu görüşü Theodor Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” ve Nietzsche’nin “Hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz” sözleriyle destekliyor.

Yazar, Flaubert’in kendisini “kalem-insan” diye nitelendirmesinden yola çıkıp, yeni bir kavram ortaya atıyor. O da kendisine “kulak-insan” diyor. “Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma birtakım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor. İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.”

‘Anna Akhmatova şiirleri’ kuyruğundan ‘Mc Donald’s’ kuyruğuna!

Svetlana Aleksiyeviç’in önce kulak verdiği, sonra duyduklarını milyonlarca okura ilettiği bu kitap “Sokak Gürültülerinden ve Mutfak Sohbetlerinden”, “Kızıl İç Kısımda On Hikâye” ve “İç Kısmı Olmayan On Hikâye” bölümlerinden oluşuyor. Başta da “Bir Suç Ortağının Notları” başlığıyla yazar “yerini” netleştiriyor: Komünist bir ailede büyümüş bir Ekim çocuğu, ama sonra “hayal kırıklığı” yaşıyor. Aktardığı hikâyelere, tanıklıklara karşı tarafsız değil ama gerçekliğe sadakatinden de ödün vermiyor. Bir sanatçı için “barikatın tehlikeli bir yer, bir tuzak olduğunun” ayrımında, ama yine de o barikatta: “Hayatım boyunca barikatlardaydım, oradan ayrılmak istedim. Yaşama sevincini öğrenmek. Normal görüşüme kavuşmak. Ama on binlerce insan yeniden sokaklara çıkıyor. El ele tutuşuyor. Ceketlerinde beyaz kurdelaler var. Dirilişin simgesi. Işığın. Ben de onlarla birlikteyim.”

Kitabın ilk cümlesi; “Ne mi anladım? Bir zamanın kahramanının genellikle başka bir zamanının kahramanı olmadığını anladım.” Tarihi kitaplardan okurken, bu saptamayla ilgili olarak “Tamam, olabilir” diyebilirsiniz. Ama bir insan ömrü içinde bu değişimi yaşamak, tarihin yazıldığı zamanda, yerde olmak öyle kolay bir serüven değil. Dünün kahramanlarının bir günde “halk düşmanı hainlere” dönüşmesine, “kızıl” bayraktan üç renkli bayrağa geçmeye, “kızıl bayrak yerine İsa’nın dirilişine” tanık olmak, Anna Akhmatova’nın şiir kitapları için kuyruklarda bekleyen “Sovyet”ler olmaktan Mc Donald’s kuyruğuna giren yeni Ruslara dönüşmek zor, çok zor. Ve bu zorluğu tarih kitapları yazmıyor. “Sosyalizm günlerinde güneş altındaki yerlerin herkese yeteceği vaadiyle” yaşayanların “Darwin yasalarına göre yaşayın, savaşın” komutunun geçerli olduğu kapitalizm günlerdeki çaresizliği nasıl da dokunaklı. “Bana Darwin’e göre yaşamayı öğretmediler”, “Bir ay önce herkes Sovyetti, şimdi Gürcü olmuştuk, Abhaz olmuştuk…” sözleri o büyük resmi tarih yazılırken bunalan, daralan, şaşıran, acı çeken sıradan insanların hissiyatını özetliyor.

‘Parayı sevmek ayıptı, hayali sevmek lazımdı’

Nasıl yaşayacağını bilememek… Kitapta ne çok geçiyor bu cümle. “Tanrı kimseyi SSCB’de doğup, Rusya’da yaşamaya mecbur bırakmasın” duasıyla özetlenen komünist ideallere bağlı olmaya devam edenlerin öfkesi, çaresizliği nasıl da derin. “Çocuklarımız ‘Anne ve babalarımız büyük bir ülkeyi kot için, Marlboro ve sakız için satmış’ diyecekler”, “Vatanımızı, SSCB’yi savunamadık” , “Bomba atılmadan mağlûp edildi… Hiroşima olmadan… Onu Majesteleri Salam yendi! İyi nevale kazandı”, “Çin yıkılmadı. Küçük sosyalist Küba duruyor, biz ise kaybediyoruz”… Böyle ne çok öfke ve umutsuzluk cümlesi var kitapta, ne çok intihar hikâyesi, ne çok “ölüm” ve ölüm özlemi. 87 yaşındaki Komünist Partisi üyesi Vasili Petroviç N.’nin altını çizdiğim sözleri kuşağının hayal kırıklığını yansıtıyor: “Vaktim hayatımdan önce bitti. Kendi zamanınla birlikte ölmek lazım. Yoldaşlarım gibi. Onlar yirmili otuzlu yaşlarda öldüler… Mutlu öldüler… İnançla. Kalplerinde devrimle…”

Sonra, kapitalizme alışamayanların hikâyeleri var kitapta. “Ne istemiştik? Yumuşak sosyalizm… insani… Ne elde ettik? Sokakta acımasız kapitalizm. Kurşunlar. Kavgalar.” “Bir giysi yirmi yıl giyilir, iki palto hayat boyu yeter, ama Puşkin olmazsa ya da Gorki’nin tüm eserleri olmazsa yaşamak imkânsızdır” diyen “Sovyet” insanın sokak çetelerini, dükkanları dolduran çeşit çeşit salamları, giysileri, Mc Donald’s kuyruklarını anlaması kolay mıdır? Ne de olsa onlar “Tam bir Sovyettim. Parayı sevmek ayıptı, hayali sevmek lazımdı” diyebilen bir kuşağın bireyleri. Kitapta en çok dikkatimi çeken konulardan biri de, yazarın konuştuğu kişilerin kendilerini ifade etme becerileri, ciddi kültürel birikim ve edebiyatseverlikleri. Çehov, Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Shakespeare, Usta ile Margarita, Doktor Jivago, Gulag Takımadaları öyle sık sık ve doğallıkla giriyor ki konuşmaların arasına, edebiyatın hayatlarının nasıl kıymetli bir parçası olduğunu anlamamak olanaksız.

Ve elbette alışanların, uyum sağlayanların hikâyeleri de var. 35 yaşındaki reklam müdürü Alisa Z gibi. Parayı, tüketimi seviyor, asla varoştan bir erkeğe aşık olmayacağını söylüyor. “Yoksulları, ezilmiş ve aşağılanmışları sevmiyor.”

‘Dünyayı başka türlü bölerdik…’

Kitapta aşk da var, hem de ne çok aşk. Toplama kampında, açlıkta, sefalette, hapishanede sınanıp, hayatta votkaya yenilen. Neredeyse bütün aşk hikâyeleri erkeklerin votkaya dönüp, kadınları unutması ve daha da kötüsü şiddete başvurmasıyla bitiyor. Ermeni Margarita ile Azeri Ebulfez’in aşkı ise öyle değil; o aşkı yücelten bir 20. yüzyıl trajedisi. Hikâyeleri Bakü’de başlıyor. Margarita nasıl bir tutkuyla, özlemle anlatıyor Bakü’yü, aşklarının “imkânsız” sayılmadığı günleri. Çünkü o günlerde başka bir rejim, başka bir iklim vardır: “Dünyayı başka türlü bölerdik: İyi bir insan mı, kötü mü; açgözlü mü, müşfik mi? Komşu ve misafir. Hepimiz aynı köydendik… Aynı şehirden… Herkesin bir milliyeti vardı; herkes Sovyet’ti, herkes Rusça bilirdi.”

Ama sonra? İnsanlar “başka türlü” bölünmeye başlar, dünün Sovyet yurttaşları bir anda Rus, Azeri, Ermeni, Abhaz, Tacik olur. Milliyetçilik körüklenir, herkes birbirini öldürmeye başlar. Dağlık Karabağ’da savaş sürer, Bakü’de Ermeniler öldürülür, Hocalı’da Azeriler. Düğünlerinde damat Ebulfez tek başınadır, ailesi Ermeni gelin istememiştir. Sonra saklanma, kaçış, acı ve korku dolu günler gelir. Margarita 1991’de kızıyla Moskova’ya kaçar. Kocası bir ay sonra arkadan gelecektir, 7 yıl sonra gelir! Ebulfez’in ailesi pasaportunu saklar, yırtar, “Düşmanımıza gidemezsin” der, Margarita’nın telefonlarına “Unut, onun artık bir başka bir karısı var. Müslüman” diye karşılık verilir. Kavuşmalarından sonra da çileleri bitmez, Moskova’da da hayat kolay değildir, Amerika’ya göç hayalleri kurulmaya başlanır. Margarita büyük, zor aşklarını anlatırken kendisini bir Shakespeare kahramanıyla özdeşleştiriyor: “Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini okudum… İki aile arasındaki düşmanlık; Montague ve Capulet aileleri. Beni anlatıyor… Oradaki her sözü anladım…”

Kitapta öyle çok ölüm, öyle çok intihar var ki. “Yakında kendi hikâyelerimden öleceğim” diyor bir kadın. Bir başkası, “Anılarım… Onları kimseye vermem; ne komünistlere, ne demokratlara, ne brokerlara. Onlar benim” diye anılarına sıkı sıkı sarılıyor. Bazıları umutsuz, bazıları her şeye rağmen zamanın adaletine güveniyor: “Zaman adildir, ama uzak zaman, yakın zaman değil. Bizsiz olacak olan zaman. Bizim tutkularımızdan yoksun olan zaman.” “Söz” zaman karşısında dayanıksızdır, “Söz uçar, yazı kalır”. Svetlana Aleksiyeviç sıradan insanın sözünün uçmasına direnerek, onu yazıya, edebiyata çevirmiş.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal