Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Fiona Tan ve salt imgeyle kurulmuş dünyası

Fiona Tan ve salt imgeyle kurulmuş dünyası

Son yıllarda “kimlikler ve insanın kendi imgesini nasıl yorumladığı” teması üzerine temellenen birçok sanat eseriyle karşılaşıyoruz. Geçen hafta, Pera Müzesi’ndeki “Bana Bak!!” adlı sergide Cindy Sherman, Tapies, Basquiat gibi çok ünlü sanatçıların çok güzel işleri vardı. Bu hafta Filmmor’da kimlik teması üzerine çalışan güncel sanatçı ve yönetmen Fiona Tan’ın toplu film gösterimi… “Bana Bak!” sergisinde Gillian Wearing’in 2003 tarihli “otoportreler serisi”, Pedro Almodovar’ın 2011 tarihli “İçinde Yaşadığım Deri” filmine o kadar kardeş bir esin taşıyordu ki filme bu işin ilham verdiği şüphelerine düşmemek için zorlandım.

Fiona Tan ise topladığı buluntu fotoğraflarla yerleştirmeler yapan bir güncel sanatçı, Venedik Bienali’nde Hollanda’yı temsil etmiş, aynı anda belgesel filmler yapmış ve son iki filmini dokü-fiksyon ile sinema filmi arasında bir türde salonlarda göstermek üzere hazırlamış. Kısaca disiplinler arası ve geniş paleti olan bir sanatçı.

En son filmi olan “Yükseliş”i (Ascent, 2016) göremedim. Film ülkenin her yerinden ama hep bulutların arkasından görünen Japonya’nın en büyük dağı Fuji’nin, doğudan, batıdan, yakından, uzaktan vb çekilmiş 4000 buluntu fotoğrafının kurmaca film oluşturmak amacıyla kurgulanmasıyla meydana gelmiş.

Fiona Filmmor’da yaptığı konuşmada filmin özelliğinin dağın bulutların arkasından çıktığında kameranın da kayıttan çıkması olduğunu söyledi. Salonda çoğumuz filmi görmemiştik yani bulutların arkasındaydık. Fiona’nın kamerası gibi “kayda hiç girmemiştik bile”… Bu yüzden bu alegorinin Japonya için belki de mutlak güç (Tanrı) demek olduğunu hissettik. Yönetmen filmi, Fuji dağının farklı noktalardan çekilmiş fotoğraflarını anlam yaratan ideal bir sıraya göre dizerek kurgulamış. Ona, bu kadar ideal bir sıralamayı önceden mi düşündüğü sorulunca, bu 4000 fotoğrafı nasıl kurguladığını bize filmin süresine yakın bir uzunlukta anlattı. Dakikalarca çok durağan bir tonlamayla filmin her karesini gösterir gibi anlatıyor, imge konusunun kendisi için ne büyük takıntı olduğu anlaşılıyordu… Bu söyleşi, filmin büyük bir tatminsizliği anlattığını bizlere filmi izlemekten daha iyi hissettirdi. Fiona aynı ritimde 40 dakika konuşuyor, sonra bir anda sanki “kimlik” değiştirerek hızlanıyor, sesini bağırır gibi yükseltip hepimizin dikkatini silkeliyordu. Konuşma boyunca sesi üç kez böyle yükseldi. Eski bir volkan olan Fuji ile ilgili bazı noktaları vurgulamak için kendi de volkan patlaması gibi bir katharsis yaşadı. Tan için Fuji, Kafka için Şato gibi bir simge belki de.

Çinli kökler

Kimlik ve imge teması üzerine yoğunlaşan Fiona Tan, kökü Çin’e dayanan Endonezyalı bir aileden, Avusturalya’da büyümüş ve Hollanda vatandaşı. Endonezya bildiğimiz gibi eski Hollanda sömürgesi ancak Fiona daha çok bir Çinliye benziyor. Asyalı köklerinden miras küçük ve çok ilginç gözleri var. Bu minik gözlerle belki dünyaya bir Çinli gibi bakıyor ama sanki bir Avrupalı gibi görüyor. Binlerce fotoğrafı sürekli sıraya sokan beyni taxinomik sınıflandırmada çok ustalaşmış. Kendisi de bir Çinli olmadığını ilk çektiği belgeseli “İlginç Zamanlar Göresin” (“Kötü günler göresin!!” anlamında sarkastik kullanılan geleneksel bir Çin bedduasının İngilizceye deyim olarak girmiş hali) sırasında keşfediyor. Herkesin Tan soyadını taşıdığı bir Çin köyünde köklerini ararken çektiği bir sahne çok etkileyici. Onbeş yirmi kişi en sevdikleri insanın, hayvanın, eşyanın ya da eserin ellerinde tuttukları bir fotoğrafını (bebeğin ana karnındaki yerine dek) yukarı kaldırıp önlerinde tutarak objektife bakıyor, bazıları birkaç kelimeyle bu resme olan bağını anlatıyor. Yeni Gine, Papua’daki totem ritüellerini andıran bu sahnenin sonuçta Endonezya doğumlu Avusturalyalı bir yönetmenden çıkması rastlantı değil.

Bu belgesel Fiona’nın yirmi yıl sonraki işlerinde bulunacak temalarına gebe… Bir sahnede, Çin’de bir berbere, erkek gibi kestirip siyaha boyadığı yeni saçlarıyla bir Çinliye benzeyip benzemediğini sorunca berberin cevabı “Benzemiyorsun! Burnun bir Çinli için kocaman!” oluyor. 20 yıl sonra çektiği “Tarihin Geleceği” kurmacasında bir sahnede de “insanın özünün Japonlara göre burnunda olduğu”, “bu özün farklı ülkelere göre farklı organlarda olduğu…” repliklerini duyuyoruz. Belgeseldeki Çin, kurmacada Japonya haline gelmiş…

Bu arada film boyunca kulağımıza daha önce hiç duyulmamış ilginç ses çalışmaları geliyor… Tan küçükken müzisyen olmak istemiş, şu anda bir ses mühendisiyle evli ve filmlerinin müziklerini ya onunla yapıyor ya da Morton Feldman vb deneysel sanatçıların işlerini kullanıyor.

Bakmak yaratmaktır…

İkinci belgeseli “Gölgelerin Hükümdarlığı” fotoğraf biriktirmek, imgeleri arşivlemek ve bunlardan bir sanat eseri yaratmak fikri üzerine kurulmuş. Bir kadın düşünün; bir müzik aletiymiş ve önüne serdiği fotoğraflar ona değerek sesler çıkarıyorlarmış gibi, boş bir odada yere oturmuş, önüne yaydığı binlerce fotoğrafı inceliyor. Fotoğrafların zihninde yol açtığı çağrışım ve hislerle, bu imgelere bakan kendisinin kim olduğunu anlamaya çalışıyor. Bu esnada yönetmenin seslendirdiği bir dış ses duyuyoruz: “Bakmak yaratmaktır… Gözlersiz imge olmaz… İmgelere bir gaye bulmak istiyorum…” Fiona Tan tam bir monoist. Bu özel sanatçı sayesinde ilk kez bu denli salt imgelerle düşünen bir insan tanıdım. Bir an neredeyse tüm yönetmenlerin Tan’a kıyasla çok daha fazla kelimelerle düşündüklerine inandım. Oysa “görsel düşünmek” sinemanın en yaygın özelliğidir. Belki de bir güncel sanatçı sinemacıdan daha fazla imgelerle düşünüyordur, kim bilir?

Fiona kimliğini ararken imgenin de kimliğini sorguluyor. Bu metot Godard’ın yaratma eyleminin tanımına benziyor. Bomboş, bembeyaz bir defter sayfasından (sıfırdan) başlayarak bir film yapmak, bir hikâye anlatmak… Ama ondan bir farkla, o “buluntu fotoğraflar” kullanıyor. Godard gibi fotoğraf, film çekmiyor. Godard’a göre rastlantı üzerine kurulu ve daha kavramsal bir sanat onunki. “Bakmak yaratmaktır” demek neredeyse Marcel Duchamp’ın “resim retina sanatıdır” sözünü akla getiriyor. Tan, Godard’a benzer bir dönemeçten dolaşıp Mallarme ya da Dadaist bir sapmayla, bir amneziak gibi “Buluntu imge nedir? Ona bakan ben kimim?” diyor.

‘Kör her şeyi görür’

Üçüncü filmi bir kurmaca, adı “Tarihin Geleceğin”. Bu filmde Denis Lavant’ın canlandırdığı bir kör piyango satıcısından “kör her şeyi görür” (Teitesias) cümlesini duyuyoruz. Akla Fiona’nın küçük, gözkapaklarının sınır uçlarında ne düşlediğini merak ettiğimiz yarım çekik gözleri geliyor. Onlar da bir anlamda kör gibiler ama Teitesias’ın körü gibi… “Kör her şeyi görür” cümlesinden Fiona’nın sanatçıdan ve kendinden söz ettiği çok açık ve şairane.

Sinemada “Kızıl Güvercin” filminden “Momento”’ya hafızasını kaybetmiş karakterlere çok rastladık. Ama “Tarihin Geleceği”nde (görme duyusundan fazlası) neredeyse koku duyusu devreye giriyor. Filmde adeta bir ilaç kokusu duyuyoruz. Bunun nedeni “filmin başkahramanı olan, kimliğini ve adını bir kaza sonucu kaybeden, Kaybolmuş Adam’ın (Missing Person) felçli kolunu, topal bacağını görmemiz. Felçten Francis Bacon portrelerinin yüzü gibi yamulmuş ağzıyla (Hynonimious Bosch resimlerinden oluşan) düşler görüşü. Onun sakatlık görüntüleri ve korkunç düşleri bizi etkiliyor. Fiona Tan’a sadece basit bir hafıza kaybı yaşayan bir karakterin psikolojisinin dış görünüşüne yansıması ve izleyicide yaratacağı görsel, plastik etki yetersiz gelmiş olmalı ki, karaktere topallayan bir bacak, felçli bir kol vb görüntüleri eklemiş. Bu arazlar İrlandalı başrol oyuncusunun oyunculuğunu hiper-realist, filtresiz bir oyunculuğa dönüştürmüş. Bu da filmden neredeyse sert bir koku yayılmasına neden oluyor. Bu sahnelerde Fiona Tan birleştirdiği kendi benlik imgelerini putkırıcı bir biçimde parçalıyor ve Mark O’Halloran’un vazo gibi dağılan bilinci Tan’ın kırılan imgesini simgeliyor.

Farklı bir film dili

Neden “Kızıl Güvercin”de hafıza kaybına uğramış bir politikacıyı canlandıran Moretti topal veya felçli değildi? Çünkü Fiona’nın sineması imgeden, Nanni Moretti’nin sinemasıysa daha çok sözden doğuyor. Disiplinlerarası çalışan bir sanatçının filmi doğal olarak konvansiyonel non-konvansiyonel her türlü narratif sinemadan uzaklaşıp imgelerden oluşan yeni bir film grameri kurmaya kalkınca farklı bir film dili çıkıyor ortaya. Bildiğimiz filmlere benzemeyen film, tıpkı ekolojik yiyeceklere, eğri büğrü birtakım domates ve elmalara benziyor…

Ana akım sinema dilini çok iyi bilmeyen yönetmen senaryoda İngiliz sinema eleştirmeni Jonathan Romney’in kılavuzluğundan faydalanmış. Acaba eleştirmen bilinçli olarak Fiona’nın başka disiplinden gelmesinden doğan özelliklerini korumuş olabilir mi?

Örneğin filmde tekrarlanan bazı bilinçaltı imgeler hiçbir bağlama bağlanmıyor. (Zemini buz tutmuş, batacak gibi sallanan bir arabalı gemi güvertesi denizin dev dalgalarıyla dövülürken, üzerinde taşıdığı koca koca arabalar gemi batacak kadar sallanırken bir sağa bir sola kayıyor, birbirilerine çarpıyorlar.)

Gene klasik bir filmin aksine, Kaybolmuş Adam sokağa düşmüş paçavralarla gezerken, birden pahalı giysilerle dolaşıyor… Veya teknik bir fark: Klasik film dilinin aksine eş ölçekteki planlar aralarına hiç yakın plan konulmadan peş peşe birbirini izliyor… Pek çok estetik veya teknik anlatım öğesi mantıksız bir izlek izliyor ama bunlar sinema izleyicisine birer yeni dil önerisi olarak sunuluyor. Adeta filmin farklı bir disiplinden gelişini, vahşi kimliğini göstermek için özellikle törpülenmeden bırakılmışlar. “Tarihin Geleceği” filmi de kimliğini arıyor ve belki yönetmenin Çinli olmadığını anlaması gibi film de kendine yeni bir kimlik bulmak istemiyor. Çünkü Fiona Tan’ın Çinli olmadığını anlaması kişisel ve sanatsal gelişiminde bir dönüm noktası niteliği taşıyor.

Kaybolmuş Adam…

Tan, “Tarihin Geleceği”nde filminin yüzde 40 belgesel, yüde 60 fiksiyon olduğunu belirtiyor. Bu belgesel bölümler, bazı sorulara cevap veren aynı on kişinin filmi üç kez böldüğü kısımlar. İnsanlara sorulan son soru “Hayatta en çok neden korkarsınız?” oluyor ve Kaybolmuş Adam’a da soruluyor. Kaybolmuş Adam yürürken koşmaya başlıyor ve bir tünele dalıp yere oturuyor… Onun koşuşuyla filmin kurgusu da gitgide hızlanıyor. Görüntüler kameradan, Fiona’nın söyleşide, sesini yükselttiği ve ağzından sözcüklerin döküldüğü hızla koşarak dökülüyor ve Kaybolmuş Adam patetik bir halde tüm korktuğu kavramları sıralıyor: Sevme korkusu… Sevmeme korkusu… İlişki korkusu… Yalnızlık korkusu… Görünme korkusu… Görünmeme korkusu… Düşünme korkusu… Düşünmeme korkusu… Ölüm korkusu… Yaşam korkusu… Korku korkusu vb…

Paranoyak, obsesif kompulsif Kaybolmuş Adam’ın sıralanan korkuları filmin en büyük katharsis noktası ve benim en beğendim bölüm oluyor.

Filmmor tekbaşına koskoca bir müzenin yapacağı bir işi üstlenmiş. Bu yıl kaçıranlar gelecek yılı şimdiden beklesin derim.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal