Erkekler, köpekler ve gece: Hatıraların Masumiyeti

Erkekler, köpekler ve gece: Hatıraların Masumiyeti

01Belgesel sinema, 90’ların başından itibaren, dünyada belgeselin tanımının yeniden yapılmasını sağlayan bir atılım gerçekleştirdi. Hapsedildiği “konuşan kafalar” ya da “vahşi doğa” temalarından sıyrıldıkça özgünlüğe erişti. Belgeselin bir “belgeleme” eyleminden çok bir “söylem” uğraşı olduğu daha fazla kabul görmeye başladı. Bütün bu gelişmeler kurmaca alanında çalışan sinemacıların belgesele olan ilgi ve saygısını da artırdı. Ustalar, ekoller ve yeni türlerin doğuşu belgeseli daha görünür kıldı. Bu ustalardan Errol Moris, Chris Marker, Michael Moore gibi isimlerin özgün ve çağdaş örneklerini verdiği “essay film” adıyla anılan belgesel türünü ayrı bir yere koymak gerekir. Essay filmler, adının da işaret ettiği üzere, Montaigne’in “Denemeler” eserinin başlattığı bir geleneğin takipçisi olarak, farklı türleri ve anlatım olanaklarını bir araya getiren özgün bir belgesel sinema dilinin oluşmasını sağladı. Belgeselin bilindik anlatım araçları olan, röportaj, metin ve seslendirmeyi estetik bir unsur olarak görünür kılan bu belgesel türünün yeni bir örneği geçtiğimiz hafta Türkiye’de gösterime girdi: İngiliz yönetmen Grant Gee’nin yönettiği “Innocence of Memories” (Hatıraların Masumiyeti).

“Hatıraların Masumiyeti”, Orhan Pamuk’un 2008’de yayımlanan ve bütün dünyada büyük ses getiren “Masumiyet Müzesi” romanı ve bu romanın evrenindeki obje ve eşyalarla kurulmuş Çukurcuma’daki Masumiyet Müzesi’ni kaynak alan bir film. Bu noktada yönetmen Grant Gee’nin ne kadar riskli ve zor bir işe giriştiğine hatırlatmak gerek. Romanı ve sonrasında kurulan müzesiyle çok meşhur olmuş bir konseptin gölgesinde kalma ve romanın ya da müzenin belgeseli olarak algılanma ihtimali çok yüksek olan bir konuyu tercih ediyor Gee. Daha önce bir film festivali için geldiği İstanbul’un ruhundan etkilenen ve bu ziyareti sırasında Orhan Pamuk eserleri okuyan deneyimli İngiliz yönetmen, ülkesine döndüğünde İstanbul ile ilgili bir film yapma isteği duyuyor. Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nde anlattığı İstanbul manzarasıyla yolu böylece kesişmiş. Grant Gee, okuduğu kitabı belli ki çok iyi anlamış, üstelik Masumiyet Müzesi’ni ziyaret etmeden bunu başarmış. Uzun süren bir çalışmanın sonucunda da ortaya “Hatıraların Masumiyeti” filmi çıkmış.

“Hatıraların Masumiyeti”, anlatısını üç temel unsur üzerine kuruyor: İstanbul’un gece görüntüsü, Orhan Pamuk’un film boyunca TV ekranları aracılığıyla yansıtılan röportajı ve “Masumiyet Müzesi”nin yan karakterlerinden Ayla’nın dilinden duyulan metinler. Bu üç imgeyi olabilecek en özgün biçimiyle kullanan Gee’nin filmi kırk yıldır İstanbul’da yaşayan birinin elinden çıkmış hissi uyandırmakta gecikmiyor. Gee’nin Orhan Pamuk’un film için yazdığı metinleri arkasına almış olması elbette bu etkiyi güçlendirse de dışarıdan bakan bir sanatçı olarak koyduğu özgün ve yerel teşhisin hakkını teslim etmek lazım. Başından sonuna kadar gece çekimleriyle dolu olan filmin, özellikle eski İstanbul diye tabir edilen bölgeleri içinde yaşayan birçok kişinin bile fark edemediği bir açıyla resmederek yeni bir atmosfer duygusuyla anlatıyor oluşu takdiri fazlasıyla hak ediyor. Grant Gee, İstanbul’un gecesini “erkekler ve köpekler”in çoğunlukta olduğu bir dünya olarak algılıyor ve yansıtıyor. Film boyunca loş sokaklarda dolaşan köpeklerin bakış açısından gerçekleştirilen çekimlerin bu duyguyu oluşturmada büyük payı var.

“Hatıraların Masumiyeti”nin bir başka önemli işlevini önümüzdeki yıllarda hep beraber daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum. Kentsel dönüşüm ya da adına ne deniyorsa o ilettin boyunduruğu altına giren İstanbul’un kısa bir süre sonra bir daha hiç göremeyeceğimiz, bulamayacağımız sokaklarını, binalarını ve bunların ruhunu belgeliyor oluşu bu filmi bir hazineye dönüştürüyor. Grant Gee’nin kamerası sokaklarda süzülüyor, bir saniye bile durmadan ama delice koşmadan, sindire sindire beceriyor bunu. O sokakların hafızasını kayıt altına alıyor, sokakların, duvarların, taşların sözlü tarihini yazıyor. Chris Marker’ın “Sans Soleil”indeki Tokyo ya da Michael Moore’un “Roger and Me”sindeki Flint, Michigan gibi artık Grant Gee’nin de bir İstanbul’u var.

Adına “hüzün” denilen ve nerede başlayıp nerede bittiğini henüz tam olarak kestiremediğimiz ama çok iyi bildiğimiz o kavramı, bir İngiliz yönetmenin kendisinin olmayan bir şehire bakarak bu kadar iyi hissedip beyazperdeye etkili biçimde yansıtabildiği bir film “Hatıraların Masumiyeti”; hem yerli, hem dışarlıklı. Bu şehirde yaşayan ama onu hâlâ anlayamamış olanların, bu şehri tanımak isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film. Adının “belgesel” olması ya da popüler bir romanın gölgesine sığındığının düşünülmesi kimseyi bu filmi izlemekten alıkoymamalı. İstanbul’un romanda ve filmde geçen mekânları ve mahalleleriyle yakından uzaktan ilişkisi olanlar için ise bu filmi izlemek bir zaruret.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal