Ergüder Yoldaş’ın ardından…

Ergüder Yoldaş’ın ardından…

Çocuktum, Çanakkale’deydim. Annem öğretmendi, babam bankacı. Hiç unutmam, annem sabah erkenden yollara düşer, Çanakkale’nin köylerine giderdi. Giderken beni yakında oturan anneannemlere bırakırdı. Oyalanmam için anneannem kitap okurdu, dedem plak çalardı. Bugün müzik üzerine yazılar yazıyorsam, müsebbibi bu şahane ikilidir: Okumayı ve müzik dinlemeyi onlarla sevdim.

Dedemin plaklarıyla büyürken aralarından bazılarını ayırır, defalarca dinlerdim. Bugün çok sevdiğim İlhan İrem’in plakları, o dönemde de başucumdaydı. Sonra plaklar bitti, yerini kasetler aldı. 10’lu yaşlarımda kaset doldurma salgını başladı: Stüdyolara gidip karışık kasetler doldurtuyordunuz. “Günün sevilen melodileri” oluyordu bu kasetlerde ya da çok satanlar… Dönemin çok satanları Barış Manço, Erol Evgin, Sezen Aksu, Nilüfer ve Beş Yıl Önce On Yıl Sonra’ydı. Daha doğru bir deyişle, Çanakkale’de radarımıza bunlar yakalanmıştı. Bir de, adını çok geç öğreneceğim bir kadın şarkıcı…

Arabada sürekli dönen, teypten hiç çıkmayan bir kaset vardı ve ben o kaseti çok severdim. Bilmediğim, tanımadığım bu kadın sesi, anlamadığım kelimelerle dolu şarkılar söylerdi. Televizyona çok çıkmazdı, görmezdik ama bilhassa “sultanlı” şarkı, o dönem bütün kasetçilerde duyduğumuz şarkılardandı. 12 Eylül sonrası, askerler sokakta nöbet tutarken benim hatırladığım şarkı bu: O dönemin fon müziği. Babamın kasetini arabaya alması da bu yaygınlıkla alakalı olmalı. Yoksa tanımadığımız, bilmediğimiz bir şarkıcıyı neden dinleyelim ki?

Kaset döner, ben sürekli kasetin içinde takıldığım şarkı gelsin ve onu dinleyelim isterdim. Hayır, yukarıda andığım “sultanlı” şarkıyı değil, “tekerlemeli” şarkıyı beklerdim. Onu çok severdim ve oyuncaklı nakaratını hiç durmadan tekrarlardım: “denbu denbir denbu dendir denbu den…” Öyle ezberlemiştim. Yıllar sonra kasetteki sesin Nur Yoldaş olduğunu öğrendim. Bir de o şarkının benim söylediğim gibi olmadığını… Adı “Nâgehan Bûstan Faslı”ydı ve nakaratı “dem bu demdir” diye ilerliyordu. Seyyid Nesim’in şiirini Ergüder Yoldaş bestelemişti.

Ergüder Yoldaş adını bu albümle duydum ama orada kalmadım. Bunca güzel düzenlemelere imza atan insanı merak ettim. İlerledim. Eski gazete küpürlerinde ve dergi sayfalarında onunla alakalı şeyler bulduğumda sevindim. Onun eşlik ettiği ya da düzenleme kısmında imzasını gördüğüm her plak, beni diğerlerinden daha fazla mutlu etti. Nermin Candan’ın Halikarnas 6/8 eşliğinde doldurduğu “Tiki Tiki Tak”ı bulduğumda heyecanlanmıştım zira üzerinde “Söz, Müzik, Orkestralayan: Ergüder Yoldaş” ibaresi vardı. Şarkıyı çok sevmiş, sürekli dinler olmuştum. Sonrasında Modern Folk Üçlüsü’nün bir albümünde de karşıma çıkan bu şarkı, hâlâ en sevdiklerim arasında. 1973’te, topluluğun o güne dek yaptığı 45’likleri derleyen bu “konser” albümünde, şu anonsla sunulur “Tiki Tiki Tak”: “Aşağı yukarı konserimizin sonuna yaklaşıyoruz. Şimdi çok değerli bir bestekâr Ergüder Yoldaş Bey’in çok değerli bir bestesini takdim edeceğiz sizlere…”

Bu şarkının çocuklar için bestelendiğini, Halikarnas 6/8’in Ergüder Yoldaş’ın efsane orkestrası olduğunu ve bununla da sınırlı kalmadığını ve başka plaklar yaptığını zamanla öğrendim. Bu “tahsil” sırasında Ergüder Yoldaş, memlekette en sevdiğim müzik adamı olmuştu çoktan. Bu arada, Hafif Türk Müziği Orkestrası eşliğinde doldurduğu iki plak, “Anadolu Rüzgârı / Aynalar” ve “Geçti Dost Kervanı / Kambur Felek” ile Nur Yoldaş’la yaptığı iki albüm “Sultan-ı Yegâh” ve “Elde Var Hüzün” arşivimde yerini almıştı.

Ergüder Yoldaş’ın popüler olması, bu iki albüm sonrasıdır belki ama bir de öncesi var… Ses tarafından hazırlanan ve 1970 tarihinde yayımlanan “Sanatçılar Ansiklopedisi”nin sayfalarını çevirirken, onunla alakalı ilk bilgilere rastlıyoruz: “Hafif batı müziği sanatçısıdır. Piyano çalar. İzmir’de doğdu (6.6.1939). Ankara Devlet Konservatuvarı mezunudur. Evlidir (1959). Tanju (1960) ve Ayşegül (1967) adında iki çocuğu vardır. Ergüder Yoldaş sanat hayatına 1963’te kurduğu Halikarnas Altılısı ile başlamıştır. Sanatçı halen aynı topluluğun şefi ve piyanistidir.”

erguder2Halikarnas Altılısı’ndan sonra kurduğu Hafif Türk Müziği Oda Orkestrası, etkisini yitirmeye başlayan Anadolu-pop’a farklı bir soluk getirir. “Sultan-ı Yegâh”ta yaptıklarının ilk izleri vardır bu orkestrayla yaptığı “iş”lerde: Geleneksel ezgileri, Batı müziği sazlarıyla yorumlar. El verdiği sanatçılar için yaptığı düzenlemelerle adı daha çok duyulur. Ayla Algan’ın popülerliğine vesile “Koca Öküz” ve Ömer Aysan’a 1972’de yapılan Altın Mikrofon’da üçüncülük kazandıran “Kara Kuzu”, o dönem yaptıkları arasında bir adım öne çıkan düzenlemeler.

Ergüder Yoldaş’ı diğerlerinden ayıran, besteciliği. Geleneksel ezgilerden besleniyor ancak onları olduğu gibi almıyor, bestelerine yediriyor. Bu anlamda, memleketin en ufuk açıcı müzisyenlerinden -ki 80’li yıllarda yaptığı albümler, onun “ustalık” ürünleri. O dönemki eşi Nur Yoldaş’la iki albüm yaptı, sonrasında bir anda ortadan kayboldu. Bir dönem öldüğüne dair söylentiler dolanmıştı ortada ama sonra, kendi isteğiyle bambaşka bir hayat seçtiği anlaşıldı.

Şunu söylemek yanlış değil: Yoldaş, 60’larda başladığı müzik yaşamını zirvede bıraktı. Bugün onu efsane olarak anıyorsak, bu kayboluşun payı büyük. İlerleseydi çok daha iyi işler yapardı, buna dair en ufak bir şüphe bile yok içimizde. O, ilerlememeyi tercih etti. İlerlememek bir yana, sahiden ortadan kayboldu ama bu, bambaşka bir hikâye… Yazık ki ölümünün ardından gazetelerin ve haber sitelerinin öne çıkarttığı şey, bu kayboluş hikâyesiydi. Şöyle başlıklar atıldı internet sitelerinde: “Ergüder Yoldaş vefat etti, eski karısı bakın kimdir?” Magazine düşkünlüğümüz, bir şahane besteciyi ve onun bestelerini muazzam yorumlayan insanı böyle anmamıza sebep oluyor. Fena.

Bu kadar da değil: Bir internet sitesi, “Türkiye’nin Mozart’ı öldü” diye vermiş haberi. Oradan da almış başını yürümüş bu tanım. Ergüder Yoldaş, “Türkiye’nin Mozart’ı” falan değildi. Kendine has bir çizgisi vardı ve müzik yaptığı zamanlar boyunca o çizgisinden sapmadı. Geriye değil hep ileriye baktı. Gelenekten beslendi, oradan süzdüklerini geleceğe taşıdı. Hafif Türk Müziği Oda Orkestrası ile yaptığı 45’lik plakların arka kapağında yer alan cümle, yapmak istediklerinin bir özeti: “Kendi türkülerimizi dinleyip, kendi öykülerimizi anlattığımız müddetçe bu toprakların bizim olduğuna inanabiliriz.” Ergüder Yoldaş, bu cümleyi her dem başucunda tuttu ve yaptıklarında hep kendisi oldu. Büyüklüğü biraz da buradan. Yukarıda da söylemiştim, bir kere daha altını çizeyim: Geleneksel ezgileri olduğu gibi kullanmadı, kendi müziğine yedirdi -ki bunu yapan çok isim yok. Kimi çalışmalarıyla Timur Selçuk, Özdemir Erdoğan, Erdem Buri – Tülây German ikilisi ve Moğollar, Ergüder Yoldaş’ın yaptıklarını farklı bir zeminde geliştirenler. Bugün müzik yapanlar dönüp bu isimlere bakarlarsa, bambaşka bir hat yaratabilirler -ki Duman’dan Replikas’a kimi topluluklarda bu izleri görmek neyse ki mümkün.

erguder3

Bunca sözün üzerine, efsane albüm “Sultan-ı Yegâh” civarında dolanayım… Bugün Nur – Ergüder Yoldaş ikilisini biliyorsak, biraz da bu albüm sayesinde. Attilâ İlhan’ın 1973’te basılan kitabı “Tutuklunun Günlüğü”nde yer alan “İncesaz” başlıklı bölümün iki şiiri, bu albümün çıkış noktası: “Mahûr” ve “Sultan-ı yegâh”. 1981 yılında yayımlanan albüm, İlhan’ın sonraki baskılarda tuttuğu “Meraklısı için Notlar” bölümüne şöyle girmiş: “Ergüder Yoldaş [‘Sultan-ı Yegâh’ şiirindeki] ilk beşliği besteledi. Nur Yoldaş plağa okudu. Şarkı 1981 yazı ve sonbaharında aylarca listelerde kaldı.” “Mahûr” için de şunları söylüyor “kaptan”: “Ne var ki, bu şarkı ‘Sultan-ı Yegâh’ın ününe kavuşamadı.” Sadece Attilâ İlhan değil, Nedîm, Abdülhak Hamit, Seyyid Nesim ve Pir Sultan Abdal dizelerine de rastlıyoruz bu albümde. Bir de Ergüder Yoldaş’ın kendi sözlerine: “tenhâ başım yâd ellerde yüreğimde sevdalı semahım / uçarken sen göklerde sevdiğim mihrimâhım / sigaramın ucunda ben kendimi bağlamışım bir ateş-i külhânım / aramıza giren bulut duman olmuş giden âhım…”

erguder4Başa döneyim: “Mihrimâh”la başlayan, “Sultan-ı Yegâh”la sonlanan albümün en sevdiğim şarkısı, “Nâgehan Bûstan Faslı”. Bir dönemin en çok satan albümlerinden biri bu. Bir sonraki albüm “Elde Var Hüzün” -ki adını yine bir Attilâ İlhan şiirinden alır- bu popülerliğe ulaşamadı belki ama Ergüder Yoldaş adını bir daha çıkmayacak şekilde hafızalarımıza kazıdı. Cahit Sıtkı Tarancı, Yahya Kemal Beyatlı, Neşâti gibi şairlerin şiirleri de vardı bu albümde. 80’lerin o kısır ortamındaki bu şahane dokunuşları çölde bir vaha gibi değerlendirmek mümkün. Ergüder Yoldaş, en olmadık zamanda yaptığı bu iki albümle, memleket müziğini kurtardı aslında. Yıllar sonra, birileri onu “kurtarmak” için çabalayacak, Büyükada’da yaşadığı “ev”inde sürekli rahatsız edecekti. Dediğim gibi bambaşka bir hikâye bu, belki sonrasında ayrıntısıyla yazarım ama bu konuda bir şeyler arıyorsanız, 12 Ağustos 1995 tarihli Ekpress’in 81. sayısına göz atmanız kafi. Ümit Bayazoğlu’nun “Ergüder Yoldaş’ı ‘kurtarmaktan’ vazgeçtiler” başlıklı yazısı, o dönemi çok iyi özetliyor. Buna, Merve Erol’un aynı sayıda yayımlanan “Bir ‘minyatür’ ustası” başlıklı yazısını ekleyeyim ve bu iki yazının, biraz bozularak, Cogito’nun “aşk:” başlıklı Bahar 1995 tarihli 4. sayısında yayımlandığını sözlerime ekleyeyim.

Ergüder Yoldaş’ın elimize ulaşan “son” çalışması, Esin Afşar tarafından seslendirilen Mevlana besteleri. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılan albüm, çok insana ulaşmadı belki ama “yeni” Ergüder Yoldaş besteleri içerdiği için 90’lı yıllarda küçük bir kitlenin ilgisine mazhar oldu. Bu kadar değil elbette, pek çok bestesi var Yoldaş’ın ancak bunların çoğu ortalığa çıkmadı. Onun bayrağını, müzik eğitimini İngiltere’de tamamlayan oğlu Tunç Devrim Yoldaş devraldı. Umalım ki “kayıp” besteleri ortaya çıksın, Ergüder Yoldaş adı hep yaşasın.

Son sözü, Merve Erol’a bırakayım. Yukarıda bahsi geçen yazıda, bu büyük sanatçının yapmak istediklerini çok iyi özetlemiş ve bir “buluşma”nın altını çizmiş: “Ergüder Yoldaş, ümmet döneminin kültürel mirasından ulusal bir kültür yaratmada azımsanamayacak sentezler üretmiş ve bunu halk katmanlarına yayabilmiş çok önemli bir sanatçı ve müziğimizde es geçilmeyecek bir büyük ustadır. Attilâ İlhan, yıllarca, ‘Ulusal Kültür Sentezi’ adını verdiği bileşim üzerinde çalıştı ve bu doğrultuda eserler verdi. Yoldaş bu metodun örneklerini 70’lerde verebilmişti; ancak Attilâ İlhan’la tanışması, onun, bu kavram çerçevesinde çok daha kaliteli eserler verebilmesine yol açtı. Denebilir ki, Attilâ İlhan’ın edebiatta yaptığını Ergüder Yoldaş müzikte yapıyor ve ağır klasik musikiden yararlanarak yeni arayışlara giriyordu.”

O klişe ifade Ergüder Yoldaş’ın ardından anlam kazandı: Yeri sahiden doldurulamaz.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal