El becerisi ve ustalık da hayata dâhil

El becerisi ve ustalık da hayata dâhil

Tüketimle var olan; insanı tükettiğiyle ölçen ve ona sürekli kariyer planlamaları dayatan sistem, Matthew B. Crawford’un hatırlattığı bir sorunun hep gündemde kalmasına neden oluyor: “Elle tutulur ve hissedilir dünyadan git gide kopuyor muyuz?”

Crawford’a bunu sorduran deneyimlerinden biri ve belki de en önemlisi, felsefe öğreniminin ardından düşünce kuruluşlarındaki kariyerini terk edip motosiklet tamirhanesi açması. Böylece koptuğunu düşündüğü gündelik yaşama ve ilişkilere geri dönüp yabancılaşma hissinin üstesinden üreterek gelmeye uğraşan Crawford, bu tecrübesini anlattığı “Eşyanın Dilinden Anlamak”ta, hem benzer sorunlarla boğuşanlara bir örnek sunuyor hem de ‘zihin emeği’ ile ‘kol emeği’ arasına keskin sınırlar çekenleri eleştiriyor.

‘Gerçekçilerin’ alaycı önkabulleri

Yazarın kafa yorduğu konuların başında, eğitim sisteminin hemen herkesi ‘zihin emekçisi’ hâline getirme düsturu geliyor. Bu anlayışın kişiyi, alet edevat kullanma ve onlarla üretme bağlamında cahilleştirdiğini düşünen Crawford, “son yıllarda peyda olan ‘işleyişi gizleme’ amaçlı mühendislik kültürü, her gün eline baktığımız pek çok cihazı doğrudan gözlem yoluyla anlaşılamaz şeyler hâline getirdi” diyor.

Bir şey üretme ya da tamir etmenin yerine ürünü satın almayı öğütleyen bu sistem, Crawford’a göre eşyalara bağımlılığımızı da artırırken onlarla ilişkimizi edilginleştiriyor. Hâl böyle olunca yazar, bir teşhiste bulunurken mevcut düzene karşı bir eleştiri dile getiriyor: “İster tüketici olalım ister çalışan, el becerisini kullanmamız artık pek beklenmiyor bizden, en azından çoğumuz için durum böyle ve sırf bu becerinin geliştirilmesini önerdiğiniz için hikmeti kendilerinden menkul kimi ‘gerçekçilerin’ alaylarına maruz kalmanız da mümkün: Gerçekçi iktisatçılar, parasını verip satın alabileceği bir şeyi kendi başına yapmaya çalışan bir kimse için doğacak ‘fırsat maliyeti’ne dikkat çekecektir. Yine bir o kadar gerçekçi eğitimciler ise gençlere mesleki eğitim verilmemesi gerektiğini, zira bu mesleklerin bir bakıma geçmişte kaldığını ileri sürecektir. Fakat bir an durup bu önkabuller üzerine düşündüğümüzde, aslında onların pek de gerçekçi olmadıklarını, bilakis gençleri gaipten gelen işlere yöneltmeye kararlı bir tür idealizmden kaynaklandıklarını anlayabiliriz.”

Pratiklerle yaşamı zenginleştirmek

Crawford’un bilgi ekonomisine dâhil edilen kitlelere ‘sanallık’ üzerinden kimi eleştiriler yöneltmesi boşuna değil. Neredeyse ölüme terk edilen ustalık, yazara göre bir kenara itilen ‘mavi yakalılara ihale edilmiş’ durumda. Bu ihalenin sınırları ise tekellerin izniyle ve insafıyla çiziliyor.

Söz konusu gerçeklerden hareket eden Crawford, insanların bir şeyler üretme ve tamir etme kültürüyle buluşma olanaklarına yoğunlaşıyor. Bu sırada ‘zihin emeği’ ve ‘kol emeği’ arasındaki ayrımla birlikte, ikincisinin entelektüel anlamı ve çekiciliğine dair kalem oynatıp ustalıklara ve el becerisine odaklanıyor.

Crawford, kendi deneyimleri (elektrikçilik ve motosiklet tamirciliği) ile atölye-kol emeği-el becerisi arasında bir denge tutturmuş. Başka bir deyişle yazar, vakti zamanında kendisinin de ayrı düştüğü hayatın bu tür uğraşlarla, becerilerle ve pratiklerle zenginleştiğini anlatmayı deniyor. İşin içine felsefeyi katarak ilerlerken meşgalelerinin görünmezliğini ve görünebilirliğini tartıp aralarındaki tatmin farklarını sıralıyor.

Crawford, görünürlük-görünmezlik ve tatmin-tatminsizlik konusunu derinleştirmek için Alexandre Kojéve’nin “Hegel Okumasına Giriş: Ruhun Fenomenolojisi Üzerine Dersler” kitabındaki şu satırlara başvurmuş: “Yaptığı iş ile bilfiil dönüşüme uğrattığı dünyanın içindeki ürününü tanıyan insan, ürününün içinde kendisini de tanır; orada kendi insani gerçekliğini görür; insanlığının, kendine dair başta sahip olduğu soyut ve salt öznel fikrin nesnel gerçekliğini keşfeder ve başkalarına da gösterir.”

Narsisizmden deneyime

Crawford’un sürekli gündemde tuttuğu ustalık ve tatmin, el becerisinin yalnızca ‘iş’ olmadığını; bu üçlünün hayatı kavrama, anlamlandırma ve anlatma yeteneğine de denk geldiğini ortaya koyuyor.

Ustalığın, tamirciliğin ve el becerisinin, narsisizmin hüküm sürdüğü ve hemen her şeyi kendisinden hareketle açıklama uğraşının ağır bastığı bir çağda, akıntının tersine kürek çekme anlamına gelebileceğini söylüyor Crawford.

Yazar, her işten anlaması beklenen günümüzün ‘kariyerli’ bireylerine herhangi bir el becerisiyle, zanaat veya ustalıkla ‘kendisini kısıtlamaması gerektiği’nin öğütlendiğini hatırlatıyor: “Tıpkı ideal tüketici gibi yönetim danışmanının imgesi de yükseklerde süzülen özgürlüktür; el becerisine dayalı işler ise bu imgenin ışığı altında kısıtlı ve değersiz hâle gelir. Aynı, pantolonundan çatalı görünür biçimde lavabonun altına eğilip çalışan tesisatçı gibi.”

Zihin emekçisinin zihnini, el becerisine sahip kişinin veya ustanın zihninden daha yüksek bir mertebeye yerleştirme refleksi değil mi bu? Diğer bir ifadeyle bahsi geçen eylem, Aristoteles’in vurguladığı deneyimi eksiltme, yok sayma ve yer yer aşağılama anlamına gelmiyor mu?

Pratiğin ‘kiri pası’

Eşyaya bakmak ile eşyaya hâkim olmak arasındaki ince çizgiyi hatırlatan Crawford’a göre konunun bir de öbür boyutu var; eşyanın hâkimiyetine girmek. Yazar, tüketime dayanan maddi kültürün, hedefini tutturması için kişiyi eşyalarıyla bedenen ve zihnen uğraşmamaya, onları yalnızca satın almaya yönlendirdiğini anımsatıyor. O zaman da tamir, el becerisi ve ustalık bir zanaat değil, ‘enayilik’ diye niteleniyor. Motosiklet tamirhanesi deneyimi, Crawford’un bu gerçekleri yaşayarak öğrenmesini sağlıyor.

Yazar, söz konusu deneyimle ‘tamircinin düşünme adabının, narsisizmi dengelediğini’ de öğrenmiş. Arızanın nedenini anlamak ve onu gidermek, bir pratik olmasının yanında düşünmeyi ve yapmayı bütünleştiren iki eylem. Dolayısıyla ustalık ve el becerisi, narsisist tüketim kültürünün kişiyi ittiğinden daha farklı yollar bulunduğunu hatırlatıyor bize. Üstelik Crawford, düşünce kuruluşunda çalıştığı sırada tanışıp gözlemlediği bir ustanın, kendisi için özgürlük simgesi hâline geldiğini anlatarak narsisist piyasa kültürünün, kimleri kucaklamaya ve kimleri dışlamaya teşne olduğuna dair ipuçları veriyor.

Pratik aklın, dar bakış açılarını aşarak kendi dışına yönelişini anımsatırken farklı motosikletlerdeki çeşitli arızaları nasıl onardığını, hangi malzemeleri, ne zaman kullandığını sıralayan Crawford, işin ‘kirinin pasının’ ufkunu nasıl genişlettiğini aktarıyor.

‘Nasıl?’ sorusunun ötelenişi

Yazarın elindeki ‘kir pas’, ofis hayatının ‘esnek’ ve ‘ sonuç odaklı pirüpak takım çalışması’na ters düşüyor elbette. Her ne pahasına olursa olsun bir masabaşı ‘takımı’nda yer alma arzusuyla usta-çırak ilişkisi arasındaki farkı, hem gözlemlerinden hem de deneyimlerinden hareketle açıklamaya çalışan Crawford, bu ikisinden hangisinin bir takım olduğunu sorguluyor alttan alta.

Bilgi ve deneyim makasının enikonu açılması, yazara göre öğrenim sürecinin bam teli olan ‘Nasıl?’ sorusunu öteliyor. Heidegger’e yaptığı atıfla, elimize almadan çekicin ne olduğunu öğrenemeyeceğimizi hatırlatan Crawford, düşünme ve yapma bağlantısını, deyim yerindeyse yeniden inşa ediyor. Bu da nereden baksanız bir tecrübe, ustalık ve beceri gerektiriyor; kısacası yazar, düşünme ve yapma arasındaki dengeye göndermede bulunuyor. Bir anlamda teori ile pratiğin buluşması bu.

Crawford, herhangi bir ideal peşinde koşmadığını ve bir yaşam tarzından yana zar atma gibi bir niyeti olmadığını açıkça ifade etmiş kitapta: “Motosiklet sevgisini yaymak ya da tamirci yaşamını idealize etmek gibi dertlerimin olmadığını belirtmek isterim. Söylemek istediğim şey daha ziyade şu: Kendi eylemlerimizin kaynaklarına indiğimizde, iyi bir hayat dediğimiz şeyi, el yordamıyla da olsa yavaş yavaş kavramaya başlayabiliriz.”

Crawford, ‘Tüm zenginliklerine ve kazandırdığı deneyime rağmen, bir eğitim bileşeni olarak kol emeği neden bu kadar gözden düştü?’ ve ‘Anlamlı çalışma hakkında öne sürdüğüm argümanlar illa el becerisi ve ustalık gerektiren mesleklerle mi sınırlı olmak zorunda?’ gibi sorulardan hareketle, hem kendi çalışma geçmişini hem de başka örnekleri eleştirel bir gözle inceliyor.

Yazar, ‘zihin emeği’ yerine ‘kol emeği’nin ya da zanaatın ve ustalığın geçirilmesi gerektiğine dair bir çıkarıma varmıyor. Yalnızca bu süreci tersine işletenleri yani düşünme ve yapma arasına duvarlar örenleri, deneyim ve gözlemlerinden yola çıkarak eğlenceli bir şekilde yeriyor. Eleştirilerinin odağında ise eşyaya hâkim olma ve özyeterlilik; sahip olunan ve satın alınan eşyaların, nasıl çalıştığını ve nasıl tamir edilebileceğini öğrenme çabası bulunuyor.

“Eşyanın Dilinden Anlamak”, Matthew B. Crawford, Çeviren: Banu Karakaş, Metropolis Yayıncılık, 240 s.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal