Reklam Reklam

Ehmed Huseynî ve afallamanın tırnakları

Ehmed Huseynî ve afallamanın tırnakları

Ehmed Huseynî üzerine bir deneme

…. Solgun benzime annemin düşlerini çaldım

Uyandım dayanmış bulurken sırtcağazımı cüce

Aynasına kederin

Tuttum yüzümün hamuruyla oynadım bütün bir gece

Şekilden şekile sokarak elmacıklarımı

Bir güzel serinliğe serdim uyandım

Şener Özmen

Kan Biraz adlı şiirinden*

Şiirin neredeyse karneyle dağıtılacağı günlere yaklaşıyoruz. Çok geç artık ve çare yok; Söz, eter gibi uçuyor ve küresel şiir kendi mecrasında sessiz sedasız, ağır aksak menderesler çizerek akarken; suskunluk burgacı da daralıyor giderek. Bilgi yani episteme, mutsuzluktan başka sırrı olmadığını gösterdi bizlere. Bilgi köleleştirmiyor belki, ancak özgürleştirmiyor da. Özgürleştirmeyen bilgi, mutlak körlük değil de nedir? Borgesvari zifiri karanlığa ve onun mutlak ve tikel körlüğüne razı olduğumuzu söylüyoruz şimdilik; gördüğümüz düşü hayra yoruyor, karanlık işaret kazıkları çakıyor, bu gidişin, dönüşü olduğunu taahhüt ediyoruz. Yitip giden yön duygumuzu bulmak uğruna, nerede başladığını ve nerede bittiğini bilmediğimiz bir yol kenarında buluyoruz cüssemizi. Ne ki, bu seferki kılavuzumuz gerçeklik değil, bir temsil, bir simulakr, bir gönderme, üzerinden gidilen bir yazgı, dilsel bir yazgı, imgesel bir cehennem, donmuş, üstelik kaskatı kesilmiş… Bu gün-aşırı fenomenler diyarında, bu Söz İmparatorluğu’nda bir dil bir başka dile nasıl anlatılır, bilmiyoruz? Bir dil, bir başka dili nasıl boğazlar, bilmiyoruz? Bir dil bir başka dili nasıl sürgüler, bilmiyoruz? Bir dil nakli mümkün mü, bilmiyoruz? Bildiğimiz tek şey, nihayetinde bir doku uyuşmazlığına kurban gidecek bir metin kaleme almanın çılgınlık olduğu. Şiirle, şairle yaşıt değil midir çılgınlık?

Konuşmanın çok güç veyahut gereksiz ya da artık mümkün olmadığı bir çağda rastlıyorum Ehmed Huseynî’ye… o yüksek gerilim hatlarının kuşları eşlik ediyor usta şaire, uzamında fır dönüyorlar. Bizlere, kişisel tarihinden ve yaşantı içeriğinden söz edecek besbelli; susuyor ancak, kuşlar şakımaya başlıyor ve dizeler, -bir ayna misali kuru, soğuk bir rüzgâr gibi çarpıyor suratımıza. Bu imge sarmalında nefes almak olanaksızlaşıyor. Bir sürgün, bir süngü, bir sürgit olarak Ehmed Huseynî; kendi sözleriyle Fesîhê Seyda ve Kesrayê Ebdê’nın mirasyedisi olarak Ehmed Huseynî; şiirin kendisine kırık ve yanıklardan başka bir şey vermediğini söyleyen bir şair olarak Ehmed Huseynî; Amûdê’nin çocuğu olarak Ehmed Huseynî; sütle, şekerle beslediği ve gülün bağrında evcilleştirdiği Diyarbekir’ine seslenmektedir:  “şiirimde acının damarlarını patlatmak isterdim; dedim ki kendi kendime, bu dil anamın dili olsun, o ana ki, sağ elime yaslayıp başını, veda etmişti aydınlığa.”

Diyarbekir

Hatırâların

inatçı bir kırmızıdan

Uyku kaçıran birkaç yıldız,

aşk gibi

Hatıralârın

Afallamanın tırnaklarıyla çıkmıştı

Yaranın arı kovanından

Çiy tutmuş mezarlıklar,

zabitlerin soluğunda

kuşku yuvaların senin

kara tufan

Bekleyişten sarhoş sorgucu sokaklar,

Gerdanlığın tacirleri,

zurnacı ve semahı kelebeğinin,

Ve kiri incir ağaçlarının, sen ve ay aydınlık gecesi

Ve yüreğindeki servi

Gök kubbe ve vatan

Sararıp solmuştular

Özlemin sonbaharında

Şimşeklerin, hüznün ince yağmuru

Çığlığının tokmağıyla patlamış davul

Tozun pençeleri altında çatırdayan harflerin ölü

Davanın ardında

Melül ve acemi alkışların

Ölüm, çölün dört bir yanında

Seni aradığında!!

Van Gölü pişmanlıkla

Sarınıp ağladığında kefenine!!

Batan güneş

Teslim olduğunda

Dağların güzelliğine

Ve…!!

Dudaklarını yaladığında meşe palamudu

Sen karabasanlardan uyandın

Sen saçlarını ördün geçmişin

AMED!!?

Seni sütle, şekerle besledik…

Seni gülün bağrında evcilleştirdik…

Henüz kanatlarını

Ağlayışın menekşeleriyle açmamışken

Sen Diyarbekir’in harabesi, viranesi oldun…

Haydi, kaldır ekmeğinin ateşini,

Atalarının bıyık buruşunu

Suyunun sırrını ve bilmecelerini!

Davran,

Ellerinle yokla içindeki uçurumları!

Haydi, usulca uyandır adımlarını yorgunluktan

Haydi, salkım söğüdün tohumlarını şad kıl selamlarınla

Bu yakasında sınırın!

Gerilimin şiiridir Ehmed Huseynî’nin şiiri ve bu gerilim, tüm şiddetini ve elbette hıncını, bir ayin öncesinden almış gibidir. İçimize yayılmak, içimizi, dışımıza getirmek, bizi tersyüz etmek, derimizi soymak, rengimizi değiştirmek ve kuşatmak üzere yazılmıştır. Sonsuzluğa açılan pencerede, tanrısallığa nefesi tükenmeden seslenebilen ender şairlerden biridir Ehmed Huseynî. Bu dinmeyen süreğen nefes, yedi düvelde insanın en kasvetli hücresini bile, huzurla birlikte huzursuzluğa, tedirginliğe gömen bir şekilde sarmalar. Ehmed Huseynî’nin şiiri bir sara nöbetidir. Görünen veyahut gösterilen; Ortadoğu’dur. Coğrafyasının, ikliminin, köpükleri eksik dalgın denizlerinin, yaslı taşlarının, yüzü sararmış topraklarının salyalarıdır. Bu nöbet kendi iç hisarımızda, huzurumuzu kaşları çatık geçidi kanla bulanmış şahikalara kaldırıyor. Gövde ve ruhun, ateş kan ve ölüm karşısındaki ortak refleksidir şiirinin özüne ve biçimine yayılmış olan titreme ve irkilme. Bu titreme ve irkilme, uzaktan seyrettiğimiz Amudê Sineması’nın yanışıdır. Bu titreme ve irkilme, yitirdiklerimize “eğer dönerseniz” sözüyle başlayan uzun ve karşılıksız, tek perdeli ve perdesi hiç kapanmayan bir oyunun tiradlarıdır. Şiirini ya yitirdiklerine ya da yitirilene adamıştır Ehmed Huseynî. Bir yitirilişin şiiridir onun şiiri. İçinde bir “buluş, umut” taşıyan yitirilişin.

Sözcükler, sesle, görüntüyle kaynaşmıştır ve harf harf dizilmiştir kanayan yaralara. Sözcükler aşkın dört halidir. Dizeleri Allah’a havale edilmiş miraç sözleridir. Şiirin arka bahçesine döşenmiş alt-metin, öte ve art-coğrafya, okurun ruhunda fırtına koparmak üzeredir. Bu fırtına, yıllardır içimizde toz tutmuş, plastiğini unuttuğumuz, ruhsal dünyasından uzaklaştığımız sözcüklerin ve seslerin derin uykudan uyanışını sağlayacaktır.

Ehmed Huseynî’nin şiiri, içimizdeki tozun kadim dünyasında, mercanların, elmasların, tarihin en eski dönemlerinden kalma sikkelerin tarihidir. İçimizdeki güzelliğin şeceresidir. Malermé’ın deyişiyle “şeyin kendisi değil, yarattığı etkiyi yansıtmktadır”. O dizeler. Dengbêjlerin söylemi güçlendiren uyaklarını ustaca kullanmıştır Ehmed Huseynî. Tekrarlar, güçlü birer yapı gibi durmaktadır.

Ehmed Huseynî, masal dünyasının kuşlarıyla değil, gün be gün içimizi gagalayan, bütün gücüyle hem gerçekliğimizi hem de imgelem dünyamızı kuşatan kuşların, o yüksek gerilim hatlarına tüneyen kuşların nefis diliyle yazmıştır şiirlerini.

// Amûdê Sineması yangını: 13 Kasım 1960; Rojava’nın Amûdê kentinde Suriye rejimi Cezayir’e desteklemek amacıyla okuldaki öğrencilere Mısır yapımı “Gece Yarısı Suçlaması” filmini 120 kişilik salona 500’den fazla çocuğu toplayarak izletiyor. Film esnasında çıkan yangında 300’e yakın çocuk yanarak can veriyor. Yangında can kaybının yüksek olmasının nedeni rejim askerlerinin çocukların sinemadan çıkmasını engellenmesi gösteriliyor.

// Ehmed Huseynî: 1955 Amûde doğumlu, 1983’te Şam Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde lisans eğitimini tamamlamış. 1989’da İsveç’te yaşamış. Rojava Devrimi’inden sonra Rojava ile birçok Avrupa ülkesi arasında göçebe bir yaşantı sürüyor. 10’u aşkın şiir kitabı yayımlamıştır. Arap edebiyatının bazı önemli eserlerini Kürtçeye kazandırmıştır. 

* Ağıt mı Bu Yaktığın?, Liman Yayınları, İstanbul 1997.

** Kapak resmi Star Elî’ye ait.

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal