Günışığı Kitaplığı - Reklam Günışığı Kitaplığı - Reklam

Düşman görülen yabancılar ve ortak yaşam kültürü

Düşman görülen yabancılar ve ortak yaşam kültürü

Günümüzdeki en önemli krizlerden biri, yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalan göçmenler; Zygmunt Bauman, “Kuşatılmış Toplum” başlıklı kitabında bu konuya dair akla hemen iki “çözüm” geldiğini yazmıştı: Birincisi, onları psikolojik olarak yiyip bitirmek. İkincisi, “kamu düzenini bozmaması için” yabancıları kusmak…

Memleketlerine yabancılaştığı için başka bir ülkeye giden ve o toprakların da yabancısı olan mülteciler, “kalıcı hâle gelmiş geçici mekânlardadır ama oralı değildir” demişti Bauman. Kamplarda ve şansları yaver giderse “hiçbir yer semtleri”nde ikamet eden mülteciler için bu iki mekânın ortak özelliği, zaman ve uzamda açılmış bir kara delik olması; oralarda “önceden programlanmış bir geçiciliğin hüküm sürmesi.”

Bauman, mültecilerin gettolarıyla zenginlerin siteleri arasında şöyle bir bağlantı kurmuştu: “Bir yanda sıkı sıkı denetlenip gözlenen kapılarla ardına kadar açık çıkışlar varken diğerinde neredeyse hiç ayrım gözetmeyen girişler ve mühürlenmiş çıkışlar vardır.”

Kampta yarını düşünmeden yaşayan mülteciler, yasak bölgenin misafirperver olmayan yanını da deneyimler. “Bariz bir yabancı” ve “kurulu düzen için tehdit” olarak algılanan mültecilerin, “masumiyeti kanıtlanıncaya kadar suçlu ilan edildiğini” de ekliyor Bauman. Görece güvenli kamptan, kentin kalabalığına karışınca belirsizliğe doğru adım attıklarında kesin olan, yeni bir kimlik edindikleri: “Eski ortamlarını terk etmiş veya oralardan zorla çıkarılmış mülteciler genelde, o ortamın tanımladığı, sürdürdüğü ve yeniden ürettiği kimliklerden soyutlanır. Toplumsal açıdan ‘zombi’dirler. Eski kimlikleri en fazla birer hayalete dönüşerek varlığını sürdürür.”

“Kuşatılmış Toplum”da (2006), göçmenlere ilişkin bunları söyleyen Bauman, ölümünden kısa bir süre önce (2016) tamamladığı “Kapımızdaki Yabancılar”da ise tamamen mültecilik konusuna odaklanıyor.

‘Yerlilerin’ kaygıları 

Göçün ve göçmenlerin bir krize dönüşmesine yol açan şey, başta Avrupa olmak üzere kitlelerin geldiği noktaların “sahiplerinde” uyanan, alıştığı yaşam koşullarının kaybolacağına dair endişe. Bauman’a göre bu, yeni bir savaş; içinde politika var, kültür ve psikoloji de…

Kurulu düzeni bozacağı öne sürülen yabancıların yarattığı “ahlaki paniği” Bauman, “toplumsal refahı tehdit eden bir kötülük olduğunda, çok sayıda insan arasında yayılan korku hissi” diye tanımlıyor.

Söz konusu korkunun, mültecilerle ilgili sert önlemler almayı tasarlayan “siyasetçiler”i sahneye çıkardığı ve kamuoyunda “sığınmacı bıkkınlığı”na neden olduğu çok açık artık. Tel örgüler, duvarlar ve kent merkezleri dışına kurulan kamplar, bunun yansımaları.

Bauman, göçlerin ve göçmenliğin yeni bir konu olmadığını anımsatırken son dönemde mültecilerin “istikrarsızlıkla”, “huzursuzlukla” ve “çatışmayla” eşleştirildiğini; onlara, ekonomik ilerlemeyi sekteye uğratacak “gereksiz insanlar” şeklinde bakıldığını söylüyor. Başka bir deyişle mülteciler, yeni ve ilerlemeden pay alacağı bir yaşama kavuşma arzusundayken, “ev sahipleri” nizamı koruma refleksiyle hareket edince diğer bir gerilim baş gösteriyor: “Politik olarak patlamaya hazır bir ruh hâli ve birbiriyle uyumsuz iki arzu -sermaye sahibi efendilerini yüceltme ile seçmenlerin korkularını yatıştırma- arasında beceriksizce yön değiştiren siyasetçiler.”

Sokak ise “kimse bize danışmadı” diyen insanlarla dolu. Göçmenleri sorun listesinin başına yerleştiren Avrupa’nın büyük çoğunluğu, mültecilere “başarılı uygarlığı ellerinden alacak” yabancılar önyargısıyla yaklaşıyor. Bu da doğal olarak yerlilerin, “kıtalarına” göç edenlerle arasına mesafe koymasına yol açıyor: Yabancılar, güvensizliğin ve şiddetin kaynağı olarak görülürken Bauman, bu krizin insani dayanışmayla çözülebileceğine inanıyor; kayıtsızlığın ve diyalogsuzluğun reddinin ilk adım olacağını düşünüyor.

‘Güvenlikleştirme’ hokkabazlığı

Ülkesinin kapısına dayanan ve zaman zaman sınırı aşarak içeri giren; “ev sahipleri” tarafından “düşman” ve “yabancı” olarak görülen mültecilere uygulananlar, Bauman’ın deyişiyle ortak yaşam kültürünün ayaklar altına alınışının resmiyet kazanmış hâli. Bir terör saldırısını, ekonomideki bozulmayı ya da kültürel yozlaşmayı göçmenlere bağlamak, peşin hükümlü olmaktan başka bir şey değil. Ancak bu, kimi politikacılar için çok kullanışlı bir argüman; güvenlik devleti inşa edip olağanüstü hâli olağanlaştıran yöneticiler, buna hazır toplumsal kesimler tarafından “Hızır gibi yetişen himayeciler” biçiminde algılanıyor.

Varoluşsal güvensizliği şimdilik çözüme ulaştıran yöneticiler, puan kazanmayı bekler ve hatta başka pek çok sorunu, diline dolayıp baskı altına aldığı göçmenlere ayrımcılık uygulayarak öteler. Bauman, böyle bir “güvenlikleştirme”yi hokkabazlık numarası diye niteliyor. “Güvenlikleştirme”yi esas alan hükümetler, vatandaşlarının kaygılarını hafifletmek yerine, “geleceğin belirsizliği ile daimi, her yerde hazır ve nazır güvensizlik hissinden kaynaklanan kaygıyı güçlendirmekle ilgili.” Mevcut durum, mülteciler için de geçerli: Emniyet, iyi hâl, sosyal güvenlik ve istihdam vaatlerinin yanı sıra Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın “bütün teröristler göçmendir” sözü de az önce bahsi geçen politikaların bir yansıması.

Korkulardan oy devşirmek

Mülteciler üzerinden gerçekleştirilen “kriz yönetimi” ve buradan üretilen sosyal politikalar, güç takıntılı ve isminin başına “kurtarıcı” ifadesi yapıştırılan yöneticilerin iş başına gelmesini kolaylaştırıyor. Trump ve Orbán bunun en yakın iki örneği. Kapıdaki “yabancıları”, potansiyel tehdit gibi gösterip göçmenleri iç politika malzemesi hâline getirmek, korkudan oy devşirmenin ve tedirgin kitleden güvenoyu almanın bir yolu.

Toplumun kaygılarını bireysel başarı için kullanan yönetici, Bauman’a göre “imkânsızı kotarma yeteneğine sahip olduğunu” söyleyerek göreve soyunur. Ülkesini dış tehditlerden korumak için duvarlı ve tel örgülü “güvenlik projeleri” geliştiren, Tanrısallaştırılmış ya da kendisini Tanrı gibi gören lideri alkışlayacak kitle zaten hazırdır. Toplumu disipline ederek depresyondan ve uyumsuzluktan kurtarmayı hedefleyen bu lider, halkından sadakat ve vaat ettiği politikaları desteklemesini bekler. Böylece yabancı korkusunu körüklemesinin ve buradan beslenmesinin önündeki engeller de “doğal yollarla” aşılır.

Bauman, efsane tarihçi Eric Hobsbawm’ın “Milletler ve Milliyetçilik” kitabından bu bağlamda bir alıntı yapıyor: “Bir kurtarıcıya, bir adam ya da kadına umut bağlayan başarısız toplumlar sadık, militan ve hırçın şekilde milliyetçi birini arar: Küreselleşen gezegene kendini kapatma, çok zaman önce menteşelerinden çıkmış (ya da menteşeleri bozulmuş) ve dolayısıyla işe yaramaz hâle gelmiş kapıları kapatma sözü veren birilerini…”

Bununla birlikte, bir dönem konuya eğilip ilgi patlaması yaratarak sonra olağan gündeme dönen ana akım medya, yılın geri kalan döneminde kayıtsızlığını sürdürüyor. Bauman’ın dediği gibi “Biz’den farklı Onlar’ı sapkınlıkla ve ahlak dışılıkla itham etmeye” dünden razı kitle, bu medya organlarının peşinden gidiyor. Kısacası göçmen karşıtı politikalarıyla öne çıkan yöneticiler ve onların destekçileri, hem ahlaki hem de vicdani sorumluluktan kaçmayı tercih ederek kolay yolu seçiyor.

Çare konuşmak 

Michel Agnier’in göç ile ilgili olarak ortaya koyduğu iki dünya algısını hatırlatıyor Bauman: Bir yanda temiz ve sağlıklı, öte yanda “artıklardan” oluşan karanlık, hastalıklı ve görünmez dünya. “Uygar dünya”, kendisini bu tasavvurla yücelterek sınırları belirginleştirme, hatta daha fazla geçirimsiz kılma amacı taşıyan politikalara yol veriyor.

“Büyük bilinmezlik” diye nitelenen göçmenlerden korkmak, ahlakı ve vicdanı körelten, Bauman’a göre insanı sefilleştiren bir edim. Üstelik bunun bir sonraki aşaması (şu sıralarda gördüğümüz gibi) nefret söylemleri geliştirmek.

Hayatı çirkinleştiren ve Bauman’ın “herkesin herkese karşı savaşı” dediği, insanların birbirinin önüne duvar örme girişimleri, ortak bir dil ve yaşam kurmayı engelliyor. “Yaşanan dünyaları birbirine yaklaştırmalıyız” diyen Bauman, bunun bir anda olmayacağını biliyor elbette. Fakat sinirleri bozsa da kapımızdaki “yabancılarla” konuşmamız gerekiyor. Hızlı ve tekinsiz biçimde büyüyen “göç krizi”nin çözümüne giden yolda ilk adım bu olmalı. Bauman, “Biz” ve “Onlar” geriliminden doğacak çatışmaları en aza indirmek için bu fedakârlığı, daha doğrusu zaten yapmamız gerekeni bir an evvel hayata geçirmek durumunda olduğumuzu söylüyor.

Kapımızdaki Yabancılar, Zygmunt Bauman, Çeviren: Emre Barca, Ayrıntı Yayınları, 94 s.        

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal