‘Dünyayı değiştiremem ben’

‘Dünyayı değiştiremem ben’

Richard Brautigan, bildiğimiz ‘yazarların’ dışındaydı; başarı kavramının uzağında, ölçü ve ölçütlere yüz vermeyen, satış ve pazarlamadan bihaber, kendisini akarsulara, ağaçlara ve yeni insanlarla tanışmaya adamış bir yolcuydu, av ve avcıydı. Yazdığı şiirleri sokaklarda dağıtan, bazen kavgalara tutuşan ve balıklar misali göç yollarına düşen bir şairdi.

Zamansız veya zaman-dışı Brautigan, San Francisco’dan Montana’ya ve oradan Japonya’ya gitti; savaşlara katlanamazken içinde kopan fırtınalar, ona çocukluğundan uzaklaştığını hissettirmişti. Bu kaygı ve arayış, Lawrence Wright’a göre Brautigan’da çocukluğuna ait bir yere ulaşma arzusunu kamçılamıştı. Oraya en çok yaklaştığı yer ise Tokyo’ydu.

Brautigan, Tokyo’ya varana dek epey duraktan geçmişti ve buralarda yaşadıklarını kendi üslubuyla öyküleştirmişti. “Tokyo-Montana Ekspresi”, yazarın bu uzun yolculuğundan kâğıda döktüklerini ortaya koyuyor.

Noel ağaçlarının kimsesizliği

Montana’ya hayran, Japonya’ya tutkuyla bağlı Brautigan, “Japonya Günlükleri”nde, ‘Bir gün oraya gitmek zorunda olduğumu biliyordum; Japonya ruhumun daha önce asla bulunmadığı bir yere beni mıknatıs gibi çekiyordu’ diye yazmıştı. Orada olmadığı zamanlarda bile aklındaki bu memleket, âdeta ikinci vatanı hâline gelmiş ve onu çok etkilemişti. Tıpkı Montana gibi.

Tokyo ile Montana arasında salınan Brautigan, iki şehirde kendisini bazen bir yabancı gibi hissettiğinde ya da herkesi tanıyormuş duygusuna kapıldığında hızla yazmaya koyulmuştu. “Tokyo-Montana Ekspresi”ndeki öyküler de böyle doğmuştu.

Tokyo’dan baktığında, memleket topraklarının asıl sahibi Kızılderililerin zekâsına hayranlığını dile getiren satırlar kaleme alıp edebî ve zihinsel güzergâhı üzerinde rastladığı çatlakları anarak ‘kimsenin yaşamadığı bir yerde hayatını kurmaya gidenler tuhaf, yarı deli insanlardır’ diyor.

Brautigan için Japon mürekkep balığı avcılarının peşine takılmak ne kadar doğal bir şeyse penceresinden bakınca gördüğü iki kar tanesini Laurel ve Hardy’e benzetmesi de aynı derecede doğal.

Ayakları toprağa basan, yüzü insanlara dönük Brautigan, gün batımları ve gün doğumlarına hayran biçimde, hayallerine ve anılarına düşüyor. Bunları öyküleştirirken bazen buzul çağına dönüyor bazen olduğu günde takılıp kalıyor.

“Tokyo-Montana Ekspresi”nde bir kez daha Brautigan’ın ayrıntıları fark etme ve anlatma, bunları birer hikâyeye dönüştürme yeteneğiyle yüzleşiyoruz. Yazarın yolculuğu, birbirine pek yakın durmayan ya da benzemeyen kişileri, mekânları ve kültürleri yan yana getirmekle kalmıyor, bunların öykülere evrilmesini de sağlıyor. Bahsedecek bir şey olmadığı anlarda bile pek çok hikâyenin nefes alıp verdiğini gören yazar, ‘tehlikeli bir yolculuğa çıkmış fani bedenlerin’ öyküsünü anlatırken bir bakıyorsunuz Tokyo’da gezinen şemsiyeleri izlemeye koyuluyor, bir bakıyorsunuz Montana’da alabalık avına çıkmaya hazırlanıyor.

Attığı her adımda gözüne pek çok ayrıntı çarpan Brautigan, sokağa fırlatılmış ya da bir köşeye bırakılmış Noel ağaçlarını öyküleştirirken kimsesizlik veya yalnızlık hissini metaforlarla karşısındakine aktarmaya çalışıyor: Gözden düşmüş, görevini tamamlamış ve bir anda ışıltısını yitirip önemsizleşmiş Noel ağaçları, aniden onun ‘avı’ hâline geliyor. Hayaller, rüzgârlı araziler, mezarlar, okyanuslar ve deniz fenerleri de aynı şekilde…

‘Tarihte hepimizin rolü var’

Brautigan’ın yalınlık ve gözlemcilikle kurduğu yaşam, kendisini ve insanları anlamaya, kolayca arkadaş edinip aynı hızla içine kapanmasına yol açacak nitelikte. “Tokyo-Montana Ekspresi”ndeki öykülerde, yazarın bu özelliğiyle yine karşılaşıyoruz.

Bazı anlarda kıyıda oturup etrafta neler olup bittiğini gözlemleyen Brautigan, bazılarındaysa olayların tam ortasında yer alıyor; yaver gitmeyen bir şansı, gelmeyen gemileri, kedileri, Montana’da ölen bir kurt köpeğini ve peşine takıldığı balıkların kendisini sürüklediği yerleri anlatıyor hızla ve özenle seçtiği kelimelerle.

Bir kavşakta denk geldiği trafik lambasını ‘kasabanın uyuşuk çobanına’ benzeten, 1960’ların ve 1970’lerin hippi altkültürüne dair bir anekdot paylaşırken bu dönemi çağrıştıran Kova Çağı nitelemesini hatırlatan ve asla bir benzerini yaşamak istemediği, ‘halk sanatı’ dediği içki sersemliğinden kurtulduğunda acayip mallarıyla ortadan kaybolan satıcıları anımsayan Brautigan’ın, açık algısıyla ve anlatım gücüyle de karşılaşıyoruz öykülerde.

Montana’nın ve Tokyo’nun gündüz ve gecelerinde gezinen yazar, iki kentin ışıklarıyla nasıl gurur duyduğunu, iki şehrin meydan ve insanlarına nasıl bakakaldığını da anlatıyor. Tabii bu bakış çoğunlukla doğrudan değil; oralarda bulunduğunu düşünen veya hayal eden Brautigan, bunu bazen ahırdaki zayıf bir ışığa bazen de evindeki bir ampule gözünü dikerek kaleme alıyor.

Işıkla mesaisi, Brautigan’ın kendisindeki eksiklikleri ve fazlalıkları görmesini sağlıyor; Tokyo’da yağan kar ve Montana’da esen rüzgâr, hem bu ışığı besliyor hem de yazarın ruhunu aydınlatıyor. ‘Güneş battıktan sonra bile günbatımını görebiliyorum hâlâ’ ifadesi, bu aydınlanmaya bu aydınlanmaya bir örnek. Bir başkası, televizyonda ABD Başkanı Jimmy Carter ile Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ı, Mısır ve İsrail barış görüşmelerine götüren treni izlerken sarf ettiği cümle: “Tarihte hepimizin rolü var.”

Öyküleri okudukça Brautigan’ın öylesine cümleler kurmadığını; hemen hepsini bir yaşanmışlığa, gözleme dayandırdığını ve tümünün üzerinde uzun uzun düşündüğünü fark ediyoruz. Örneğin; ‘Başkalarının da hayatları vardır, durup insanların şarkı söylemesini dinleyemezler öylece, hele onları ilgilendirmeyen bir şeyse…’

Bir diğeri ise şöyle: “Yazar olmasaydım karanlıkta sihirbaz bir casus gibi dolanan bir sahne görevlisi olmak, mobilyaları kaldırmak isterdim: Karanlıktaki bir kanepeyi, masayı ve piyanoyu alıp ışıklar tekrar yanınca yerlerine Londra sokaklarını getirirdim.”

‘Genç kadın iskeletleriyle dolu bir kabare’

Hayatının önemli bölümünü, karmaşık bir yemekteki az baharat misali küçük gerçekliklere ilgi duyarak geçiren Brautigan, öykülerinde buna benzer anlara odaklanıyor. Cenaze evlerine uğruyor, gözü bir posta kutusuna takılıyor, bakakaldığı bardaktan bazen bir hikâye kotarıyor, ‘zamanın yaşlanır gibi geçip gitmediğini’ düşünürken bir Montana okulunu, eski bir yemek tarifini ya da Tokyo’da bir tiyatroyu hatırlıyor.

Brautigan, an geliyor Tokyo’da el ilanları dağıtanlardan esinlenerek yazdığı kısa öyküyle gerçeküstü bir kabareye de dalıyor: “Dünyayı değiştiremem ben. Buraya gelmeden değişmişti zaten. Bazen bir yazıyı bitirdiğimde, hatta belki de bunu, gereksiz el ilanları dağıtıyormuş gibi ya da yağmur altında durup boktan giysiler içinde kabare tabelası tutan yaşlı bir adammışım gibi hissediyorum: Kapıdan girdiğinizde size doğru yürürken domino taşları gibi sesler çıkaran güzel ve çekici genç kadınların iskeletleriyle dolu bir kabarenin…”

‘Kalbindeki ölü farenin’ peşine düşen veya hayali Japonya seyahatlerinin heyecanıyla yerinde duramayan Brautigan, dünyanın yükünü sırtlanmışçasına ve zihnini hızla çalıştırarak yazıyor: Kâh ‘bir sevgiliyi telefonla aramaya’ benzettiği bataklığın güzelliklerine rastlayarak kâh Japonya’da bir aşk macerasını yakından izleyerek gerçekliğini yeniden kuruyor her satırla.

Brautigan’da özel yeri olan iki kentin adını taşıyan kitaptaki öyküler, yazarın hem geçmişinden tarihten parçalar taşırken kurmacayla gerçeği buluşturuyor. Brautigan’ın gözlemleri, öfke ve sevinçleri, hatıraları, özlemleri ve kaçışları “Tokyo-Montana Ekspresi”nin özünü oluşturuyor.

Brautigan, Montana ve Tokyo’ya, insanların yüzüne, lokantalara, yollara, televizyondaki saçma bir programa, bulutlara, alabalıklara, penguenlere, trenlere bakıp iç sesi ve zihnindeki imgelere dalarak oralardan hikâye avlıyor.

“Tokyo-Montana Ekspresi”, Richard Brautigan, Çeviren: Sanem Erdem, Sel Yayıncılık, 238 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal