Dünyanın gürültüsünü paranteze almak

Dünyanın gürültüsünü paranteze almak

Sessizliğin ‘suskunlukla’ eş anlamlı kullanıldığı durumlar var ama ikisi bir ve aynı şey değil. Sessizlik, bir tercih ve tek başınalık olarak nitelenebilir. Suskunluk ise çaresizliğe ve yalnızlığa çalıyor. Erling Kagge, sessizliğe ulaşma çabasını ‘macera ve merak dolu bir eylem’ diye tanımlarken Rebecca Solnit’e göre sessizlik, ‘dünyanın bizi meşgul etmemesi’ demek. Kagge, Antarktika yürüyüşü sırasında sessizliğin, huzur veren bir manzarayı seyre dalmakla ya da Kuzey Işıkları’nı izlemekle benzeşen yanları olduğunu fark ediyor.

“Sessizlik ve Gürültü” (Çeviren: Rahmi Er, Jaguar Kitap, 2015) romanında Nihad Sîris, ‘etrafımızı saran koca gürültülerin küçük sessizlikleri yuttuğunu’ söyletmişti kitabın başkarakteri Fethi Şiyn’e: “Mutlak bir sessizlikten söz ediyor değilim. Böyle bir şey zaten yoktur ve ben de böyle bir şey istemiyorum. Benim sözünü ettiğim, etrafımızı saran o yumuşak seslerin kulağımıza ulaşmasına imkân veren bir sessizliktir. Ne var ki gürültü, bu seslerin bize ulaşmasına mani oluyor ve onları öldürüyor (…) İnsanların neden olduğu gürültünün öldürdüğü birtakım sesler var, örneğin sabahın erken saatlerinde öten güvercinin sesi gibi.”

Gürültü çağında, kurgulanmamış sessizlikler arayan hatırı sayılır bir kitle bulunduğu düşünülürse insanın acı ve korkularını anlamaya uğraşan, kişinin kendisine, bedenine ve ölüm fikrine yaklaşımını inceleyen, ‘ben’ ve ‘öteki’ arasındaki netameli ilişkiye yoğunlaşırken ontolojik bağlara ve kopuşlara atıflar yapan, özne-başkası-nesne ilintisine odaklanan antropolog ve sosyolog David Le Breton’un bu konuya eğilmesi kaçınılmazdı.

Le Breton, “Sessizlik Üzerine”de sessizliğin, bir yaşam belirtisi hâline nasıl geldiğini; bazen gözden ırak tutulan bazen hasretle arzulanan bir ihtiyaca nasıl dönüştüğünü anlatıyor.

Gevezeliğin gücü

İletişim çağı öznesi Homo Communicans’ın söz bolluğuyla yarattığı şey, genellikle işitmeyi güçleştiren bir uğultu. Le Breton’un ifadesiyle bu sürecin doğal sonucu ise ‘düşünce felci.’

Dile getirmenin, cümle kalabalığının ve niteliğin yerine geçen kofluk, bir iletişim kurma zorunluluğu oluşturup düşünmeyi ve aylaklığı, dolayısıyla sessizliği öteliyor. Le Breton’a göre bu durumu iletişim ideolojisi yönlendiriyor: “İletişim ide­olojisi sessizliği boşluğa, söylemin orta yerindeki bir uçuruma indirger; sözün bazen sessizliğin ortasındaki boşluk olabileceğini ise anlamaz. Homo Communicans’ın görev alanı ve amansız düşmanı gürültüden çok sessizliktir. Gerçekten de sessizlik bir içselliği, tefekkürü, şeylerin kargaşasıyla araya konan mesafeyi ve yalnızca dikkat edildiğinde kendisini göstermeye zaman bulan bir ontolojiyi içinde barındırır.”

İletişim ideolojisi, sahaya sürdüğü çok söyleme ve her şeyi söyleme zorunluluğuyla sessizliği kaçınılması gereken bir eyleme dönüştürürken, onun içselliği ve içtenliğini küçümsüyor. Le Breton’un dediği gibi gürültüyle ete kemiğe bürünen modernite, meydana getirdiği uğultuyla sessizliği yaşamdan dışlamaya yönelik iletişim tekniği sayesinde bir tür güç gösterisini dolaşıma soktu. Sürekli hareket hâlinde olmak ve devamlı konuşmak, bu gösterinin esasına dönüştü. Yazarın deyişiyle ‘yaşamın sessizliği sürekli bölündü ve gürültü, eski sohbetlerin yerini aldı.’ Sonuçta sağır etme arzusu ve sağırlık muteber sayılmaya başladı; ‘otizmin geveze formu’ ve ‘varlık göstermeyen, karşılık bulma ya da mesajı iletme kaygısı olmayan sözler’ yaşamımızın merkezine yerleşti.

Söz ve sessizlik, birbiriyle bağlantılı olduğunda veya birbirini tamamladığında anlamlı hâle geliyor. İkisi arasındaki bağlantı koparıldığında boğucu bir uğultuyla karşılaşıyoruz. ‘Sessizlik olmadan söz olmaz’ diyen Le Breton, buna güzel bir örnek veriyor: “Sessizlik, sohbet sırasında kişisel iradeyle elde edildiğinde anlama katkı sağlarken şiddet yoluyla sağlandığında anlamda kesintiye yol açar, toplumsal bağı parçalar. Diktatörlük, sözü daha kaynağındayken baskı altına alır, modernite ise onu içi boşalmış bir hâlde kayıtsızca çoğaltır. İlkinden doğan zayıflık karşısında durmaksızın savaşırken ikincisinin havasında boğuluruz (…) Anlamın yeniden inşası, sözün ve dolayısıyla yeri geldiğinde sessizliğin inşasını gerekli kılar.”

Söze aşırı önem verenler ve sözden tasarruf edenler

Söz, ses olarak kabul edildiğinde, sessizlik bir es diye nitelenebilir. Le Breton, bu bağlantıyı ya da ilişkiyi, söz varlığı ve sessizliğin varlığı şeklinde açıklıyor. Sohbet sırasındaki duraklamaya, sözü askıya almak ya da geri çekilme diyor; sohbetin devinimi sırasında, sözün ve sessizliğin birbirine karışıp kelimelerin yoğun kullanımının dili tüketmesinin önüne geçtiğini hatırlatıyor.

Söz aralarına giren sessizliğin sohbetteki anlamı örselemediğini, aksine güçlendirdiğini belirten Le Breton, bunun aynı zamanda anlam aktarımının ve gerçek iletişimin temelini oluşturduğunu vurguluyor. Bazı anlarda rahatsızlığa bazılarındaysa karşılıklı kabullenmeye denk gelen sessizlik, hem bir tavır hem de konuşma hazırlığı diye algılanabilir. Bunun dışında, bir bekleyişin, sohbeti kesintiye uğratma eğiliminin, ölçülülüğün ve koşullardan doğan bir şaşkınlığın yansıması da olabilir.

Söze aşırı önem veren ve sözden tasarruf edenlerin ilişkisinin tarihsel, psikolojik, antropolojik ve felsefi yönlerini inceleyen Le Breton, söz ve sessizlik arasındaki mesafeye dikkat çekiyor: “Birçok kültürde olduğu gibi sessizlik, bir konunun etraflıca düşünülmesiyle ve yeterince değerlendirilmesiyle ilişkilendirilir. Oysaki söz genellikle acelecidir, yeterince düşünülmemiştir ve bir anda yok olacak şekilde gelişir. Sessizlik uygun sözlerin seçilmesini sağlar. Bunun dışında, herhangi bir olayı anlamlandırmakta zorlandığında bile insana, dünyaya bakışını muhafaza etme imkânı verir. Sessizlik aslında simgeselliğe imkân tanır; koşulların kendi ritmini yakalayabilmesi, zemini kaybetmemek ve düşünebilmek için zamanı askıya alır.”

Sessizliği, sözün bittiği değil, bir başka sözün başladığı yer diye niteleyen Le Breton, kelimelerin ifade etmede yetersiz kaldığı noktaya atıf yapıyor. Yazara göre bu; ‘konuyu kapatmaya, sorgulamaya, bekleyişe, suç ortaklığına, hayranlığa, şaşkınlığa, boyun eğmeye, küçümsemeye, savunmaya, hâkimiyet kurmaya, muhalefete ya da direnişe, kararlılığı ölçmeye, argümanları tartmaya ve kişinin kendisine hâkim olmasına’ denk geliyor.

Dile getirememe, kayıtsızlık, uyum sağlama ve onaylanma arzusu, bazı durum ve zamanlarda sessizlikle doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılı Le Breton’a göre.

Ticarileştirilen sessizlik

Sessizliğin de tıpkı toplumsal ve kültürel öğelerde, aynı zamanda dil kurallarında olduğu gibi öğrenildiğini belirten Le Breton, ‘konuşmanın yalnızca söylenende değil, özellikle söylenmeyende değer bulduğunu’ not ediyor.

Söylenmeyen ise kimi zaman bir sır kimi zaman da kişinin kendisini ve bir bilgiyi koruma çabasına dönüşebiliyor. Söylenmeyen, tıpkı söz ve söylenen gibi bir anlam akışı meydana getiriyor, dinlemeyi öğrenene sesleniyor.

Sessizliği bir kaygı hâline dönüştürenler olduğu gibi tefekküre ve düşünmeye kapı açan bir eylem olarak niteleyenler de bulunuyor. Öte yandan, gürültüyü var oluşun somut göstergesi sayanların karşısına, sessizliğin var oluşsal gücünü koyanları; gecenin derin belirsizliğini dünyayı askıya almak için fırsat sayan sessizlikseverlerin karşısına ‘günlük aktivitelerin güven veren uğultusuna sığınanların’ dikildiğini anımsatıyor Le Breton.

Bahsi geçen gerilim ve çelişkilerden faydalanan, bunlardan kazanç sağlamaya çalışanlar ise sessizliği ticaretin bir parçası hâline getirirken Le Breton’un deyişiyle sessizlik ‘ahlaki, turistik ve ekolojik bir zenginliğe dönüşüyor.’

Le Breton, ‘dildeki aşırılığın karşısında sessizlikteki aşırılığın konumlandığı’ dine de dikkat çekiyor. Tanrı deneyiminin, söz kadar sessizlikle de dile getirildiği dinler, hem inancın çerçevesini çiziyor hem de bir kifayetsizliğe vurgu yapıyor. Dilin ölçülü kullanımı ile sessizliği bir araya getiren inançlar, fuzuli konuşma yerine sözsüzlüğün yeğlendiği alanlar olarak öne çıkıyor.

Çağın uğultusunun dışına çıkmak

Dildeki fazlalıkları ya da sözü yontan bir başka şey ise acı ve ölümle karşılaşma. Le Breton, acının bireyde ‘geçici ya da uzun süreli yas doğurduğunu, sözün ise bu dile getirilememe aşamasından sonra geldiğini’ hatırlatıyor. Ölüm ise yazarın ifadesiyle ‘sessizliğin sıra dışı yoğunlukla varlığını belli ettiği bir durum.’ Le Breton’a göre bunun bir başka tarifi daha var: “Ölüm ezici, dayanılmaz bir sessizliğin gürültülü bir biçimde duruma dâhil oluşudur. Son nefes, ölen kişinin hâlâ kavranabilir canlılığına ilişkin son sestir. Ölüm, insanı ele geçirdiği anda onu sessizlikle çarpar. Yeniden bir söz duymak ya da yaşam belirtisi uyandırmak için cansız bedeni sarsma isteği, ölüme tanık olanların umutsuz haykırışları, ölümün orada bulunuşunun kısa bir süre için inkârı, sessizliğin duygusuz kuşatmasından doğan sıkıntıyı ifşa eder.”

Dünyanın gürültüsünü ya da çağın uğultusunu paranteze alma eylemine yoğunlaşan Le Breton, sessizliğin kültürel, antropolojik, psikolojik, dinî ve felsefi formlarını ya da yansımalarını ele alırken sessizliğin içinden geçtiği sırada benliğin uğultuyu işittiğini, bunun da kişide bir gerilimi tetiklediğini belirtiyor.

Mevcut durum ise birbirinin zıddı olmayan söze ve sessizliğe dair, kitabın özünü meydana getiren şu belirlemeyi dikkate almayı gerektiriyor: “Söz ve sessizlik karşıt değildir, her ikisi de aktif ve anlamlıdır ve söylem ancak ikisinin karşılıklı ilişkisiyle mümkün olabilir. Her ne kadar modernitenin fazla dolu olma çabası kesintisiz bir çınlama elde edebilmek için onu durmaksızın ortadan kaldırmaya çalışsa da sessizlik bir artık, budanması gereken bir fazlalık ya da doldurulması gereken bir boşluk değildir. Sessizlik dilin ani bir eylemsizliğini değil, onun tıpkı bir mimik ya da bir jest gibi aktif bir şekilde kullanıldığını gösterir.”

“Sessizlik Üzerine”, David Le Breton, Çeviren: Zeynep Turan, Sel Yayıncılık, 302 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal