Reklam Reklam

Dünyadan Aşağı: Benim anti-kahramanımı romanından atmışlar

Dünyadan Aşağı: Benim anti-kahramanımı romanından atmışlar

Gaye Boralıoğlu’nun son romanı Dünyadan Aşağı, yaklaşık 2 ay önce yayınlandı. Bir önceki kitabı Mübarek Kadınlar’da, sıradan kadın kahramanların, tıpkı bir kaktüs dikeni gibi, insana kolayca batan ama zor çıkan hikayelerini okumuştuk. Bu romanda ise kahraman, bir erkek. Gaye Boralıoğlu’nun bir söyleşisindenÜç kuşak baba-oğul ilişkisi, vasat bir erkek olarak Hilmi Aydın’ın babasıyla, dolayısıyla otoriteyle olan kaçak göçek ilişkisi“ni anlatmakta olduğunu öğreniyoruz. Baba-oğul ve baba-kız arasındaki çatışmaların neden farklı mahiyetlerde olabileceğini de şöyle açıklıyor:

Her birey boşlukta belli bir yer kaplar, kadın varlığı o yeri düzenlemek, hoşlaştırmak ya da kendine uydurmak derdindeyken, erkek varlığı o yeri genişletmek arzusundadır, bunu yaparken de ilk olarak baba meselesine toslar.” Farkı anlıyoruz ama baba-kız çatışması hangi gerilimden doğar, ya da doğar mı, bunu pek anlayamıyoruz; neyse ki mevzu bu değil.

Roman Hilmi Aydın isimli kahramanımızın Balat sahilinde boylu boyunca serilip yatmışken, alnındaki kurşun deliğinden aşağı düşmesi ve düşerken de bizi peşinden sürüklemesi ile başlıyor. Bay Hilmi Aydın kuyunun dibinde ama ne yazık ki kendileri bir Hazreti Yusuf değil.  Ne seveni var, ne sevilecek bir insan, ne de kuyuda kalmaya sabredecek sabırlı birisi. Etrafı zebaniler ile çevrili, istikamet cehennem. Neyseki bu cehennemin hastaneye açılan bir kapısı var, o kapıdan dışarıya çıkıyor. Kapıyı eski eşi Nihan açıyor. Yalnız kapıyı değil iki yıl önce kovmuş olduğu evi de açıyor Nihan. Nekahat evresini bu evde geçirecek Hilmi Aydın. Ev tamam ama yatak yok, çekyat var ve çekyatın bir erkek için sonun başlangıcı olduğunu çok iyi biliyor, unutmuş olamaz, iki yıl önce öğrenmişti bunları.

Çekyattaki adamın geçmişini kül yutmaz yazarımızdan öğreniyoruz. Dahası, şimdiye kadar olanları ondan her dinlediğimizde kahramanımızın bizi sürekli aldattığını, her anlattığı hikayeye kritik bir noktayı ya eklendiğini ya da çıkardığını öğreniyoruz.  Sözgelimi Nihan’ın onu “Senin şuursuzluğundan, şımarıklığından, ukalalığından, dangalıklığından bıktım.” Diyerek kapı dışarı edişini bize şöyle anlatıyor Hilmi Aydın:

Artık özgür bir insanım. Nihan’ın nazikçe ısrarına, henüz tam olarak iyileşmedin, bir süre kalsan daha iyi olurdu gibi sözlerine aldırmadan eşyalarımı topladım ve evden ayrıldım.”

Külyutmaz yazar hem çok iyi bir kayıt tutucu hem de ikili ilişkiler ve bu ilişkilerin psikososyal dinamikleri üzerine fazlasıyla kafa yormuş. Örneğin her aşkın süpürme kabiliyetine sahip olduğunu, evlilik kurumunun yapıtaşlarından birinin inat olduğunu, zamanla ilişkileri bakımından insanların Depocular, Vur patlasıncılar ve Naftalinler olmak üzere üçe ayrıldığını sayfalar dolusunca anlatıyor. Ama ne yazık ki bu ilişkilerin iktisadi temelleri konusunda hayli ketum. Ya bilmiyor ya da önemsemiyor.  Söz gelimi, Nihan’ın nasıl geçindiğini öğrenemiyoruz. Evi ne hakla Hilmi’nin elinden alabildiğini, onu neye güvenerek evden kovduğunu anlayamıyoruz. Hatta boşanıp boşanmadıkları bile meçhul. Bilebildiğimiz kadarıyla Hilmi, Mine isimli bir kıza aşık oluyor, Nihan olayı fark ediyor ve gururlu bir kadın olarak Hilmi’yi kapı dışarı ediyor. Sizi bilmem ama ben ne hayatımda, ne de Gaye Boralıoğlu sayesinde tanıştığım hiçbir mübarek kadında böyle bir güce tanık olmadım.

Sayfalar ilerledikçe romanda ikinci bir yazarla karşılaşıyoruz. Hilmi Aydın’ın babası Selim Aydın. Tesadüfen bulunmuş kendine ait “Sırlar” isimli el yazmalarından  çok etkileyici sofra sırları öğrenmekle kalmıyor, Hilmi Aydın hadisesini bir de ondan dinliyoruz. Hem biz öğreniyoruz, hem de külyutmaz yazar. Ve böylelikle roman aksını değiştirmeye başlıyor.  Meğer bu cehennem korkusuyla yüksek sevap katsayılı, fazla yorucu ve pahallı olmayan iyilikler peşinde koşan, sevme ve sevişme yoksunu, üretme kabızı, ezeli ve ebedi yalnız, akmaz kokmaz Hilmi Aydın’ın tüm derdi babasıylaymış. Beyefendimiz “Başı okşanmamış çocukluk sendromundan” muzdaripmiş. Babası ona hiç değer vermezmiş, özel zamanlar ayırmazmış. Aslında kadın olsaymış hem onun hem de babasının işi kolay olacakmış. Gaye Boralıoğlu öyle diyor.

Kendi alanına babayı, öyle ya da böyle bu otoriter varlığı nasıl sığdıracak ve nasıl özgürleşecek. Bu imkânsız savaşı kazanabilecek mi? Bu hayati bir sorudur, bir anlamda dünyaya tutunma hali. Barış olursa birlikte yaşamayı öğrenirler, olmazsa biri aşağı düşer. Romanın ana karakteri Hilmi Aydın’ın temel meselesi de budur aslında, dünyadan aşağıya düşmemek.

Ne yazık ki barış olmuyor ve ikisi de birden dünyadan aşağıya düşüyorlar. Selim Aydın nerede bilmiyoruz ama Hilmi Aydın halen o kuyunun içinde. Ama ona orada da rahat yok, Gaye Boralıoğlu’nun şapkasından bir yazar daha çıkıyor. Onu o kuyudan çekip romanından dışarıya atıyor. Başta bahsettiğim gibi, biz de onun kuyruğuna asılmıştık ya, ne olduğunu anlayamadan kendimizi romanı dünyasının aşağısında bir yerlerde buluyoruz. Kafamızı kaldırıp romanın son cümlelerini okumaya çalışıyoruz. Şöyle yazıyor galiba.

Seninle hakiki bir kucaklaşmayı herşeyden çok istiyorum baba. Çünkü… bunu ilk kez bu kadar açıkça söylüyorum. Seni seviyorum ve senin de beni sevmeni sahiden istiyorum.

Bir Hilmi Aydın’a bakıyorum, bir yazara. Kandırılmışlığa uğrayan bir çocuğun öfkesiyle yazara bunun neresini sevdin diyorum, duymuyor. Aynı yerdeyiz ama Hilmi Aydın da duymuyor.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar