Demirtaş: ‘Bir gün siyasi temsiliyet rolüm zayıflar veya ihtiyaç kalmadığından ortadan kalkarsa, görece daha özgür yazabilirim’

Demirtaş: ‘Bir gün siyasi temsiliyet rolüm zayıflar veya ihtiyaç kalmadığından ortadan kalkarsa, görece daha özgür yazabilirim’

Selahattin Demirtaş, cezaevinden, gazete Duvar’dan İrfan Aktan’ın önerisi üzerine hazırlanan ve 34 gazeteci, yazar ve eleştirmen tarafından kendisine yöneltilen soruları yanıtladı. Demirtaş güncel siyasetten edebiyata, Kürt dilinden sanata, İstanbul seçimlerinden hapishane koşullarına kadar çeşitli meselelere dair sorulara yanıt verdi.

Bugün yayımlanan “toplu söyleşiden” kültürle ilgili olan bazı sorular ile yanıtlarını aktarıyoruz. Söyleşinin tamamı Duvar’dan okunabilir.

Fatih Polat (Gazeteci): Devran’da, karakter inşası bakımından en başarılı bulduğum, beni çok etkileyen, politik göndermelere en uzak öykü olan, cenaze levazımatçısını anlattığınız ‘Yeni Hayat’ olmuştu. Hatta okurken, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki efsane karakteri ‘Zebercet’ geldi aklıma. Bir edebi metin olarak, kurgu payını bir kenara koyarak soruyorum, bu kadar başarılı canlandırdığınız cenaze levazımatçısının hayatınızda bir karşılığı var mı?

Öykünün hayatımda doğrudan bir karşılığı yok Fatih. Fakat benzer durumlarla çok karşılaştım. Bulunduğu konumu ve yeteneklerini doğru değerlendirerek yeni bir yaşam inşa etmeyi bir kenara bırakıp, fantastik maceralarda hüsranı yaşayanları çok gördüm. Uç bir örnekle, kurmaca yoluyla anlatmaya çalıştım birazcık.

Gaye Boralıoğlu (Yazar): Edebiyatınızı tariflemeye kalksam, başvuracağım kelimelerin başında “hakiki” gelirdi. Yaşanmış olsa da olmasa da öykülerinizin hakikat dozu çok yüksek. Hayatta ve edebiyatta hakikat sizin için ne ifade ediyor?

Dünyadan Aşağı kitabını okudum, çok beğendim sevgili Gaye. Eline, yüreğine sağlık. “Hakiki olmak” benim için bir tercih değil. Ben hakiki olmak dışında hiçbir şey bilmiyorum ki. Bunun bir meziyet olarak görülmesi çok şaşırtıcı benim için. Belli bir yaşa kadar, herkesi hakiki sanırdım. Çok sonraları farkettim ki durum öyle değilmiş. İlk zamanlar kendimi aptal gibi hissettiğimi de itiraf etmeliyim. Daha sonra başka türlü olamayacağımı anlayınca, bu yönümle barışık yaşamayı öğrendim. Ve ben ne yapsam beni belirleyen hakikilik oluyor artık.

İmran Ayata (Yazar): Dersim’de Munzur’un kenarında bir masa kurabilseydik, o masada neler konuşmak ve dinlemek isterdiniz?

Hapisteki birine zalımca bir hatırlatma olmuş seninki sevgili İmran 🙂 Doğrusu şu anda Munzur’un kenarında bir masa kursak ne konuşmak isterim, ne de kimseyi dinlemek… Ama fonda Mikail’in, Ahmet’in, Aynur’un, Ferhat’ın, Erdoğan Emir’in, Metin-Kemal’in, Grup Munzur’un, Diyar’ın sesi olsa, yok demem 🙂

Kemal Varol (Yazar): Siz çok sıkıntılı zamanlarda insan hakları mücadelesinin içinde oldunuz. Tanık olduğunuz nice haksızlık, trajediler, insan hikâyeleri… Ama buna rağmen gerek politikada gerekse de öykücülüğünüzde ironiyi güçlü bir enstrüman olarak kullandınız hep. İroninin sizdeki ve acılı bir toplumdaki karşılığı nedir?

1994’te Diyarbakır Emniyetinde 15 gün gözaltında kaldım sevgili Kemal. Onca sorgunun, zulmün, korkunun ve acının içinde ne kadar espri yapıp güldüğümüzü anlatamam. Gözaltı arkadaşlarım, bunun tanığıdır. Acıyı bal eylemeden, onunla baş edemiyorum ben. Acıların bizi teslim almasını, hayatımızı, tüm geleceğimizi belirlemesini kabul edemiyorum. Yaşadığı acı ve kederle olgunlaşan, bunu her an yüreğinde hissederek taşıyanları kastetmiyorum elbette ama acıyı mühim ve ciddi bir “aksesuar” gibi yüzlerinde taşıyarak, acıyı dibine kadar sömürenleri de rahatsız edici buluyorum. İroniyi de, mizahı da hem acıyla baş edebilmenin, hem zulme karşı daha etkili mücadele edebilmenin, hem de kendini daha kolay, çarpıcı anlatabilmenin yolu olarak görüyorum. Bunu hafife alanlara da gülüp geçiyorum. Çünkü ben espri yaparken çok ciddiyim, şakam yoktur. Toplum halinde yaşanan kolektif travmalara karşı dayanışmayı, umudu ve coşkuyu var edebilmek için de; ironiyi, espriyi yani “gülmeyi” küçümsemek yerine, ciddiye alıp ağız dolusu gülmek en iyisidir. Son kitabın Jar’ı çok beğendim, kutluyorum, eline sağlık.

Latife Tekin (Yazar): Yaratım alanları kendi dünyasının biricikliğine dair yaratıcısından belli bir özerklik, birbirine ne kadar bakışsa da belli bir bağımsızlık, kendine özgü bir özen ister. Politik bilinciniz ile edebi ve sanatsal yaratılarınız arasında bir uyum olsa da ona zıt bir gerilim, birinin ötekine baskın oluşundan daha önemli, verimli bir özerklik mücadelesi vardır sanıyorum. Anlamı, deneyimi her yazar için farklı olsa da, bu verimli gerilimi yazdıklarınızdan da hissediyorum. İçeride, onca politik basınç altındayken yaşadığınız bu iç çatışmayı nasıl deneyimliyorsunuz?

Senin “verimli gerilim” dediğin ve okurken hissettiğin o şey, yazarken bana dokuz doğurtuyor sevgili Latife Tekin. Bunda beni zorlayan ve sınırlayan şey politik bilincim veya kimliğim değil, politik temsiliyetimdir. Milyonlar adına yıllarca temsilen söz söylemiş biri olarak, kendi adıma kişisel bir söz söylerken ölçüp biçmek zorunda kalıyorum. Bu da edebiyatta zorlayıcı ve sınırlayıcı bir unsur olarak yaratıcılığınızı, özgürlüğünüzü etkiliyor haliyle. Bu biraz can sıkıcı bir durum, edebiyat adına tabii ki. Yoksa tek gerilim noktası, kendi dünyam ve yaratım alanları arasında olsa bundan memnun olurdum. Dolayısıyla edebiyattaki sınırlarımı belirleyen şey politik temsiliyetim oluyor, kendi hayallerim değil. Yine de yavaş yavaş bunu aşmaya, alıştıra alıştıra sınırları ihlal etmeye çalışıyorum. Ben henüz yeterince özgür bir yazar değilim, yazmak istediklerimin çoğunu yazamadım halen. Her şeye rağmen edebiyat hevesime feda edemeyeceğim kadar kıymetli ağır sorumluluklarımın da bilincindeyim. Milyonları ilgilendiren “o şeye” zarar gelmemesi de çok önemli benim için. Bir gün siyasi temsiliyet rolüm zayıflar veya ihtiyaç kalmadığından ortadan kalkarsa, görece daha özgür yazabilirim sanırım. Bu arada, Muinar ile Rüyalar ve Uyanışlar Defteri elimin altında, okunma sıralarını bekliyorlar. Emeğine sağlık.

Murat Özyaşar (Yazar): Hapisteyken görüp unutamadığınız bir rüyanızı anlatır mısınız?

Sevgili Murat kardeşim, tuhaf bir rüyamı anlatayım o zaman. Bir gece yarısı, rüya görürken aniden uyandım. Rüyamda hapisteydim, uyanınca “oh be, neyse ki rüyaymış” dedim içimden. Sonra da nerede olduğumu hatırlayıverdim. Sarı Kahkaha kitabını istedim, yolda. Şimdiden eline, yüreğine sağlık.

Orhan Koçak (Yazar, eleştirmen): Hikayelerinizde, şu anda dünyada gördüğünüz durumları mı anlatmak daha çok hoşunuza gidiyor, yoksa ilerde (veya bugün) görmek istediğiniz durumları anlatmak mı? Ya da bu ikisi arasında herhangi bir gerilim veya çatışma görmüyor musunuz? Bu soru şöyle de sorulabilir: Çehov mu Gorki mi, yoksa ikisi de olur mu? (Aynı soru, Ataol Behramoğlu’nun deyimiyle şöyle de sorulur: “Bir halkın oğlu olmak” mı, yoksa aynı halkın anlatıcısı olmak mı? Yoksa “sıkıntı yok” mu?)

Daha çok da gördüklerimi anlatıyorum hikayelerimde. Fakat gördüklerimi anlatma biçimimle gelecekte nasıl olmasını istediğime de gönderme yapıyorum aslında. Ben bir halkın çocuğu olarak anlatıyorum halkımın hikayelerini. Yani sakıncası yoksa Çehov’dan da Gorki’den de vazgeçmek istemiyorum. Ben yaklaşık otuz yıldır demokrasi, özgürlük ve insan hakları mücadelesinin içerisindeyim. Yapacağım hiçbir şey bundan kopuk ve bağımsız olamaz. Bundan sonraki yürüyüşümü sanat ve edebiyatla sürdürsem bile bunu ancak mücadelenin bir başka biçimi olarak ele alabilirim. Benim gerçeğim bu ve bunun dışına çıkmak istemiyorum. Tek uğraşı yazmak olan bir edebiyatçı olmayı düşünmedim hiç. Kavganın içinde fırsat buldukça yazarım herhalde. Marquez’e karşın bu da benim “büyüsüz gerçeklik” tarzım olabilir sanırım. Ayrıca iki güçlü edebiyat eleştirmeni olarak Semih Gümüş ile birlikte bu röportajda bana soru yöneltmiş olmanızdan dolayı hayli stresli ve tedirginim. Bu nedenle, daha fazla uzatıp şansımı zorlamak istemiyorum. Çiçeği burnunda bir edebiyatçı olarak eleştirmenlerle nasıl bir ilişki kuracağımı da hiç bilmiyorum doğrusu. Avukatlarımdan biri, “Eleştirmenlerle iyi geçinmende fayda var” demişti. Nitekim, Allah şahittir, benim sizlere karşı sonsuz saygım ve sevgim vardır Orhan Abi, abim benim 🙂 Hakiki ve içten selamlarım ve sevgilerimle…

Pınar Öğünç (Gazeteci, yazar): Cezaevi gibi siyasal kimliğinizle birlikte benliğinizin de parçalanmak istendiği bir yerde yazmak, çizmek, üretmek, böylelikle akıl sağlığını, ruh bütünlüğünü ve özgüveni korumak muhteviyattan da bağımsız bir direniş. Yine de bunu siyasetçi kimliğinizle bağdaştıramayan ya da “Şimdi sırası mı?” diyen çıkıyordur. Nasıl anlatmak istersiniz üretkenlikteki ısrarınızı? Bu ısrar size ne kattı? Yazmaya cezaevinden çıktıktan sonra da devam edecek misiniz?

Edebiyatı ve sanatı siyasi temsil misyonumla veya siyasi kimliğimle bağdaştırmayanlar oldu elbet. Saygı duymakla birlikte, bu yönlü eleştirileri doğru bulmuyorum. Hayata daha güçlü anlamlar yükleyebilmek, değişime dair enerjinizi diri tutabilmek ve bir siyasetçi olarak çok daha geniş kitlelerle, karşılıklı anlamaya dair sağlıklı bağlar kurabilmek için edebiyat ve sanatın muhteşem düzeyde iyileştirici gücü vardır. Aktif siyasette yürüdüğüm yol kalın duvarlarla kapatıldı. Ben de yola patikadan, uçurum kenarlarından devam ediyorum. İğneyle kuyu kazıyor, kendimi geleceğe hazırlıyorum. Beni buraya gömdüğünü zannedenlere inat, tırnaklarımla eşeleyip toprağı, kendi mezarımdan çıkıyorum diye dostlarımın tedirgin olmasına gerek yok. Ben ne yaptığımın farkındayım, tek bir adımımı bile hesapsız, bilinçsiz atmıyorum. Ben bir mücadele insanıyım. Özgürlük mücadelesinin bir parçasıyım ve ömrüm yeterse daha yapabileceğim çok şey var. Bu yolda yürürken elimdeki her imkanı ve yeteneği sonuna kadar kullanmaya devam edeceğim. Cezaevinde neden siyaset yazmıyorsun da öykü yazıp resim yapıyorsun diyenlere; hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir, kimse ileride mahcubiyetini duyacağı fazladan bir cümle kurmasın diye dostça bir tavsiyede bulunmak isterim. Çıkınca da yazmak için elimden geleni yapacağımdan kimsenin kuşkusu olmasın. Öykü kitabın Beterotu bu hafta elime ulaşacak sevgili Pınar. Şimdiden yüreğine, emeğine sağlık diyorum.

Semih Gümüş (Yayıncı, eleştirmen): Roman ve öykü, kurmaca metinler olarak bir dizi anlatım sorunlarına doğru çözümler getirmeyi gerektirir. Siz bu sorunları hangi yazarlardan ve kitaplardan öğrendiniz?

Değerli Semih Abi, “Siz bu sorunları hangi yazarlardan ve kitaplardan öğrendiniz” diye sorarken “bu sorunları çözmeyi hangi yazarlardan ve kitaplardan öğrendiniz” demek istemişsindir inşallah 🙂 Yoksa kurmaca metinlerimin bir dizi anlatım sorunları içerdiğini düşünüyorsan açık açık söyle sevgili Semih Abi, hapisteyim diye toleranslı davranmayacağını biliyorum. Ne olacak ki? Kendimi daha fazla geliştiririm. En fazla kahrolurum, perişan olurum. Zaten daracık bir mekandayım, hayata küserim, yıkılırım falan. Sen rahat ol yani 🙂 Ben yine de sorunları çözmeyi öğrenmeye çalıştığımı söyleyeyim. Burada olduğum iki buçuk yıllık zamanda üç binden fazla kitap bir şekilde elimin altından geçti. Tamamına yakınını okudum diyebilirim. Çehov, Marquez, Borges başta olmak üzere pek çok yazar, öyküde kurmaca konusunda ufuk açıcı oldu. Dünya edebiyatının klasiklerini lise ve üniversite sonrasında ikinci defa gözden geçirdim. Tolstoy, Gorki, Balzac, Hemingway, Shakespeare, Austen, Wilde, Dickens, Wirginia Woolf, Sir Arthur Conan Doyle, Orwell… Margaret Atwood’un distopik tarzdaki bütün kitaplarını, Galeano’yu, Binbir Gece Masalları’nı, Sadık Hidayet’i halen okuyorum. Ayrıca Grangé, Jo Nesbø, Dan Brown başta olmak üzere yüzlerce polisiye okudum. Türkiye polisiyesinden Ahmet Ümit’in tamamına yakınını okuma imkanım oldu. Mehmed Uzun, Fırat Ceweri, Mahmut Yamalak, Menah Osman, Dilaver Zeraq, Bextiyar Eli, Selim Temo ve daha birçok Kürt edebiyatçıyı okudum. Umberto Eco, Ruiz Zafon, Harper Lee, Saramago bir çırpıda aklıma gelenler. Şebnem İşigüzel, Ayfer Tunç, Mehtap Ceyran, Sema Kaygusuz, Aslı Tohumcu, Esra Yalazan, İlhami Algör, Murat Menteş, Burhan Sönmez, Behçet Çelik gibi son dönem yazarlardan; Orhan Kemal, Sait Faik, Kemal Tahir ve Yaşar Kemal’den çok şey öğrendim. Her birinden mutlaka biraz öğrenerek kendi tarzımı, çizgimi yaratmaya gayet ediyorum. Toplumsal gerçekliğin sınırları içinde, hakikiliği zayıflatmayacak bir kurmacadan yararlanıp en sade cümlelerle anlatımımı inşa etmeye çalışıyorum. Üstünde çalıştığım ve belki sonbaharda yayımlanabilecek romanımda bu tarzımı biraz daha derinleştirmeye, yetkinleştirmeye çalıştım. Ne kadar başarabildiğime okurlar karar verecek artık. Okuduğunuzda sizlerin de görüş, eleştiri ve önerilerini duymaktan gerçekten onur duyacağım. Çünkü Seher’den sonra yapılan eleştiriler çok ön açıcı oldu, Devran’ı da bunları dikkate alarak daha şevkle yazdım. Elbette, nasıl yazılmayacağını öğrendiğim çok sayıda kitap da okudum bu arada. Özcesi, tam bir kafa karışıklığı, içerisinde yazım tekniklerine dair sıfır eğitimle ve el yordamıyla kendi üslubumu yaratmaya gayret ediyorum. Yazarlık, hiç bitmeyecek bir arayıştır neticede. Ben de aramaya devam ediyorum.

Yıldırım Türker (Gazeteci): Bu memleketin halklarına, hepimize ortak bir soru yöneltecek olsan, ne sorarsın?

Sevgili Yıldırım, hakikaten zor bir soru olmuş seninkisi. Bugüne kadar benden hep cevap istendi. İlk defa soru sormama fırsat veriliyor. Bunun için özel olarak teşekkür etmeliyim. Şunu sorsam olur mu acaba: “Oturmaktan bacaklarınız yorulmuştur. Şöyle yürüyelim mi biraz? Ha, ne dersiniz?”

Zehra Doğan (Gazeteci, ressam): Hapishanelerde sanatsal anlamda bambaşka bir dil ve alan yaratıldı. Ama dışarıya baktığımızda azımsanmayacak derecede özgür olamayan sanatçı ve tutuk bir üretim söz konusu. İçeride sanat yapan bir siyasetçi olarak, zor zamanlarda ve her şeyden izole edilmeye çalışılan bir alanda sanat üretmek sizin için ne anlam ifade ediyor? Sizce sanat özgürleştirir mi?

Sevgili yoldaşım, kardeşim Zehra Doğan. İçeride ve dışarıda mücadeleni üretimlerini, duruşunu gururla takip ettik. Bir kadın gazeteci ve ressam olarak yaptıklarınla mücadeleye çok şey kattın. Hele içeride olup da edebi, sanatsal, kültürel üretimlerde bulunmak çok daha anlamlıdır. Teslim alınmaya çalışılan iradenizin, kırılmak istenen onurunuzun, yıkılmak istenen umudunuzun, kaybettirilmek istenen aklınızın korunması için siyasi bilincin yanında sanat ve edebiyat, muhteşem dayanışmacı dostlardır. İçinizde her daim kanat çırpan özgürlük kuşlarıdır. Duvarların ve tel örgülerin, tünel kazmadan da aşılabileceğinin ispatıdır. Sen de bunu en güzel şekilde yapabildiğin için tam olarak anlıyorsundur. Şimdi dışarıdasın ve dışarıdaki “tutuklu” sanatçılara, edebiyatçılara bunun güzelliğini bol bol anlat lütfen. Ve sanatından asla vazgeçme değerli arkadaşım. Küçümseyen olursa da kulak asma, devam et aynı şekilde. Ben de öyle yapmaya gayret ediyorum. Sanattan, edebiyattan, estetikten yoksun, salt politikleşmiş zihinler sorun çözmekten öte, sorunu derinleştirebiliyorlar. Bizim halk olarak politik ahlaki bilinç kadar sanata, edebiyata da acil ihtiyacımız var. Umarım bütün gençlik, meselenin bu yönünün hayati derecedeki önemini kavrıyordur. Mardin Cezaevi’ndeyken yapıp bana hediye olarak gönderdiğin resim duruyor halen güzel kardeşim, yoldaşım. Yolun açık, eline, emeğine sağlık olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal