Demir Özlü’nün ardından: ‘Yurda son gelişimdir’

Demir Özlü’nün ardından: ‘Yurda son gelişimdir’

13 Şubat günü akşamüstü saatlerinde duyduk Demir Özlü’nün ölüm haberini: 1950 sonrası Türk edebiyatının önemli yazarı… 86 yaşında… Stockholm’de… kalp yetmezliği… 

Son zamanlarda gitgide sıklaşan, yerleri kolay kolay doldurulamayacak kayıplara bir isim daha eklendi, Necatigil’in “Kitaplarda Ölmek” şiirindeki parantez bir kez daha kapandı… 

Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldığı
Kısa, uzun bir liste
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.

Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.

Haber geldiği sırada Necatigil arşivinde birlikte çalıştığımız Serenad Demirhan’la masa başındaydık. Babamın Alman Türkologlarla 40’lı yıllardan başlayarak 1979’da ölümüne dek devam eden mektuplaşmalarının yer aldığı dosya önümüzde, bir başka bağlamda 1950 sonrası Türk edebiyatıyla baş başa ve 50’li yılların tam ortasında…

Çalışmamıza birkaç dakika ara verdik, üzüntümüzü dile getirdik. Bilgisayarımdan Demir Özlü’yle en son ne zaman yazıştığıma baktım, 2020 Ocak ayında, yeni yıl kutlaması için gönderdiğim e-postaya teşekkür ederek iyi dileklerini iletmiş olduğunu gördüm. 2016 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yapılan sempozyumda okunmak üzere gönderdiği bildiriyi anımsadım. “Bir yerlerde olmalı, kaydetmişimdir mutlaka,” diye mırıldandım, ardından “Haydi, çalışalım artık,” dedim Serenad’a, “daha çok işimiz var.”

Kayıplar arttıkça –ve yaşlandıkça- ölüm haberlerine verdiğim ilk tepkiler de farklılaşıyor gitgide. Eskiden olduğu gibi hayat durmuyor, günlük rutin neredeyse kesintiye uğramadan sürüp gidiyor. Duygular matlaşıyor adeta. Ama sonra… Sonra beklenmedik bir anda, apansız, anılar sökün ediyor. Duygular ancak o zaman özgür kalıyor, üzerlerini örten sis dağılırken, gerçek kimliklerine kavuşuyorlar. Kitaplara sığınıyorum o zaman, içlerindeki notlara bakıyorum, kimilerini yeniden okunmak üzere ayırıyor, kimilerine sadece göz atıyorum. Her kitap, her not anıları getiriyor beraberinde. Anıların hepsi kayıpla bağlantılı olmuyor, bu kitabı ilk kez nerde görmüştüm, ötekini ne zaman okumuştum, bu ithaf çok tanıdık, ezberimde, öteki çok yabancı, gözümden kaçmış olmalı, eski bir gazete kupürü, kat yerleri aşınmış, güçlükle okunuyor, kesildiği gazete kapanalı yıllar olmuş –ne çok belge ne çok çağrışım!

Kitaplarını okuduğum, izlediğim bir edebiyatçıyı kaybettiğimizde, şahsen tanışıklığım olsun olmasın, yaşadıklarım böyle oluyor artık. Ölüm haberi geldiğinde dile gelemeyen duygular, sonra sonra açığa çıkıyor.

Necatigil arşivinden

Demir Özlü’yle sadece bir kez karşılaştım. 2007 ya da 2008 yılı. Öğlen saatleri.  Beyoğlu’nda bir restoranda, arkadaşlarıyla birlikte. Masadakilerden biri beni tanıyor olmalı ki, ayaküstü tanıştırılıyoruz. O güne ilişkin ayrıntılar silinip gitmiş ama ayağa kalkıp “Kardeşim!” diyerek ellerini uzattığı an belleğimde hâlâ…

2006 yılında kaybettiğimiz sevgili dostum Erdal Öz’ün biyografisini yazdığım o yıllarda, edebiyatımızda 50 kuşağı olarak anılan dönemin yazarlarını da epey araştırmış, kimileriyle yüz yüze görüşmeler yapmıştım. Unutulmaz Bir Atlı adıyla yayımlanan Erdal Öz biyografisine, 50 kuşağı öykücülüğü hakkında konuşmak üzere katıldığım panellerin notlarına bakıyorum. Erdal Öz şöyle anlatıyor o yılları:  

İstanbul Üniversitesi’nin büyük kantini, bir basketbol sahası kadar geniş, yüksek tavanlı bir salondu. Kimi ders çalışan, genellikle derslerden kaytarıp keyif yapan öğrencilerle dolu bir salon. Ortada dört büyük yuvarlak masa. Haliç’e ve yandan Boğaz’a bakan camların önünde birörnek, dörder kişilik dikdörtgen küçük masalar. Bu masalarda güzel hayallere dalınır, güzel sözler bulunup söylenir, güzel kızlarla güzel aşk tezgâhları kurulurdu. Bu masalardan çok şair, öykücü çıkmıştır; birkaç da romancı elbette. Ve pek çok profesör, siyaset adamı; bakanlar…

Bugünün önemli yazarları, o günlerin edebiyat sevdalısı yazar adaylarının buluşma yeri, büyük yuvarlak masalardır. Kısa bir süre sonra çıkaracakları a dergisinin çevresinde toplanacak olan gençlerin arasında Hukuk Fakültesi’nden Erdal Öz, Onat Kutlar, Demir Özlü, Ergin Ertem, Doğan Hızlan, Önay Sözer, Ünal Tekinalp, Ercüment Uçarı, Hilmi Yavuz, Ferit Öngören, Edebiyat Fakültesi’nden Konur Ertop, Adnan Özyalçıner, Kemal Özer, Robert Kolej’den Ülkü Tamer vardır.

Necatigil arşivinden

50 kuşağı yazarları arasında kitabı ilk yayımlanan Demir Özlü’dür. Sartre’ın “İnsan, bir bunaltıdır” sözleriyle açılan 1958 tarihli kitapta, varoluşçuluk akımının izleri belirgindir. Bireyin yalnızlığı, bunalımı ve yabancılaşması simgelerle anlatılır, adı da Bunaltı olan bu ilk öykü kitabında. 

Konur Ertop şöyle söz eder aralarında Demir Özlü’nün de olduğu “özlü” öykücülerden: Erdal Öz adını öyküleriyle duyurmuştu. Demir Özlü, Adnan Özyalçıner’le birlikte üçüne şaka yollu “Yeni edebiyatın ‘Öz’lü öykücüleri” deniyordu. Onların öykülerini, karanlık, yabancı örneklere fazlaca bağlı görenler de vardı.

Demir Özlü, 1969 yılında “Türk Hikâyeciliği Üzerine Bir Soruşturma” başlığıyla çıkan bir yazısında, “(…) Benim de içinde bulunduğum kuşakla, Batı edebiyatının (Batı edebiyatına sosyalist ülkeler de dahildir) 1880’den sonraki son serüveni (yani natüralizm sonrası, surréalism, existentialism, Joyce, Proust, Kafka, çağdaş materyalizm) Türk edebiyatına sızmıştır. Bu Batı taklitçiliği değil, kültürün zorunlu yayılmasıdır. Şimdi iyi hikâye yazmak, eskisinden daha zordur” diyecek; yıllar sonra, 1981’de Adnan Özyalçıner’le yaptığı bir söyleşide ise şu yorumu yapacaktır bu eleştiriler için: “1950 kuşağı yazarlarının ortaya koydukları dünya, evrensel bir olgunun yansıması: Kapitalizmin bunalım döneminin getirdiği yansıma olduğu için, teorik gücü olmayan dar bakış açılı eleştiri, önceleri onu taklitçilikle suçladı. Oysa, yazarların bireysel yaratma güçlerinin en yetkin ve özgün buluşlarıyla, eğretileme ‘metafor’larıyla dolu çok özgün bir yazındı o dönemin yazını.”

Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü adlı antolojisinde Demir Özlü’nün önce şiirler yazdığına (Türk Dili dergisi, 1953/55), sonra hikâye ve eleştiriye geçtiğine değindikten sonra şöyle yorumlar onun hikâyeciliğini: Hikâyelerinin yapısını varoluşçu ve gerçeküstücü öğelerle oluşturdu, entelektüel ve esrarlı havasıyla yalın gerçekçilerin karşıtı bir yazar oldu. 

Necatigil arşivinden

Necatigil arşivinde özenle korunan imzalı kitaplar arasında Özlü’nün ilk kitabı Bunaltı da var. “Kendisine çok şey borçlu olduğum Behçet Necatigil’e armağan olabilir mi? ‘Ufukların gerisi / Akıntıya kürek / Belli olmaz, düşmek gerek / Ak üstüne kara çizgi.’ Not alabilir miyim hocam? 22 Ekim 1958”

Babamın Özlü için imzaladığı 1945 tarihli ilk şiir kitabı Kapalı Çarşı’da ise –ki Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi’ne bağışlanan kitaplar arasında görmüş, fotoğrafını çekmiştim- bu kitaptan bir alıntı vardır: “Sevgili Demir Özlü’ye ‘Bir şeylere bakıp yerinmek ya da öğünmek mümkündür ancak.’ –Bunaltı, s. 112 Birincisi! 5.3.1960”

Necatigil arşivinden

Bunaltı’yı 1963 tarihli bir başka öykü kitabı, “Lâyık olmak isteğini taşıyarak” ithafıyla imzaladığı Soluma izler. Ardından Boğuntulu Sokaklar gelir (1966). Demir Özlü’nün üçüncü öykü kitabı, hocasının Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü’nde yer alır: 

Kitap, sokaklarda yalnızlığını sürdüren, çevreden kopmuş da içindeki ıssızlığı dinleyen bir duyarlığın hikâyelerinden oluşuyor. Yazarın ilk kitabındaki (Bunaltı, 1958) düşünen insanın toplum değerlerine yabancılaşmasını, varoluşçuluğun bir ilkesini geliştirip sürdürüyor. Paris İçin Hikâyeler genel başlığını taşıyan birinci bölümdeki üç hikâye (Alan, Kaldırımlarda, Kralın Geçtiği Kapı) Türk öğrencilerinin ve onlarla ilişkileri olan Parislilerin toplaştıkları kahve, pansiyon ve sokaklardaki beraberliklerini yansıtıyor. Kişiler, sanatın, alkolün ve cinsel kaynaşmaların içinde bir boşluk psikozunu yaşayan yükseköğrenim gençleri. Boğuntulu Sokaklar başlıklı ikinci bölümde Dönüş, Boş Alanlar, Bir Sevginin Başlangıcı ve Boğuntulu Sokaklar hikâyeleri var, ki bunlardan Dönüş, kısalığı oranında istiarelerindeki belirginlikle yazarın bir bunalım ve sessizlikler hikâyecisi olduğunu çok iyi kanıtlıyor. Kitabın belki Dönüş’ten de karakteristik ve dolu hikâyesi Boş Alanlar’dır.

Demir Özlü’nün diğer kitaplarına da hızlıca göz atıyorum. Her birinin içinden kitaplara ilişkin yazıların olduğu gazete kupürleri, eski yazı kısa notlar, hatta Özlü’nün ilk eşi Nebahat Hanım’la evliliğine ait nikâh davetiyesi çıkıyor: 25 Şubat 1959, saat 15.45, Beyoğlu Evlendirme Dairesi –babamın akıl almaz arşivciliğine bir kez daha şaşırıp kalıyorum!

Necatigil arşivinden

1974 tarihli Öteki Günler Gibi Bir Gün’ü kim bilir hangi ruh haliyle, “Sayın Behçet Necatigil’e lâyık olamayarak…” diye imzalamış. Babamın sağlığında çıkan 1979 tarihli son kitabı Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları’nda ise, “Sevgili Necatigil’e, geçtiği yollarda gezinerek…” ithafı var. 

Necatigil arşivinden

1950-1953 yılları arasında Kabataş Lisesi’nde okuyan Demir Özlü’nün babamın öğrencisi olduğunu biliyordum elbette, tanışıp ayaküstü sohbet ettiğimiz gün de söz etmişti bundan ama babamın edebiyatı çok seven bu öğrencisinin sınav kâğıtlarından birini sakladığını daha sonraları, annemin ölümünün ardından tümüyle ortaya çıkan arşivde daha önce görmediğim binlerce sayfayı elden geçirip tasnif etmeye çalışırken öğrenecektim. Demir Özlü’yle yazışmaya da o sıralar başladım.

2016 yılında MSGSÜ Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün düzenlediği “Ardımdan Dökülen Su – Ben Gidince Nem Kalır: Behçet Necatigil 100 Yaşında” başlıklı sempozyumda, o sıralar tesadüfen İstanbul’daysa bir konuşma yapabilir mi diye sormak için yazmıştım ona. Hemen yanıtlamıştı, tanıştığımız gün de söylediği ve beni onurlandıran hitapla…

Kardeşim Ayşe,

E-mektubuna çok teşekkürler. Geçtiğimiz Mayıs ayından beri Stockholm’dayım. Hiç kuşkun olmasın ki konu Necatigil olunca hemen kalkıp gelirdim. Beni edebiyatçı yapan babanızdır. O belki yaşamımın yarısıdır ve öğrencisi olmam da, yaşamımdaki en büyük şanstır.

Mayıs’ın ortasına kadar olan, bu son ikametimde, ayrılırken, bir şey söylememin zorunlu olduğu bir iki yakınıma “bu yurda son gelişimdir” dedim. İki nedeni var: birincisi düşüncesizce ağır bir şey kaldırmaktan belkemiğim yakınında oluşmuş bir müziç ağrının, her çeşit tedaviyi denediğim halde geçmemesidir; ikincisi de orada ortalama kırk yıldır devam eden toplumsal düzensizliklerin sona ermemesidir. Bu kaos içinde onurumu kaybetmiş gibi hissediyorum kendimi, sinirsel yaşamım alt üst oluyor. Bilmiyorum çok zorunlu olarak gene gelmeye mecbur olacak mıyım?

Çağrı benim çok değerlidir; onu saklayacağım.

Ancak gerekli olursa, seminerde başkası tarafından okunabilirse, bir sayfa kadar bir tanıklık gönderebilirim. Can sıkıcı olmayan bir şey.

Pek çok teşekkürler, selam ve sevgiler.

Demir Özlü, 6 Mart 2016

İletisine aynı gün cevap yazarak, bir yazı göndermesinden mutluluk duyacağımızı, bu metnin sempozyumun “Tanıklıklar / Anılar” bölümünde okunacağını bildirdim. Birkaç gün sonra da arşivde bulduğum, 10 aldığı sınav kâğıdını tarayıp gönderdim kendisine. Yine hemen yanıtladı:

Ayşe, kardeşim,

Gönderdiğin sınav kâğıdına çok sevindim. Onu hatırladım. Son yıllarımızda, bir yürüyüşümüzde bana: “Senin bazı kompozisyon yazılarını saklamıştım. Onları sana verecektim. Bulamadım. Belki biz yeni eve taşınırken kayboldu” dedi.
Eski evinize sanırım iki defa onunla birlikte uğradık. Yanılmıyorsam, sokak kapısından sonra beş altı basamakla çıkılan yerde çalışma odası vardı. “Yalnızlık üzerine bir sözlük yapıyorum. Senden de bir cümle aldım” dedi. Ama o sözlüğü bitiremedi sanırım. Bir gece de akşam yemeği dönüşü yeni evinize uğradık. Memnundu. “Biz buraya temelden girdik” dedi. Bu deyimi ilk defa duyuyordum.
Hastanede ona doğru eğildiğimde hemen beni tanıdı. Gülerek karşıladığında, “Hoca iyileşeceksin, daha meyhaneye gideceğiz” demiştim. 

Son karşılıklı yemeğimizi Taksim’deki kilise bahçesine bakan Hacı Baba lokantasının iç kısmında yemiştik, 78 olabilir.
Haberlerini beklerim. Seminer üzerine de.
Sevgi ve selamlar.

Demir Özlü, 11 Mart 2016

Demir Özlü doğru hatırlıyordu. 1964 yılına dek yaşadığımız, adı sonradan Behçet Necatigil sokağı olarak değişen Camgöz sokağındaki nohut oda bakla sofa evimizde babamın çalışma odası üst katta, küçük bir tavan arası odasıydı. “Edebiyatımızda Yalnızlık Antolojisi” olarak tasarladığı çalışma ise yarım kaldı ve tamamlanamadı.

Demir Özlü’nün redakte etmemiz ricasıyla ve uzunsa istediğimiz kadarını kullanabileceğimizi belirterek ilettiği sempozyum metnini, hiçbir kısaltma yapmadan, 10 aldığı sınav kâğıdına da değinerek izleyicilere ben okudum. Şimdi bu metni yeniden okuduğumda, onun Necatigil’e ilişkin anılarını anlatırken, kendi yaşamından önemli kesitlerden de söz ettiğini görüyorum. İstedim ki bu değerli metin kaybolmasın, yazışmalarımızla, Necatigil arşivindeki belgelerle birlikte görünür olsun, edebiyat tarihimize bir not daha düşülsün.

Demir Özlü, ilk iletisinde yer alan ve okuduğumda yüreğimi burkan “Bu yurda son gelişimdir” sözündeki gibi o tarihten sonra Türkiye’ye bir daha gelmedi mi, bilmiyorum. Araştırma gereği de duymadım, çünkü gelmiş de olsa hissettikleri değişmeyecek, gitgide sertleşen ortam buna izin vermeyecekti. Siyasi görüşleri yüzünden çektiği sıkıntılar, işine son verilmesi, yedek subaylık hakkı elinden alınarak askerlik görevini çavuş olarak yapmak zorunda bırakılması,12 Mart döneminde tutuklanması, 12 Eylül askeri darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarılması, uzun yıllar iki ülke, İsveç ve Türkiye arasında gidip gelerek yaşaması, onun deyişiyle kırk yıldır devam eden toplumsal düzensizliklerin sona ermemesiydi önemli olan. Sona ermemesi, sona erememesi!

50 kuşağının bir başka değerli yazarı, kuşağını çok yerinde bir deyişle “çok sesli bir anlayışı olan ve solistlerden oluşan bir koro” olarak tanımlayan Doğan Hızlan, Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları için yazdığı “Çalkantılı Bir Dönemin Güncesi” başlıklı yazısında şöyle diyor: “1950 kuşağının işlevi romancının şu cümlesinde özetleniyor sanki: ‘Buz kırma gemileri gibiyiz.’ Yolu biz açıyoruz. Öyle hiç kuşkusuz ama arttan gelenler yolun hep böyle açık olduğunu sanırlar.”

Yolu açanlara gitgide artan sevgi ve saygıyla, daima…

Ayşe Sarısayın / Heybeliada, 15 Şubat 2021

Necatigil arşivinden: İstanbul Eğitim Enstitüsü’ndeki şair öğretmenler gecesinde, Behçet Necatigil ve Demir Özlü, 17 Mart 1954

Demir Özlü’nün 6-7 Nisan 2016 tarihlerinde MSGSÜ’nde düzenlenen “Ardımdan Dökülen Su – Ben Gidince Nem Kalır: Behçet Necatigil 100 Yaşında” sempozyumu için hazırladığı konuşma metni

Yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum ki beni edebiyatçı yapan Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmenim olan şair Behçet Necatigil’dir.

1949 yılının Eylül ayında on dört yaşını bitirmiş, İzmir Atatürk Lisesi’nin birinci sınıfına, yatılı öğrenci olarak yazılmıştım. Yapının ön bölümünde bir çiçek bahçesi vardı, okul bahçesinin, arkadaki oyun sahasını da içine alarak saran duvarı buradaki genişçe ön kapıya kadar ulaşıyordu. Oradan İzmir’in Kordon boyuna kadar uzanan iki yanı ağaçlıklı asfalt yolun bitiminde körfezin suları görünüyordu. Bütün bu güzel konuma karşın lise, bir askeri lise kadar disiplinliydi; benim yaşımda evindeki yumuşak havayı arayan, henüz çocuk sayılacak yaşta olan birisi için, onun ruhunu ezen, çocukluk melankolisini artıran bir hapishane gibiydi. 

Yılbaşında, annemle babamın Ankara’ya yakın bir kasabaya öğretmen olarak atanmaları nedeniyle İstanbul’a geldim, Ortaköy’deki Kabataş Erkek Lisesi’ne gene yatılı olarak yazdırıldım. Okul binası eski bir saray kalıntısı, eski sarayın Boğaz kıyısında kapladığı uzun şeridin bir bölümünü kapsayan birkaç saray kalıntısı kocaman bina. O sırada dört yıl olan lise öğrenimi süresini nasıl tamamlayabileceğim diye düşünürken, edebiyat dersine gelen genç öğretmen Behçet Necatigil’le karşılaştım. Karşıma çıkan bir edebiyat öğretmeni değil, edebiyatın tam kendisiydi.

Derin bir zevk aldığım, haftada altı saat gerçekleşecek olan edebiyat dersleri. İlk düşüncemi bugün de ansıyorum: “Bu dersler olduktan sonra, dört yılı hiç düşünme artık.” Gerçekten Necatigil, o dört yılda da benim hocam oldu.

Benim İzmir’de olduğum birinci ders yılında öğrencilere Divan Edebiyatı’ndan ne öğreneceklerse öğretmiş, vezinleri anlatmış, bir daha da bunların üzerinde durmamış, sınav konusu da yapmamıştı. Böylece ben Divan Edebiyatı okuyamamıştım. Bu edebiyatı onun kendi gece okumalarında okuyup beğendiği, ertesi gün de sınıfta kara tahtaya yazdığı şiirlerden izledim.

Ama bahara doğru beklenmemiş bir şey oldu, hoca Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları adlı benzersiz kitabını çevirmiş, kitap Milli Eğitim Bakanlığı klâsikler serisinden yayınlanmıştı. Behçet hoca bu kitabı, yüksek sesle doğru dürüst kitap okuyabilen sınıf arkadaşımız Haluk Dedehayır’a derslerde okutmaya başladı. Bu kitap edebiyat alanında bir şoktu biz ilk gençlik çağındaki öğrenciler için. Bu etki yıllarca devam etti. Kitap bizim kuşak için “kutsal kitap” oldu, kimi parçalarını ezberden okuyan bir edebiyatseverler kuşağı yarattı.

O 1950 yılında Necatigil, henüz 1945 tarihli ilk şiir kitabı Kapalı Çarşı‘yı yayınlamış genç bir şairdi. Ama bu kitap piyasada yoktu. O yıl bana Oktay Akbal’ın Önce Ekmekler Bozuldu isimli ilk hikâye kitabı üzerine bir eleştiri yazısı yazma görevi de vermişti. Eleştiri yazımı beğendiğini anımsıyorum. Fakat ben lisenin ikinci sınıfındayken Çevre adlı şiir kitabı yayınlandı. Ardından da bunu, kapağı çok güzel olan Evler adlı şiir kitabı izledi. Gene biz ilk sınıftayken “Alman Romantik İdealizmi”nin en tanınmış örneği olarak deyimlediği Eichendorff’un Bir Haylazın Hayatı adlı romanından bazı parçalar okutmuş, sonra da bu kitabın yazıldığı Alman toplumsal ortamını unutulmaz biçimde anlatmıştı. Böylece Alman Romantizmi galerisinin kapıları benim için açılmış oldu. İsviçreli Keller’in öykülerini zaten okumuştum. Ardından Könisbergli Hoffmann, Kleist ile, Chamissö ile bütün Alman romantikleri bana yüzlerini gösterdiler. Kleist’ın Berlin-Wannsee’deki mezarını iki üç yılda bir hâlâ ziyarete giderim. Almanca’dan başka Divan şiirini, Osmanlıca’yı, Farsça’yı çok iyi tanıyordu. Bu dillerin şiirini de dersin durduğu bir anda öğrencilere tanıtır, sonra da tahtaya yazardı. Elbette daha birçok yazar, derslerde, söz konusuydu. Bu zengin edebiyat yaşamı, benim üç yıllık yatılı geçen lise yaşamımı zaman zaman şenliğe dönüştürmüş, yazınsal alanda çok şey öğrenmeme yol açmıştır. Çünkü Necatigil gün boyunca günlük yaşamını yaşarken de edebiyatın içindeydi, edebiyatı yaşıyordu. Sonra da Almanca yoluyla İskandinav edebiyatlarına uzanmıştı. Strindberg, Norveçli Hamsun… Lagerlöf… başkaları… Modern Alman yazarları da.

Lise son sınıftayken neşem yerindeydi, çünkü artık gündüzlü öğrenciydim. Gümüşsuyu’nda oturuyordum. Liseye Dolmabahçe’den bindiğim tramvayla gidip geliyordum. Tenha yollar… rahat tramvay yolculukları…

Hamsun’un romanı Victoria‘yı çevirmesi o yıla rastlar. Bu yalın aşk romanına derin hayranlık duydum. Ondan önceki yıllar aklımdan geçmezdi (on sekiz yaşına gelmiştim): Hocanın bu çevirisini okuyup, bazı parçalarını birçok kez okuyup ezberleyince de mutlaka bir roman yazmalıyım isteğine kapıldım. Hemen de bir girişimde bulundum. Olanaksızdı. “Ben ancak otuz dokuz yaşında bir roman yazabilirim” diye düşündüm. Gerçekten de otuz dokuz yaşına gelince oturup ilk romanımı yazdım.

Beni edebiyatçı yapan Behçet Necatigil’dir. Bunu geçen yıllarla, giderek daha çok anladım. Öyle sanıyorum ki benim yaşamımın en az yarısı, dört yıl hocalığımı yapan bu genç şairdir. Sınıfa hızlı adımlarla gelirdi. Demokratik Kabataş Lisesi öğrencileri onu bağırış çağırışla değil, saygıyla karşılarlardı. Bazen kravatını, ceketinin altındaki yün yeleğin üzerinde bırakırdı. Kürsüde duran derslerle ilgili defteri mutlaka o güzel yazısıyla doldururdu. Notunun altını mutlaka Behçet Gönül ya da Behçet Necatigil diye imzalardı. Ben onun edebiyatçı ahlâkını da benimsedim. Bu ahlâk çalışmaktan, alçakgönüllülükten, kendini övmemekten, edebiyattaki yerini sadece yazdıklarıyla kazanmaktan, reklamcılıktan kesin olarak kaçınmaktan geçer. Çünkü o kendi “ben”iyle dolu değildi. Sadece edebiyat bilgisiyle, yaratma öncesi yazınsal hazırlıklarla doluydu. Edebiyatta kalıcılık üzerine sınıfta söylediklerini sıralamak uzun vakitler alır. Dilerim ki bunu bir İstanbul’a gelişimde anlatabilirim.

Elbette öğrenciliğim bittikten sonra arkadaş olduk. Beyoğlu İmam Adnan Sokak’taki Stad Hamburg adlı küçük lokantaya giderdik. Burayı işleten, lokantada kendileri çalışan, Levanten bir karı kocaydı. Behçet hoca, Ergin Ertem ile ben. Edebiyat üzerine konuşurduk. Sadece iki ya da üç çeşit yemek vardı. Birkaç bardak da kırmızı şarap. Bir gün, akşam yemeği dönüşü, gece on bir sıralarında durdu -Taksim’e, Café Boulevard’ın karşısındaki küçük alansı yere gelmiştik. Pardösüsünün cebinden sanırım bir Yenice paketi çıkardı. Bir şiirin ilk satırlarıydı. Karton kutunun arkasına yazılmıştı. “Fosfor” adlı bir şiirin ilk satırları. Bazı şiirlerine sokak elektrik fenerlerinin ışığı altında başlıyordu. Sinematografik bir şair resmi.

Onu en son hastanede hasta yatağında gördüm. Hastalığı çok ağırlaşmıştı. Genişçe odada profesör olan doktoru (Hukuk profesörü Hatemi beyin ikiz kardeşi) ona büyük bir ihtimamla bakıyordu. Zihni çok iyiydi. Birkaç söz fısıldadım. Güldü. Birkaç gün sonra on yıl yurda dönemediğim Stockholm’a gidiyordum.

11 Aralık 1979’da Stockholm’a uçtum. İki gün sonra hocayı kaybetmişiz.

Demir Özlü / Stockholm, 11 Mart 2016

Necatigil arşivinden: Demir Özlü’nün, Behçet Necatigil’in öğrencisiyken 10 aldığı sınav kâğıdı

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal