Cioran’ın şüphecilikten beslenen bilgeliği

Cioran’ın şüphecilikten beslenen bilgeliği

‘Yeryüzü cehennemi’, Emil Michel Cioran’ın yaşadığı, tarif ettiği ve tüm hayatını tanımlayacak bir ifadeydi. ‘Altın Çağ’dan çok, distopik ve dünle bağlantısı olmayan ‘şimdi’yi ya da ânı anlatmaya koyulan düşünürün kendine has tarih kavrayışını da yansıtıyordu bu ifade ve onun yan anlamları.

Bağlantısızlık, öncesizlik ve sonrasızlık, Cioran’ın yaşam ve yazın serüvenin belirleyicisi olsa da o, hatırlamayı kitaplarının ve fikirlerinin merkezine koymuştu. Son yıllarında zihnini teslim alan unutma hastalığı, bu anlamda ironik, hatta trajikomik bir şeydi.

Zihninin sağlıklı olduğu günlerde birbirinden kopuk gibi görünen fikirlerini hızla kaleme alan Cioran, “Çürümenin Kitabı”nda şöyle demişti: “Bir Tanrı’yı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar. Buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır.” Bu önerme veya fragman, Cioran’ın tarihsel hoşgörüsüzlüğe ahlak, vicdan ve inanç açısından yaklaşımını göstermekle kalmıyor, meselenin felsefi taraflarına da gönderme yapıyordu. Bir başka deyişle yazar, hiçbir yapıtında olayları tek yönlü değerlendirmiyor, olabildiğince geniş bir açıdan bakarak dünyayı ve insanlığın durumunu yorumluyordu.

Öfke, mizah ve ironi

‘Vaaz verme çılgınlığının’ alıp başını gittiği bir ortamda kalem oynatan Cioran, derdini sakince anlattı ve var oluşu açıklamaya uğraşırken ‘çöpçüsünden züppesine kadar herkes cinai cömertliğinin kesesinden harcar, hepsi mutluluk reçeteleri dağıtır, herkesin adımlarına yön vermeye çalışır’ dedi.

Bu gerçekçiliği yüzünden ‘karamsar’ ve ‘mutsuz’ diye damgalanan Cioran, aslında hemen herkes için ‘ezeli bir mağlubiyetten’ bahsediyor; acıdan fikir üretirken mümkün olduğunca eğlenceli ve ironik cümleler seçip fikir üretiyor, bu arada acı çekiyordu.

Kendisini anlam ve anlamlandırma probleminin içine atmıştı Cioran. Bu nedenle hayatı anlaşılmaz hâle getirdiğini düşündüğü dine, ideolojiye ve siyasete karşı söyleyecek sözleri vardı. Bilgeliğin yaşamı zenginleştirdiğini ve geçmişle gelecek arasında bir köprü olabileceğini savundu. Dilindeki öfke, mizah ve ironinin kaynağı da buydu. O dille insanların birbiriyle konuşmaktan nasıl vazgeçtiğini, fanatizmin nasıl hortladığını, saygısızlığın ve ilkesizliğin nasıl olağanlaştırıldığını, kuşkulanmanın yerini kabullenmenin aldığını anlatmaya çabalarken bireylerden toplumlara ve yeryüzüne yayılan terörizmi resmetti.

‘Mutlak’ olanı referans alarak ‘çözümler’ üretenlerin nobranlığını hatırlatan Cioran, kötülüğün döngüselliğinden dem vurup Plinius’un peşinden giderek ‘Yaşamak uyanık olmaktır’ sözünü tekrarladı.

Cioran’ın bu bilgece tavrı “Yeni Tanrılar”da bir kez daha karşımızda; yeryüzü cehenneminin sınırlarını belirginleştiren düşünür, sözün ve suskunluğun öneminden bahsederken dinlerden ve inançlardan azade bir vicdanı öne çıkarıyor.

Zihnin zincirleri

Cioran, iyiye eğilimli olmadığını söylediği insanı herhangi bir Tanrı’nın da iyiye yöneltemeyeceğini düşünenlerden. Oysa Tanrı’yı ‘babalaştırmak’, insanın (ve Tanrı’nın) noksanlığını ya da kötülüğünü öteleyip sumen altı etmekten başka bir şey değil; bu yüzden yazar ‘Yaratımın ucu, şerefli bir Tanrı’ya olduğu kadar şüpheli bir Tanrı’ya da çıkabilir’ diyor.

Cioran, Tanrısallığın erdemleri değil, ayıpları keşfettirdiğini ve insan, bundan sıkılınca Tanrıları yok etmeye başladığını söylüyor:

“Din duygusu önemsizliğimizi saptamaktan değil arzu etmekten, onun içinde debelenme ihtiyacından doğar. Şimdi artık Tanrıların peşinde yaşamazken doğamızın özünde bulunan bu ihtiyaç nasıl tatmin edilecek? Vaktiyle onlar bizi terk ediyordu, bugünse biz onları terk ediyoruz (…) Tanrılarla birlikteyken her şey daha kolay gözükmüşse patavatsızlıkları hatırlamayacak kadar eski olduğundandır, ne pahasına olursa olsun buna bir son vermemiz gerekmiştir. Onları gözetmeyi sürdürmemizi imkânsız kılacak kadar can sıkıcı değiller miydi?”

Tektanrı inancının şiddete, saldırganlığa ve imana kapı araladığını düşünen Cioran, Antik dönemin bu anlamdaki çeşitliliğini özlemle anıyor: Tekliğin sağlıksızlığını anlatırken Tanrı çeşitliliğinin bulunduğu ortamı coşkun, enerjik ve seçme özgürlüğünün esas olduğu bir dönem diye tanımlıyor.

Cioran, Hıristiyanlığın zaferinin seçme özgürlüğünü ‘akıl almaz’ bir şey hâline getirdiğini ve ‘harika kalabalığın’ da sona erdiğini hatırlatıyor:

“Hıristiyanlık, zihni özgürleştirmek için değil, onu zincire vurmak için Romalıların hukuki sertliğini ve Yunanlıların felsefi akrobasisini kullandı. Zihni zincire vurarak onu derinleşmeye, kendine inmeye mecbur bıraktılar. Dogmalar zihni zehirler, ona ne pahasına olursa olsun aşmaması gereken sınırlar koyar.”

Bir medeniyeti yok etmenin, onun Tanrılarını parçalamaktan geçtiğini söyleyen yazar, tektanrılığın (azizler kültü yardımıyla) tiranlığa giden yolun taşlarını döşerken bir ‘kozmik dram’ sahnelediğini belirtiyor.

‘Şiddet yoluyla ulaşılan nirvana’

Cioran’ın kendisine dert ettiği meselelerin başında, insanın sistematik hâle getirdiği korkuya bağlanması geliyordu. Mevcut durumu daha anlaşılır kılmak için ‘Et korkuya yapışmıştır’ diyen yazar, kişinin kendisi dışında bir ışık aramaması gerektiği kadim fikrinin peşinden gidiyor.

Korkunun, kaygının ve kişinin kendisi dışında ışık aramasının önemli sonuçlarından biri de intihar, yazarın deyişiyle ‘intiharla karşılaşma.’ Mutsuzluk, bir ayin güvencesi yaratarak kişiyi intiharla buluştururken Cioran’a göre mutluluk da insanı bu yola sokabilir; kişi, ‘Ben olmaktan bıktım’ diyebilir ‘Ben’ olmanın huzuru altında ezilebilir de pekâlâ.

İntihara ‘şiddet yoluyla ulaşılan nirvana’ diyen Cioran, bu eylemi, insanın ölümle giriştiği rekabetin sonucu şeklinde niteler. Bir tür Tanrısal edim olarak da algılanabilir bu: “Bu dünya şerefli bir Tanrıdan sudur etseydi, kendini öldürmek bir cüret, tarifsiz bir kışkırtma olurdu. Ama bir alt-Tanrı’nın eserinin söz konusu olduğunu düşünmek için her türlü sebep bulunduğundan, neden var edildiğimizi anlamak kolay değil. Kimi kollamalı?”

İntiharın soracak soru ve verecek yanıt kalmamasıyla ilgisi bulunduğunu ya da cevabın kendisi hâline geldiğini söyleyen Cioran, bunun melanetle uğraşmayı bırakmaya veya gerçek olmayanı gerçek zannetmekle başa çıkmanın bir yoluna dönüşebileceğini de not ediyor.

‘Kendini biricik sanmak bir kuruntudan ileri gelir’

Anlayıp anlamlandırmayı her şeyin önüne koyan Cioran; intiharı, dini, düşünmeyi, kültürü, felsefeyi ve bilgiyi hep bu açıdan bakarak irdeliyor. Somut olanla boşluk arasındaki bağlantıya ve bağlantısızlığa onları dikkate alarak yaklaşıyor. Aynı şekilde sözü ve suskunluğu tartarken hangi umutlara bağlandığımızı ya da hangi umutsuzluklara düştüğümüzü benzer bir gözle değerlendiriyor. Bu aşamanın ardından, daima güncel kalacak bir konuya dair eleştiriler dillendiriyor Cioran:

“Kendini biricik sanmak bir kuruntudan ileri gelir, hadi kabul edelim, bu öyle kusursuz, öyle buyurgan bir yanılsamadır ki onu hâlâ böyle adlandırıp adlandıramayacağımızı kendimize sormamızda beis yok. Asla yeniden bulamayacağımız bir şeyden, bizim adımızı taşıyan bu duyulmadık ve acınası hiçlikten nasıl vazgeçilir? Çekmek zorunda olduğumuz tüm sancıların kaynağı olan söz konusu yanılsama her birimizin içine öyle bir demir atmıştır ki ancak benimizi silip süpürerek bizi kişisiz, bizsiz yalnız bırakan ani bir girdap sayesinde onun üstesinden gelebiliriz.”

‘İnsan özgürlüğün görünüşlerini talep ediyor’

Cioran’ın zihnine -kendisi izin verdiği kadar- girebildiğimiz metinler ve fragmanlar toplamı olan “Yeni Tanrılar”, daha çok inanç, inançsızlık, anlama ve anlamlandırmayla ilgili ifadeleri getirip önümüze koyan bir kitap.

Kendisini kaptırdığı melankoliyle yaşamına ve düşünüşüne yön veren, hayatı ve dünyada olup bitenleri kavramaya uğraşan yazar, eski ve yeni inanç sistemlerini masaya yatırırken bilgeliğin kuşatıcı ve değerli yanına, kimi satırlarında açıkça kimilerinde ise üzeri örtük biçimde gönderme yapıyor. Bahsi geçen bilgelik, Cioran’ın şöyle bir eleştiri getirmesini sağlıyor:

“Anlaşılmamaktan duyduğumuz eminlikte kibir kadar utanç da var. Herhangi bir başarısızlığın ikircikli karakteri bundan kaynaklanır. İnsan başarısızlık sebebiyle kendini beğenmişliğe kapılırken küçük düşer. Hiçbir yenilgi saf değil!”

Bilgi üretmekle ıstırap çekmek arasında sıkı bir ilişki olduğunu söylemesi, ruhsal acının bir şans olduğunu ifade etmesi, bildiği her şeyi kenara bırakması, hesap kitapların gündelik hayatta pek tutmadığını vurgulaması, ‘Her varlık mahvolmuş bir ilahidir’ ve ‘Şüphecilik bir büyülenmeyi bozma talimidir’ demesi, adı geçen bilgeliğin Cioran’ın ruhuna işlemesinin bir sonucu.

İnsanın, ‘özgürlüğü değil, özgürlüğün görünüşlerini talep ettiğinin’ altını çizerken günümüzün en can alıcı sorunlarından birine ve ‘simularklar için çırpınanlara’ atıf yapıyor. Cioran’ın bilgece tavrının altında, taviz vermediği bir şüphecilik yatıyor. Üstelik bunun, kendisini bile hangi yöne götüreceğini, nasıl düşünceler içine sürükleyeceğini bilmiyor. Sonra bilgeliğe dair bir çıkma geliyor: “Bilgelik yaralarımızın kılığına bürünür. Bize nasıl gizlice kanayacağımızı öğretir.”

Cioran, şüphecilikten beslenen bu bilgelikle ömrünü tüketirken son derece tutarlı ve ironik biçimde yeryüzü cehennemini tasvir ediyor “Yeni Tanrılar”da. Hayatın gerçekleri ile gerçeğin alaşağı edilişi arasında geçen sürede ne olup bittiğini anlayıp anlatmaya uğraşıyor.

Yeni Tanrılar, Emil Michel Cioran, Çeviren: Murat Erşen, Redingot Kitap, 136 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal