Cioran’dan uygarlık eleştirileri

Cioran’dan uygarlık eleştirileri

Emil Michel Cioran kitaplarını okurken ortaya çıkan hoşluklar ve zorluklar söz konusu. Bir kere okur, çoğu zaman fragmanlar hâlindeki metinlerin birbiriyle bağlantısı olmadığı izlenimine kapılabilir kolaylıkla. Dikkatini toplayamamışsa bunların anlamdan yoksun, trajik ve kötümser olduğunu düşünebilir.

‘Tarih tutulması’nı, ‘kader’i ve ‘trajik olan’ı eleştiren Cioran’a, ‘karamsar’ ve ‘melankolik’ yaftası yapıştırılabilir pekâlâ.

Vasatlığı yerdiğinde yazara ‘seçkinci’ diyenler çıkmıştı; o, bununla ilgili polemiğe girmedi ama anlayanlar için ağır ve ironik bir cümlesi vardı “Burukluk”ta: “Gelecekte insanlık, işe yeniden başlamak zorunda kalırsa bunu atıklarıyla, her taraftaki mongollarla, kıtalardaki döküntülerle yapacaktır; karikatürü andıran öyle bir uygarlık belirecektir ki hakikisini yaratanlar güçsüz, utanç içinde ve bitkin bir şekilde bakakalacak, yıkımlarının ihtişamını unutmak için son yer olarak da budalalığa sığınacaktır.”

Buradan da anlaşılacağı üzere, Cioran’ın tarihle bir meselesi vardı ve tiranlar özel ilgi alanına giriyordu: Nefret ettiği tiranların ‘hayvanîliğinin’ hakkını vermişti. Mesihliğe soyunanların da… “Çürümenin Kitabı”nda şöyle demişti: “Dünya kaldırımları ve hastaneler reformcularla dolup taşar (…) Toplum, bir kurtarıcılar cehennemi!”

Vaaz verme çılgınlığını eleştirirken ‘vaaz vermekle’ eleştirilmişti Cioran; “Çürümenin Kitabı”nda buna da bir yanıtı vardı: “Vaktiyle bir ‘benliğim’ vardı; artık sadece bir nesneyim… Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum; dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturamayacak kadar hafifti. İçimdeki peygamberi öldürdüğüme göre, nasıl olur da insanlar arasında hâlâ bir yerim bulunabilir ki?”

‘Dehşet ile vecd arasındaki etkin bir hüznü icra ediyorum’ diyen Cioran, kendisini ve insanı mahveden şeyi, “Var Olma Eğilimi”nde açıklamıştı: “İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir: Bir isme sahip olmak, kesin bir yıkılma biçimine talip olmaktır.”

Yalanlarla sözde bir kurtuluş umudu ve miti yaratanlar arasına bir mesafe koyan Cioran, ‘Âdem’den beri olup bitenlere karşıyım’ demişti kendisiyle yapılan bir söyleşide. Tarihi reddetmezken yaşananları eleştirme hakkının sonuna dek saklı olduğunu düşünüyor ve ‘doğum insana türlü delilikler armağan eder’ diyordu.

‘Yaşamaktan ölmek’; Cioran’ın düşünüp yazarak geçen ömrünü ve hayatını mezarlıklar üzerine kuranları kıyasıya eleştirme çabasını özetleyen bir ifadeydi. ‘Tembelim, çok az yazdım’ demesine rağmen Cioran, ömrüne, uykusuzluk dönemlerinde kaleme aldığı bir dolu kitap sığdırmıştı. Onlardan biri de filmi en başa sardığı; yanlış ağacın meyvesini yiyen insana ve onun eylemlerine yoğunlaştığı “Zamana Düşüş”tü.

‘İnsan olma’ ve ‘olma’ çatışması

Varoluşçu iki gamlı baykuş Pascal ve Kierkegaard, insanın dünyaya fırlatılmışlığından bahsederken bunun, zamana fırlatılmak olduğunu da düşünüyordu.

Cioran ise hem ironik hem de metafizik bağlamda ‘düşüş’ten; insanın var oluşunun öyle fazla büyütülmemesi gerektiğinden, ‘başarı”nın ve ‘ilerleme’nin zemininin kayganlığından söz ediyor “Zamana Düşüş”te. Başka bir deyişle başa dönüyor; her zamanki kuşkucu tavrıyla ve kendine has öfkesiyle eğriden doğru çıkıp çıkmadığını sorguluyor.

‘İnsan olma’ ile ‘olma şaşkınlığı’ arasında bocalayan ve bilmeyi arzulayan kişiyle ‘daha iyi bir psikolog olan’ ve bu nedenle üstün gelen yılanın mücadelesinden sonra ‘mutlu olma beceriksizliğinin’ baskın geldiğini söylüyor Cioran. Aynı dönemde yaşanan ‘kader’, ‘cehalet’ ve ‘sahicilik’ arasındaki gerilim de cabası.

Düşünürün sonrasında vardığı nokta ise yozlaşmışlık: “Bunca kendini beğenmişlik ancak bir yozlaşmışın kafasında doğabilirdi; sınırlı bir var oluş yüküyle donatılmıştır o, eksiklikleri nedeniyle hareket yöntemlerini yapay biçimde artırmaya ve hasara uğramış içgüdülerini kendini amansız kılma amaçlı aletlerle ikame etmeye mecburdur. Gerçekten amansız hâle gelmesi ise yozlaşma kapasitesinin hiçbir sınırı olmamasındandır.”

Cioran’ın başlangıç eleştirisi, aslında o ilk doğumdan itibaren insanın kurmaya uğraştığı gerçekliğe, medeniyete ve inceliklerden hızla kopuşuna yönelirken ‘ne kadar olursak o kadar az isteriz’ diyerek bir kez daha ‘insan olma’ ve ‘olma’ çatışmasına götürüyor bizi. Düşünür, ‘göstermelikler sayesinde ilerleme’nin anlamsızlığı ve yavanlığından dert yanıyor: “[İnsan], metafizik bakımdan yüzeysel bir ilgiden azat olmadığı müddetçe, dayanak ve kıvam noksanlığı çektiği ve içindeki her şeyi sahteciliğe yönelten şu var oluş kalpazanlığında inat edecektir. Varlığını har vurup harman savurdukça kaynaklarından fazlasını istemeye girişir; umutsuzca ve şirretçe ister ve elindeki göstermelik gerçekliği tüketeceği zamana, ortalıktan silininceye ya da gülünç duruma düşünceye kadar daha da tutkuyla isteyecektir.”

‘Yoksunlaşma çıraklığı’nın öğreticiliği

Cioran’a göre başka olmayı istemek, ilerleme anlamına gelmez, hatta insan böyle bir durumda, kendisine karşı durur ve karmaşaya doğru itilir. Başlangıcın hakkını verememenin doğurduğu en belirgin sonuçlardan biridir bu.

Bahsi geçen bu evrimin sonunda ‘uygarlaşan’ insan, tepeden bakmaya başladığı geri kalmışlara, ‘evrilmemişliğin ne büyük bir şans olduğunu’ anlatmaya koyulur. Ardından yüzeyselleşme içinde debelenmeyi sürdürür; gereksinimlerini artırarak ‘uygarlaşmaya’ devam eder: “Her ihtiyaç, bizi hayatın yüzeyine doğru yönelterek derinliklerinden kaçırır; değeri olmayana, olamayacak olana değer atfeder. Bütün tertibatıyla uygarlık, bizim gerçek-dışına ve yararsıza meylimiz üzerine kurulur. İhtiyaçlarımızı azaltmaya, sadece elzem olanı karşılamaya razı olsak hemen o anda çökerdi. Bu yüzden, sürmek için bize daima yeni ihtiyaçlar yaratmaya, bunları aralıksız çoğaltmaya zorlar kendini; zira acıya ve kıvanca ilgisizlik uygulamasının umumileşmesi, bir topyekûn yok etme savaşından çok daha vahim sonuçlara yol açabilir onun için.”

‘Uygarlaşma’, herhangi bir olumsuzluğun veya hatanın kaynağında ‘Ben’in olmadığını kabullenmeye dayanıyor Cioran’a göre; ilgisizlik ve sahtekârlık, bu anlamda iki önemli taşıyıcıya dönüşüyor. Zaman kazanmak için icat edilen her şey, vakit kaybına yol açarken ‘dakik insanlık rüyası’ da yeni kurbanlarını arıyor bu ‘uygar’ ortamda.

Cioran, ‘şeylere nasıl el koyacağımızı öğreten’ ve ‘bir mitosla başlayıp şüpheyle biten’ uygarlığın, elden çıkarma sanatı için de yol göstermesi gerektiğini savunurken özgürlüğün ve hakiki yaşamın, ancak ‘yoksunlaşma çıraklığıyla’ mümkün olabileceğini belirtiyor.

‘Acı olmasa hepimiz birer hayalet olurduk’

Başarıya taptığı, sürekli övgü beklediği ve zafer kazanma hırsıyla yanıp tutuştuğu uygarlıkta insanı huzursuz eden şeylerin başında Cioran’a göre eylemlerden emin olamama, benliği içten içe kemiren şüphe ve çoğunlukla farkına bile varılamayan masumiyet kaybı geliyor. Yani bir ‘hastalık’tan söz ediyor düşünür; sakatlık bilinciyle bedenin merhametine kalmak bir yana, endişenin başrolde olduğu bir rahatsızlık bu: “Her birimiz geçmiş dertlerimizin ürünüyüz; endişeli olduğumuzda da gerçeklerin… İnsan olma hastalığının muğlaklığına ve belirsizliğine, birçok belirgin başkası eklenir; tüm bunlar bize, yaşamın mutlak bir emniyetsizlik hâli olduğunu, büsbütün geçici olduğunu, kazai cinsten bir var oluşu temsil ettiğini haber verir. Ama yaşam bir kaza ise birey de kazanın daniskasıdır o zaman.”

Acıya vücut çalımı atarak hazzın keyfini sürme çabası da bir hastalık diye nitelenebilir. Cioran’ın uygarlık eleştirisinde bu önemli bir yer tutuyor; ‘acı olmasa hepimiz birer hayalet olurduk’ ve ‘acının dokunduğu her şey hatıra mertebesine terfi eder’ diyor yazar.

Tüm bunlardan süzülüp gelen bir soru şekilleniyor zihnimizde: Acaba insan, bu hatıraları unuttu mu, yoksa sumen altı mı etti? Sorunun yanıtı bir hayli çetrefilli ama Cioran’ın, zevkin ve acının etrafında her şeyi vaat eden ama hiçbir şey sunmayan bir dolandırıcılık havası olduğuna dair uyarısı, cevaba giden yolda dikkate alınmalı.

Tarihsel ve felsefi eleştiriler sıralayan Cioran’ın dert ettiği şeyler özgürlüğün ve bağımlılığın birbiriyle yer değiştirmesi, değerlerin içinin boşaltılması ya da geçmiştekine göre daha farklı öğelerle doldurulması. Yazarın özgürlüğe dair cümleleri bunu pekiştiriyor: “Özgürlükte güzel olan, tam da imkânsız göründüğü ölçüde ona bağlanmamızdır. Daha da güzel olan ise bunu inkâr edebilmemiz ve bu inkârın, birden fazla dine ve birden fazla uygarlığa en büyük yardımı ve temeli sağlamasıdır.”

“Zamana Düşüş”te; dünden başlayıp bugüne gelen, bugünden bakıp dünü eleştiren Cioran, insanın insanlaşma çizgisinin gri ve karanlık noktalarına, hiç vazgeçmediği şüpheciliği ve ironisiyle giriyor. Diğer bir ifadeyle; tarih, zaman ve insan anlatılarında bulunan, dolayısıyla uygarlık kavrayışındaki bazı sakatlıkları ortaya koyuyor. Kısacası ilk adımı yanlış attığını söylediği insanla birlikte eleştiriyor bu kavrayışı.

“Zamana Düşüş”, E.M. Cioran, Çeviren: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 144 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

       

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

Son yazılar

En çok okunanlar

En çok yorumlananlar