Celâl Üster ile Bir ‘Çevirgen’in Notları üstüne: Belleğin ağına takılanlar

Celâl Üster ile Bir ‘Çevirgen’in Notları üstüne: Belleğin ağına takılanlar

Celâl Üster, Türkiye’nin az sayıdaki -gerçek- entelektüellerinden. Gazetecilik, yayıncılık ve esas olarak çeviri alanındaki üretimleriyle kültür dünyamızı zenginleştirdi. Türkçeyi taçlandırdı. Toplumsal meselelerden geri durmayan kalemiyle örnek oldu, yol gösterdi.

Tüm bu birikim, yakın dönemde iki kitap doğurdu: İlki, geçen yıl okura sunduğu denemeler toplamı Körün Taşı. Diğeri, dumanı üstünde Bir ‘Çevirgen’in Notları.

Bir ‘Çevirgen’in Notları, özel bir kitap. Celâl Üster kitabında, 50 yıllı aşan çeviri uğraşı odağında, anılarını aktarıyor. Anılar, öznel bir anlatının yanı sıra, 60’lardan bugüne Türkiye’nin kültürel ve toplumsal tarihine ayna tutarken, dönemin şahsiyetleri de sayfalarda yeniden canlanıyor:

15-16 Haziran Büyük İşçi Yürüyüşü, 12 Mart, 80 Darbesi, Gezi Direnişi… Memet Fuat’ın Yeni Dergi’si, Adam Yayınları, Aydın Emeç’in E Yayınları, Melih Cevdet’in Cuma yazıları yazdığı Cumhuriyet gazetesi… Mamak Cezaevi’nde çevirdiği satranç kitabı, Orwell, Borges ya da Wells’le mesaisi… ve niceleri.

Kitapta, ayrıca, Üster’in ilk günden şimdiye yaptığı çevirilerden örnek bölümler de var. Tomris Uyar, Behçet Necatigil, Cevat Çapan veya Can Yücel’den örneklerle birlikte. Bir nevi “Türkçede edebi çevirinin güldestesi”.

Dahası? Dahası sohbetimizde. Tamamı, Bir ‘Çevirgen’in Notları’nda.

‘Fena geçmemiş bu hayat’

Türkiye’de çeviri üstüne pek kitap yazılmadı. Çeviri odağında anılar ise herhalde ilk kez bir kitapta toplanıyor. Siz neden bu işe soyunmak istediniz?

(Gülüyor) Aslında elli yıl boyunca bu işe giyindiğimi fark edince üstümdekileri çıkarayım dedim ve soyundum. Belleğimde bekleyenlerden, durmadan anımsadığım anılardan, aklımın dolambaçlarında dolanan düşüncelerden soyundum…

Tabii bu arada Türkiye’de çeviri üstüne çok fazla olmasa da kitaplar çıktı. Örneğin, Fuat Sevimay’ın geçen yıl yayımlanan Çeviri’Bilirsin! Edebiyatın Gizli Kahramanlığı Hakkında Notlar adlı çalışması emek ve bilgi ürünü bir kitap. Benim Çevirgen ise doğrudan çeviri üstüne değil, daha çok çeviri uğraşının getirdiği yaşantılarda dolaşıyor…

Önsözde “’Anımsamak’ sözcüğünü hayatımın herhangi bir döneminde bu kitaptaki kadar kullandığımı anımsamıyorum! Bir de ‘zaman’ sözcüğünü” diyorsunuz. Anımsamakla ve zamanla uğraşmak size neler düşündürdü/hissettirdi?

Bedri Rahmi, bir şiirinde, “Her şey çürüyor canım kardeşim bu dünyada, / Hatıralar bile…” diyor. Ben de hatıralar daha fazla çürümeden hatırlayabildiklerimi yazayım hiç olmazsa dedim. “Anımsamak ve zamanla uğraşmaya” gelmez, yaşamış olduğun hayat, yaptıkların/yapamadıkların, dostların geçer gider belleğinden. Ne hissedeceksin, yaşlanmış olduğunu hissedersin; ama yine de, “Fena geçmemiş bu hayat…” dersin zevahiri kurtarmak için…

Kitabın yazım sürecinde, sizinle sohbetlerimizde, hafızadan ve onun oyunlarından sık sık söz ettik: Bir ânı, o âna tanık olan herkesin farklı anımsaması ya da hafızanın kimi detayları silip, kimilerini öne çıkarması gibi… Bu açıdan, yazım sürecinde yaşadıklarınızı bize anlatır mısınız?

Bu konuda iki şey oluyor: Arkadaşlarına, yakınlarına anlattığın bir anı yıllar içinde anlatıla anlatıla değişime uğruyor, bazen anlatırken ayırdında olmadan birtakım ayrıntılarla da süslüyorsun; sonra bir süreliğine unutuyorsun ve yeniden anımsadığında bambaşka bir hikâye anlatıyorsun. Aynı olayı birlikte yaşadığın bir arkadaşın çok başka bir biçimde anımsayabiliyor o olayı! Hangisi doğru ya da her birinin ne kadarı doğru? Gerçekliğin göreceliği… Akutagava Raşomon’u boşuna yazmamış, tabii Kurosava da boşuna çekmemiş…

Bir de, bellek mucizevi bir süzgeç. Bizim seçtiklerimizi değil, canının istediğini sunuyor bize. Ama çoğunlukla kötülükleri, acıları, ürkünçlükleri siliyor, iyilikleri, güzellikleri, gülünçlükleri saklıyor. Kim demişti: “Bellek ağa benzer; dereden çektiğimizde içi balık doludur, ama ne sular akıp gitmiştir içinden…”

Aslında belleğin edebiyatta, sanatta büyük bir payı var bence, daha doğrusu belleğin bize oynadığı tuhaf oyunların. Bilimin kesinliğinden, şaşmazlığından farklı olarak, edebiyatın alabildiğine özgür belirsizliğinde at oynatır, kılıç şakırdatır yazar. Anı yazmak da, az çok edebiyatsa eğer, kendinizi belleğin süzgecine bırakır, edebiyatın belli belirsizliğine sığınırsınız…

‘Yahu, senin hayatın çeviri!’

Bir de şu yönü sorayım isterim: Anı yazmak meşakkatli iş. Yeterince açık olunabilir mi, her şey anlatılabilir mi, ya da neyin ne kadarı anlatılabilir, gibi kaygılar… “Çeviri odağında kalmak” belki bir parça rahatlatıcı; yine de merak ediyorum: Siz de yazarken “anı yazıyor olmanın kaygılarıyla” boğuştunuz mu?

İnsanın anılarını yazmaya kalkışması zorlu bir uğraşı getirir beraberinde: Kendisiyle, yaşadıklarıyla, yaşadığı toplumla, tanıdığı insanlarla yüzleşebilmesini, hem geride kalan hayatıyla uzlaşabilmesini hem de ona meydan okuyabilmesini… Bir anı kitabı, bana sorarsanız, iftiralardan uzaklaştığı, itiraflara yaklaştığı ölçüde değerlidir. İçten itiraflarda bulunabilmek de bireyleşmeyi gerektirir. Bireyleşmenin geri olduğu toplumlardan, cemaatlerden pek az anı kitabı çıkar.

Benim Çevirgen ise yerleşik, bildik anlamda bir anı kitabı sayılmamalı. Tüm yaşamıyla bir Celâl var, bir de elli yıllık Çevirmen Celâl var. Bu ikisi zaman zaman tek bir Celâl’de kaynaşsa da… Bir ‘Çevirgen’in Notları, çeviri uğraşım, çevirmenlik yaşantılarım üstünden bir anı kitabı olsa olsa… Ama ya biri çıkıp, “Yahu, senin hayatın çeviri!” dese…

Yine çeviri odağında kalırsak; üzüldüğünüz, kırıldığınız, haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüz bir an/anı var mı?

Kuşkusuz böyle “an”lar oluyor, dahası bir “an”dan fazla da sürebiliyor. Ama biraz önce dedim ya, böyle durumlar belleğimin süzgecinden geçemedi; dereye attığım ağın içinden akıp gitti bunlar, bana balıklar kaldı…

Dil duyarlığı, Türkçe özeni

Kitapta ilk günden bu yana yaptığınız çevirilerinizden kısa kısa örnekler var. Yıllar önceki, mesela İzlerimiz dergisindeki çevirilere dönüp bakınca tepkiniz ne oldu? Ne güzel söylemişim mi dediniz, eski bir arkadaşla karşılaşmak gibi miydi?

İnsan yeniyetmelik çağında yapmış olduğu çevirilerle yeniden karşılaştığında bir tuhaf oluyor. Yalnızca İzlerimiz’deki o çevirilerle, bir Shakespeare sonesi çevirisiyle ya da bir Lope de Vega çevirisiyle ilgili bir şey değil bu; o çeviriyi yaptığınız gün ya da günlerle ilgili bir şeyler anımsıyorsunuz, o çeviriler kimi yaşantıları da taşıyor bugünlere.

Juan Rulfo’dan, Iris Murdoch’tan bu yana yaptığım çevirilere gelince, elbette başlangıçtan günümüze bir gelişme görmek mümkün! Ama iyi olduğunu söylemek, ne güzel söylemişim demek bana düşmez. Buna karşılık, şimdi on sekiz yaşından bu yana çevirdiklerime baktığımda, bir dil duyarlığını, Türkçe özenini elden geldiğince korumaya çalıştığımı görüyorum. Bu konuda, hiç kuşkusuz, gençliğimin algı kapılarının ardına kadar açık olduğu bir dönemde okuduğum yazarlar ve şairlere, Melih Cevdet ve Oktay Rifat’a, Memet Fuat ve Nermi Uygur’a, Yaşar Kemal ve Salah Birsel’e, Ferit Edgü, Onat Kutlar, Tomris Uyar ve Bilge Karasu’ya, Cevat Çapan ve Akşit Göktürk gibi hocalarıma çok şey borçluyum. Daha önce başka söyleşilerde de söyledim, ne olduysa 80’lerde oldu, toplumdaki pek çok şey gibi dil duyarlığı, dil özeni de sürçtü, tökezledi. Neyse ki, Hasan Ali Toptaş, Mine Söğüt, Faruk Duman, Ayşe Sarısayın gibi yazarlar bu konuda tümden umutsuzluğa kapılmamıza olanak tanımıyorlar…

Bu çeviri örnekleri, kitabın çok sevdiğim yanlarından biri: Bir çevirmenin/sizin yolunuzu izleyebiliyoruz, metne konu yazarların/şairin farklı çevirilerinden örnekleri bir arada görebiliyoruz, üstelik farklı çevirmenlerin tutumlarına ilişkin ipuçları da var. Az sonraki önerime zemin oluşturması için önce şu soruyu sorayım: Siz çeviri örneklerini böyle bir okuma yolu açmak için mi kitaba dahil ettiniz?

Bilmem, olabilir. Her okuma bir yorum değil midir? Her okur okuduğu kitaba bir yorum katar, o kitabı kendince yeniden var eder, çoğaltır. Her kitap her okurla başka bir kitap olur. Çeviri de bir okuma, içeriden bir okuma olduğuna göre, örneğin bir şiirin farklı çevirmenlerin elinden çıkan çevirileri de o şiire başka başka yorumlar taşır. Eksiltmez çoğaltır o şiiri. Bu açıdan Sappho iyi bir örnek sayılır. Yalnızca İngilizcede, Fransızcada, İtalyancada değil, Türkçede de pek çok iyi şair, iyi çevirmen soyunmuştur Sappho çevirmeye. Sappho’nun deli gönlünü kimler çelmiş, ama Sappho da kaç şairi, kaç çevirmeni koşturmuş peşinden!

Kitapta bir yerde “Edebi çeviri konusunda beklentilerimden biri, bir yazarın tüm yapıtlarının tek bir çevirmen tarafından dilimize kazandırılması olmuştur” diyorsunuz. Devamında sizin de belirttiğiniz gibi, Türkiye’de böyle bir yerleşik işleyiş yok. O nedenle, örneğin her yazar için bir çeviri kataloğu basılsa, farklı çevirmenlerin metinlerinden örnekler o katalogda bir araya getirilse ve okur aradaki farkları birebir görerek tercih yapsa, çok şahane olmaz mı? Ne dersiniz?

Fantastik, ama gerçekleşmesi olanaksız bir öneri! Bunu bir yayınevinin yapması birçok bakımdan olanaksız. Ama böyle bir çalışma bir üniversitede, bir üniversitenin çeviri ya da çeviribilim bölümünde neden yapılmasın? Bilmiyorum, belki yapılıyordur da…

Klasikler, telif hakları sonlanmış yazarların yapıtları farklı çevirmenlerin çevirileriyle farklı yayınevlerinden yayımlanıyor. Dolaşımda sekiz on çevirisi olan klasikler var. Aslında bu da bir “çeviri kataloğu” sayılır. Okur aradaki farkları birebir göremiyor belki, ama çeviri bilinci olan, kitabı iyi çevirisinden okumak isteyen okur yine de bir seçim yapabilir. Ama çeviri eleştirisi gelişmiş olsa, bu tür eleştirilerin yer aldığı dergiler okurlarca merakla izleniyor olsa, bir kitabın farklı çevirileri arasında seçim yapmak kolaylaşır kuşkusuz. O zaman iyi çeviri kötü çeviriyi kovar.

Tezgâhta iki yeni kitap var

Burada bir parantez açmak isterim: H. G. Wells’in Zaman Makinesi, Doktor Moreau’nun Adası ve Dünyalar Savaşı romanlarını çevirdiniz. Görünmez Adam ve Ay’da İlk İnsanlar da tezgâhta. Kitapta da değiniyorsunuz: Bir yazarın pek çok kitabıyla (hem de ardı ardına) uğraşmak çevirmen için nasıl bir süreç?

Batı ülkelerinde Borges çevirmeni, Wells çevirmeni olarak tanınmış çevirmenler vardı. Bir zamanlar David Magarshak İngiltere’de Dostoyevski çevirmeni olarak tanınırdı. Neden Türkiye’de de böyle örnekler olmasın diyorum, ama yayıncılık dünyasının koşulları buna pek elvermiyor. Yine de, H. G. Wells’in beş bilimkurgu romanının çevirilerini bir engel çıkmazsa tamamlayacak olmamı çok önemsiyorum; büyük bir talihlilik benim için. İnsan Wells’in birbiri ardı sıra altı yıl içinde yayımlanmış olan o beş kitabındaki üslubun sırrına daha iyi varıyor, Wells’in söz ve deyim dağarcığına egemen oluyor, bilimkurgu temelinde oluşmuş beş roman arasındaki bağlantıları daha derinliğine kavrıyor, böylece ortaya daha iyi çeviriler çıkarma olanağı yakalıyor.

Paranteze ek yapayım: Tezgâhta olan, planlanmış kaç kitap var?

İki kitap görünüyor ufukta, ama ufuk ne kadar uzakta, bilmiyorum. Biri, Radikal Kitap’ta on yıl kadar, daha sonra da Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanmış olan “Yeryüzü Kitaplığı” yazılarımdan oluşacak bir seçki. Bu yazılar kitaba dökülürken biraz değişecek elbette, dergi yazısı kılığından çıkıp kitap yazısı kıyafetine bürünecek, aynı yazarla ilgili birkaç yazı belki tek bir yazıda bütünleşecek. Öbürü, yaşanmış ama yaşandığında beni afallatmış, kendimi birden başka bir eksende bulduğum “an”ların anlatıları. Yazmaya çalışacağım. Anlatımını tutturabilirsem…

Kitaptaki çeviri örneklerinden devam edersek: Bu yolla Tomris Uyar’dan Cevat Çapan’a, Can Yücel’den Behçet Necatigil’e kadar birçok çevirmeni kitabınızda anıyorsunuz. Bir tür saygı duruşu ya da selam gönderme gibi…

Daha önce de söyledim, onların çevirileri, kullandıkları dil, sözcükler bana hep yol gösterdi; onların çevirilerini yalnızca çeviri olarak değil Türkçeyi öğrenmek, Türkçemi geliştirmek için de okudum; giderek kendi Türkçemi kurabildiysem bunu onlara borçluyum.

Kimi eleştiri yazılarınız ile söyleşiler de kitaba dahil. Bu anlamda Bir ‘Çevirgen’in Notları’nın, özellikle çeviri yapmaya yeni başlayanlar için bir başucu kitabı olduğunu düşünüyorum. Mesela üniversitelerde okutulabilir. Bu öneriye ne dersiniz?

Ben ne diyebilirim ki? Benim dışımda bir şey bu. İsteyen başucu kitabı yapar, isteyen üniversitede okutur. Ama bu kitabın, çeviri üstünden ve çeviriler arasından yol alıyor olsa da, 1960’ların sonlarından bu yana ülkemizin yayıncılık dünyasından, dahası toplumsal çalkantılarından da izdüşümler taşıdığını sanıyorum…

Çevirinin en görkemli ödülü…

“Şu Yaşlı Kâhin Proteus Gibi” yazınızda çeviriye yeni başlayanlara “öğütleriniz” var. Ancak bu öğütleri Vargas Llosa’nın Genç Bir Romancıya Mektuplar kitabından aktarmayı tercih etmişsiniz. Türkiye özelinde öneriler sorsam?

Öğüt vermek iyi bir şey değildir, çoğu zaman itici gelir insanlara. Ben daha çok çeviriye yeni yeni gönül vermekte olan bir gençle söyleşmek istedim. Evet, Mario Vargas Llosa’nın o kitabından yola çıktım, ama giderek, “Haksızlıklardan geçilmeyen bir dünyada yaşıyoruz, onlardan senin payına da düşecek ister istemez… Senin en görkemli ödülün, o çeviriyi yaparken, o yazarın derinliklerinde seyrederken, başka dillerde yazıya dökülmüş sözlerin kendi dilindeki karşılıklarını keşfederken aldığın keyif, duyduğun zevk olsun!” dedim. Benim söylediklerim, yalnızca çeviri için değil başka alanlar için de, roman, öykü, şiir yazanlar için de geçerli diye düşünüyorum…

Son soru: “Tek el tek parmak” kitabın hoş metinlerinden biri. Daktilo, sonra da bilgisayar kullanırken, yalnızca sol elinizin işaretparmağını kullanıyorsunuz. Bugüne kadar kim bilir kaç kitap çevirdi, gazetelere kaç yazı, kaç haber yazdı? Körün Taşı ile Bir ‘Çevirgen’in Notları’nı da sayarsak… Düşünüyorum da, bir anda dile gelse acaba ne söylerdi? Şikâyet mi ederdi, teşekkür mü?

Bilemem, parmağıma sormak gerekir…

 

Fotoğraf: Aslı Uluşahin

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal