‘Cehennem karnavalı’

‘Cehennem karnavalı’

İki yaşam tarzının ve zaman diliminin; burjuvazinin hâkim olduğu on dokuzuncu yüzyıl ile belirsizliklerle dolu olan ve kavramların yerinden oynayacağı yirminci yüzyılın kapıştığı Birinci Dünya Savaşı’nda, Almanlar büyük bir yenilgiye uğrayıp utançla evine dönmeden evvel, siperlerden önemli kazanımlarla çıkacağını sanıyordu. Sonuç çok farklı oldu: Bir sonraki topyekûn savaşa dek nerede hata yapıldığı ilkin sessizce ardından muazzam bir gürültüyle tartışılacak ve 1920’lerin sonundan itibaren Almanya’da, yirminci yüzyılı şekillendirip tarihin akışını değiştirecek siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmeler yaşanacaktı.

Söz konusu dönemde, hem umutla girilip hüsranla biten Birinci Dünya Savaşı’na hem de bu savaştaki yeni teknolojilere dair metinler ve günlükler kaleme alınmıştı. Bunların neredeyse tamamında sevinç ve hüzün, hayranlık ve bıkkınlık, gurur ve utanç gibi duyguların varlığı dikkat çekiyordu. Başka bir deyişle savaşın azameti, gerek cephedekileri gerek cephe gerisindekileri allak bullak etmişti. Kafalar karışıktı; savaş ve sonrasında büyük bir boşluk oluşmuştu.

Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ordusunda yer alan; cephede yaralanan ve evine madalyayla dönen Ernst Jünger, ‘savaşın büyüsü’nün ve kafa karışıklığının sadece önemli bir örneği değildi, aynı zamanda bunu kâğıda dökmüştü.

Kafası karışık bir yazar

Jünger’in 1920’lerden 1930’ların sonuna dek yazdıkları, Almanya’da Birinci Dünya Savaşı’nın ardından serpilen Genç Muhafazakârlarca (Jungkonservative) benimsenmiş, hatta bu yeni oluşum tarafından neredeyse bayraklaştırılmıştı. İşçilerin askerleştiği ve askerlerin işçileştiği bu dönemde Jünger, nihilist tavrıyla savaşın çeliğini, akan kanı ve zamanın araç gereçlerini anlatmaya yönelmişti. Enikonu otoriterleşen devletin, kitleleri makineleştirme düsturunun bir yansımasıydı bu; yazar, bahsi geçen bu anlayışı onaylayarak faşizme göz kırpmakla suçlanmıştı.

Her ne kadar Jünger, yirminci yüzyıla yön verecek savaş uygarlığı ve taraftarlığını; etkilendiği ve anlamaya çalıştığı savaş mantığını resmetse de metinlerindeki kimi muğlaklıklar nedeniyle kendisine yöneltilen faşistlik suçlaması bâkî kalmıştı.

Jünger faşist miydi, yoksa savaş meydanlarını betimleyerek ona yumuşak eleştiriler mi yöneltiyordu? Bu sorunun yanıtı, yazara nereden bakıldığına bağlı: Dâhil edildiği bir başka grup olan Devrimci Muhafazakârlar penceresinden bakınca Jünger’in faşizmi eleştirdiği söylenebilir. Fakat 1920’lerdeki Jünger’e bakıldığında ona faşist demek de mümkün. Kısacası yazarın hem zihninin bulanık olduğunu hem de metinleri ve eylemleriyle kafa karışıklığı yarattığını görüyoruz. Üstelik bu tartışmalar hâlâ sürüyor.

Jünger, savaşın etkilerini ve kullanılan teknolojiden devşirdiği ‘estetiği’ anlatmaya, hatta biraz ileri giderek ve yanlış anlamalara yol açabilecek şekilde bunu betimlemeye yönelmişti. Böylece yirminci yüzyıl uygarlığını, kendi üslubuyla ortaya koymaya; ona mitolojik ve metafizik bir hava katmaya çalışmıştı. Akıl çağına karşı maneviyatın ön plana çıkarıldığı geleneğin tam anlamıyla içine girmeden, onun üstü kapalı ve muğlak destekçisi hâline gelmişti kimilerine göre.

Jünger, savaşın ve orada vücut bulan yakınlaşmaların keskin bir savunucusu diye nitelenemezdi belki ama savaştan ve savaş makinelerinden, onların doğurduğu sonuçtan etkilenmişti. Bu etkilenme iki uçluydu: Kimi zaman hayranlık kokan betimlemeler, kimi zaman edebiyatla harmanlanmış yergiler içeriyordu.

İşte “Çelik Fırtınalarında”, Jünger’in hem bu bağlamda eleştirilmesine yol açan hem de savaş anlatımıyla dikkat çeken bir kitaptı.

Savaş heyecanı ve ‘doğası’

Almanya, Birinci Dünya Savaşı’na büyük hayallerle girmişti: Sömürgecilik yarışında rakiplerine yetişmek ve hatta üstünlüğü ele geçirmek, askerî başarı, ekonomik zafer, Avrupa’nın ve dünyanın yeniden şekillendirilişinde sözü geçen bir ülke hâline gelmek…

Askerler de onları cephelere sürenler de aynı ‘heyecanı’ ve ‘umudu’ paylaşıyordu. Sıradan pek çok genç, sıradan olmadığına inananların başlattığı ilk topyekûn savaş yollarına -tıpkı 1939’daki gibi bir inançla- Almanya’nın kesin zaferi için düşmüştü.

Jünger, “Çelik Fırtınalarında”nın hemen başında bu ‘heyecanı’ ve ‘umudu’ tarif ediyor: “Amfileri, mektep sıralarını, iş tezgâhlarını bırakıp gelmiş, birkaç haftacık talim içinde eriyip büyük, heyecanlı tek bir vücut olmuştuk. Emniyetli bir çağda yetiştiğimiz için hepimiz müstesna olana, büyük tehlikeye karşı bir hasret hissediyorduk. Derken harp içimizi sarmıştı, bir sarhoşluk gibi. Bir çiçek yağmuru altında yola çıkmıştık, güllerle kandan ibaret bir sarhoşluk havası içinde. Harp bize elbette büyük olanı getirecekti, kuvvetli, şerefli olanı… Gözümüze erkekçe bir iş gibi çiçek açmış, kanla çiylenmiş çayırlarda neşeli bir piyade muharebesi gibi görünüyordu. ‘Yok dünyada daha güzel bir ölüm…’ Ah, yeter ki evde durmak olmasın, izin çıksın, katılalım!”

Jünger’in resmettiği bu ortam yerini, bir siper savaşı olan Birinci Dünya Savaşı’na katılan diğer askerlerin yaşadıklarına benzer bir dehşete bırakıyor zamanla. Ayağı yere basan, aklı başında her askerin gördüğü manzaralar, yazarın satırlarında da yer alıyor: Yıkıntılar, yarım insanlar, sefalet ve duyguları köreltecek derecedeki dehşet…

Jünger’in içinde bulunduğu gönüllüler, nam-ı diğer ‘harp azimlileri’, deneyimli askerlerden daha çok hissediyor bu dehşeti. Üstelik mevzi ve cephelerin tüm çamuru da onların kıyafetlerinde. Etrafa yayılan bombaların gürültüsü ve o zamanın devasa savaş makinelerinin görüntüsü ise çaylak askerlerin tek ‘tesellisi.’

Yazarın betimlediği savaş alanlarında, hem duygusal açıdan hem de muharebelerin sonuçları bakımından gel gitler mevcut: Ani saldırıları durgun bir gün izliyor ya da yirmi dört saat önce gezintiye çıkılan yemyeşil tepeler, ertesi sabah büyük çatışmalara sahne oluyor. Birbirini hiç tanımayan askerler, bu ortamda kaynaşıyor ve hemen ardından açılan ateşle ya da atılan bir bombayla bazıları ölüp gidiyor.

1920’lerde, özellikle Almanya’da epey tartışılan ve 1930’larda bir propaganda malzemesine dönüşen ‘savaşın doğası’na dair örnekler bunlar.

Savaşın ‘yalnızca bir savaş’ diye nitelenmemesi gerektiği öğretilen; ‘mücadele şevki’nin her şeyden önemli olduğu söylenen askerler, ‘memleket uğruna’ ve ‘ülkenin çıkarları için’ cepheye sürülüyor. Üstelik bu hengame içinde bahsi geçen ‘fikirlere’ sıkı sıkı sarılıyor hemen herkes.

Bir balyoz etkisi

Makineli tüfeklerin seri atışlarının ve kelebeğe benzettiği uçakların altındaki Jünger’in savaş tasvirleri, ortamın ruhunu yansıtıyor âdeta: Bir yanda ölmeye ve öldürmeye koşullanmış askerlerin (ve orduların) zafer inancıyla ilerleyişi, diğer yanda ise ölümün sıradanlığının yarattığı dehşet…

Savaşın çeşitli aşamalarında yazarın yaralanmasına neden olan çatışmalar, kendisini en çok açık arazilerde hissettiriyor. Jünger’in çoğunlukla bir günlük havasında anlattığı bu muharebeler, bazen bir topçu atışıyla bazen yüz yüze çarpışmalarla şekillenirken bir ‘balyoz’ etkisi yaratıyor: “Bu sesleri tasvir etmek onlara katlanmaktan daha kolaydır çünkü havada uçan demirin çıkardığı her bir ses ölüm fikrini akla getirir; işte ben de toprak içindeki oyuğumda öylece çömelmiş, ellerimle gözlerimi kapatmış oturuyordum ve tahayyülümden vurulmanın bütün biçimleri geçiyordu. Zannederim, bu harbin her askeri gibi benim de sık sık içinde olduğum bu vaziyeti gayet iyi yakalayan bir kıyas buldum: Bir kazığa sıkı sıkı bağlı ve bu arada, elinde balyoz sallayan bir herifin devamlı tehdidi altında bulunduğunuzu tasavvur edin. Balyoz, kâh hız almak için uzaklaşır kâh savrulur gelir ve neredeyse başınıza değer, sonra yine gelip kazığa çarpar ve ortalıkta yongalar uçuşur; insanın ağır bir taarruzun ortasında siper olmadan yaşadığı şey işte tam bu vaziyettir.”

‘Planlı bir mahvediş’

Jünger’in ‘cehennem karnavalı’ diye nitelediği savaş; şarapnel parçalarının, ceset yığınlarının, savaşı kutsayan ve ona mecburen dâhil olan askerlerin, harabeye çevrilen kasabaların ve kentlerin, siperlerdeki tedirgin eğlencelerin, hendeklerin ve cansız seslerin bir kolajı âdeta.

Söz konusu kolaj, ‘düşmanın’ kim olduğunu ve nereden geleceğini, ‘düşmana’ karşı çarpışanların nerede olduğunu ve nereye gideceğini bilmeyi zorunlu kılıyor. Buna her iki tarafın da dillendirdiği ‘biz ezilebilirdik ama mağlup olamazdık’ gibi bir inanç eşlik ediyor. Fakat bu inanç, savaşın yarattığı dehşet tablosunu ötelemeye veya örtmeye yetmiyor elbette: “Bu tablolar, (….) bir tımarhaneyi hatırlatıyor ve buna benzeyen yarı komik yarı iğrendirici bir tesir bırakıyordu. Bunlar, hemen fark edildiği üzere, erkeklik şerefine de zarar veriyordu. Burada ilk defa, sonraki hayatımda gına gelecek kadar sık rastlayacağım, planlı bir mahvediş görüyordum; bu yıkım, devrimizin iktisat zihniyetiyle uğursuz bir irtibat içindedir, mahvedene faydadan çok zarar verdiği gibi askere de şeref getirmez.”

Rüyadaki labirent

Jünger, savaşın basitliğini ve nobranlığını, kimilerini eğlendiren kimilerini korkutan taraflarını, duygusal gel gitler eşliğinde anlatıyor. Gerek askerlerin gerek savaş meydanlarında kullanılan teçhizatların saçtığı dehşet ve korku, zaman zaman insani her şeyin bir kenara itildiği şuursuzluğu tetikliyor. Diğer yandan Jünger, siperden başını çıkarıp etrafa baktığında savaşın ne anlama geldiğinin ve insanı hangi ruh hâllerine sürükleyebileceğinin farkında. ‘Cellat öğünü’, savaştaki ‘olağan’ ve olağan dışı akışı; ‘macerayı’, tehlikeyi ve dehşeti ortaya koyan, ruhsal dalgalanmaları yansıtan ifadelerden sadece biri.

Bununla beraber şu cümle, bahsi geçen ikircikli hâli resmediyor: “Harpte nice maceranın üstesinden geldim fakat (…) soğuk sabah ışığının aydınlattığı, bilmediğimiz hendeklerde istikametimizi bilmeden dolaşıp duruşumuzu hatırladıkça içimde bir huzursuzluk hissi kabarır. Rüyada labirent görmek gibiydi.”

Her çarpışmayı, ‘düşmanla’ her karşılaşmayı, mevzi ve siperleri, özellikle gece çöktüğünde ‘sihre uğramış bir dünya gibi soğuk ve yabani’ diye niteleyen, hem savaşa katılan hem de olan biteni gözlemleyip kâğıda döken Jünger’in anlatımı, tıpkı savaşın kendisi kadar hızlı ve şiddetli. Bu anlatımın en belirgin yönü, savaşın mekanikliğiyle askerlerin duygusallığını buluşturması. Kitabın başındaki ‘Toprağa düşenlere’ notu, söz konusu buluşmanın bir başka tarifi. Diğer bir ifadeyle ‘hayatı kaymış hayalperestlerin yaralı hâlde yatışlarına’ veya ölümüne denk geliyor bu.

Jünger’in estetiği

Birinci Dünya Savaşı’nın orta yerindeyken yaşadıklarını not eden Jünger, savaşı kutsamıyordu belki ama ‘zamanın ruhu’ndan, dönemin ulusçu-militarist ‘estetiğinden’ ve bunların yarattıklarından etkilenip kitaplarında onlara yer vermişti.

Beğenmenin ve eleştirmenin belli belirsiz sınırında duruyordu Jünger; Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerinden, çatışma sahalarından ve kendisine üstün hizmet madalyası getiren ‘başarılardan’ bir şekilde etkilenmişti. İlerleyen yıllarda, Almanya’yı suskunluğa ve soğuk ilişkilere iten yenilgiden de aynı derecede etkilenmişti. 1930’ların siyasi ve kültürel atmosferi, her ne kadar onu içine çekmeye çalışsa da Jünger buna sıcak bakmadı; ne Nazilerce ne de Nazi muhaliflerince kabullenildi. Aynı dönemde romanları yayımlanmaya devam etti, hatta Doğu Cephesi’nde Jünger’in metinlerinin elden ele dolaştığı söylenmişti.

Jünger, akılcılığın yıkıcı bir teknolojiye dönüştürüldüğü savaş meydanlarından romanlar çıkarmıştı. Bu dehşete kendisini zaman zaman kaptıran ve bazı eleştirmenlere göre ‘savaşı kutsallaştıran’, savaş araç gereçlerine ‘hayranlıkla bakan’ bir yazardı. Duygusuz makinelerin, askerlerin elinde dehşet saçtığı ortamdan bir estetiğe ulaşan Jünger’in tasvir ettiği savaş manzarası, romantizmin karanlık bir cephesiydi ve büyülü günlerin yıkılmaya yüz tuttuğunu anlatıyordu. “Çelik Fırtınalarında”daki anlık ve keskin değişimler; huzurlu ve dingin ortamın birden çatışmalara evrilişi, tam da bunu yansıtıyor.

Uzun lafın kısası, 1920’ler Almanyası’ndaki şaşkınlığın ve toplumsal ilişkileri belirleyen soğukluğun da satır aralarında kendisini hissettirdiği “Çelik Fırtınalarında”da, olup bitenin akışına kapılıp giden, ardından kendisine çekidüzen veren; kafası hayli karışık ve Birinci Dünya Savaşı’nın şoke ediciliğiyle sersemlemiş Jünger çıkıyor karşımıza.

“Çelik Fırtınalarında”, Ernst Jünger, Çeviren: Tevfik Turan, Jaguar Kitap, 320 s.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal