Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Büyük bir ‘mali külfet’: ‘İşlevsiz insanlar’

Büyük bir ‘mali külfet’: ‘İşlevsiz insanlar’

Sanayi Devrimi’yle hızlanan ve teknolojik atılım yapan üretim, yeni meslekler doğururken insan fazlalığı meydana getirdi. Yirminci yüzyılın başında, Zygmunt Bauman’ın “atık” olarak nitelediği bu insanlar, başka memleketlere hızla “ihraç edildi”, kimi ülkelerin kuruluşunda önemli rol oynadı. Gelişmiş ülkelerde “faydasız”, “işlevsiz” ve “fazlalık” kategorisindeki bu insanlar, belli bir zaman sonra mevcut sorunu küreselleştirdi. Hemen ardından göç yollarına düşüldü, kapılar zorlandı ve sınırları çizenler güvenlik endişesiyle hem kendi vatandaşlarının hem de göçmenlerin özgürlüğünü kısıtladı.

Bauman’ın insan ile atık arasında kurduğu bağlantı, pragmatik biçimde yaklaşılan bireyin metalaştırıldığını gösterme amacı taşıyordu. Bunun üzerine ekonomik liberalizmin, kapitalizmin ve neoliberalizmin iş prensipleri de eklenince fayda en temel ilke hâline gelirken çalışabilir durumda olanlar ile sisteme katkı sağlayamayacağına kanaat getirilenler ayrıştırıldı. Hatta “faydasızlar”, “faydalılar” ve sistem yöneticileri tarafından gettolara gönderildi. Sistem ve sisteme katkı sağlama, kerteriz noktası olarak belirlendi ve çalışma şartları ağırlaştı. Buna uyum sağlayamayanlar için yeni bir açıklama modeli devreye sokulunca “işlevsizler”, sistem ve yaşam dışına itildi.

‘Gezegenimiz doldu’ 

Bauman, “Iskarta Hayatlar” kitabının hemen başında, çöp ile insan arasında metaforik bir bağlantı kurarak konuyu sorularla genişletiyor: “Hiç kullanılmamış, üzerinde denenmemiş olduğu için gıcır, taze, büyüleyici, gizemli bir çekiciliğe sahip yeni eşyalar mı, yoksa gittikçe yükselen çöp dağları mı? Sözgelimi modaya olan tuktu nasıl açıklanabilir? Bu moda tam olarak nedir; daha az hayranlık uyandıran şeylerin daha güzel şeylerle ikamesi mi, yoksa eşyalar çekiciliği ve albenisini yitirdikten sonra çöpe atıldığında duyulan keyif mi? Bu eşyalar çirkin olduğu için mi atılıyor, yoksa atılmaya karar verildiği için mi çirkinleşiyor?”

Ekonomik ilerleme, yeryüzünün hemen her noktasının fiziksel olarak işgal edilmesine kapı aralarken sistem dışı (ihtiyaç fazlası ya da “atık”) insanlar da “üretiyor.” Buradan hareketle Bauman, “gezegenimiz doldu” derken “atık insan endüstrisinin karşı karşıya kaldığı büyük krize” işaret ediyor. Bunu besleyen korku ise dev bir güvenlik sanayinin önünü açıyor. Göçmenler ve sığınmacılar ise hem daha iyi bir yaşam hem de hayatta kalma umuduyla kapılarda bekliyor: “İnsani atıkların ve atık insanların tasfiye sorunları, bireyselleşmenin akışkan modern, tüketici kültürü üzerinde her zamankinden daha fazla baskı yapıyor. Toplumsal hayatın en önemli veçhelerini esir alıyor, hayat stratejilerini ele geçiriyor, en önemli faaliyetlere damgasını vuruyor, onları kendi atıklarını (başlamadan biten, yetersiz, sakat ya da yürümeyen, harcanmaya mahkûm insan ilişkileri) üretmeye sevk ediyor.”

Nasıl bir dünya tasarlıyoruz? 

“Iskartaya çıkarılanlar”, Bauman’a göre herhangi bir anomali değil, sistemin bir gereği. Hatta kalıcılığı; ebedi kullanım dışılığını, gereksizliği ve standartlara aykırılığı temsil ediyor. Bauman’ın ifadesiyle “gözden çıkarılmışlık” demek bu: Hurdalaşmış ve çöplüğe atılmak üzere bekleyen insan anlamına geliyor “ıskarta”. Bir tür “mali külfet…”

Üretim ve tüketim sisteminin dışına itilen bu toplumsal sınıf, aynı zamanda “potansiyel suçlu” diye nitelenip bir güvenlik tehdidi olarak görülüyor. Burada iki kilit soru var: “Nasıl bir dünya tasarlıyoruz?” ve “Bu tasarıya kim, kimler tarafından dâhil edilecek?” Bunlara elbette belli yanıtlar verildi ama öngörülemeyen şey, ıskartaya çıkarılacak insan sayısının ne olacağı. Bauman, kitabı yazdığı 2004’te bu konuda kapsamlı fikirler yürütmekten kaçınmış ancak olan bitene bakıp durumun ciddiyetine dair kalem oynatmış: “Atık, tüm üretimlerin karanlık ve utanç verici sırrıdır. Sır olarak kalması tercih edilir. Sanayiye yön verenler ondan söz etmemeyi yeğler-kabul etmekte zorlanır. Fakat tasarıma yönelmiş bir yaşamda kaçınılmaz olan, üretim çabasını ve atık üretimini özendirip güçlendirerek kamçılayan aşırılık stratejisi, bu gizlemeyi zorlaştırır. Atığın muazzam boyutları onun önemsiz gösterilip örtbas edilmesini imkânsız kılar. Böylece atık tasfiye sanayisi (örtbas etme politikasının devamı olan ve ezilenlerin bertaraf edilmesini hedefleyen güvenlik sanayisiyle birlikte) modern üretimin vazgeçilmez bir parçası olarak yerini alır. Modern yaşam -modern yaşam biçimi- varlığını, çöplerin toplanmasındaki gelişmişliğe ve ustalığa borçludur.”

Patlama noktasındaki küresel çöplük 

Sistemin sağlıklı işleyişi için atıkların temizlenmesinin şart koşulduğu bir çağda yaşıyoruz. “Düzenin inşası” sırasında böyleydi, onun “sürdürülebilirliğini” sağlamak için de bu zorunlu. Atığın göz önünde bulunmasının kaosla eşanlamlı olduğunu söyleyen Bauman buna, “düzen beklentisinin kaos öcüsüyle beslendiğini; ‘öteki’nin doğru yerde olmayışının ve doğru işlevi yerine getiremeyişinin” büyük bir sorun yarattığını ekliyor: “Yeri ve işlevi olmayan o ‘bir şey’, düzeni kaostan ayıran çizgide durur. Çıkarılıp atılması, düzen inşası çabasının tamamlanmasından önceki son yaratıcı eylemdir.” Kısacası aşırı nüfus, sistem dışına çıkarılanlarla azaltılarak işlevsellerin görevini daha rahat yerine getirmesi ve hizmette kusur etmemesine dayalı sistem güçlendirilir. Suçlu ve kahramanlar değişirken duyguları her dönem aynı kalan atık insanlar, 1800’lerden bu yana aktörleri farklılaşsa da senaryosu aynı kalan bir filmde rol alıyor: “Nüfus fazlası, sigorta uzmanlarının bir kurgusudur. Ekonominin tıkırında gitmesini zora sokan, düzgün işleyişin ölçüldüğü ve değerlendirildiği endekslerin değil yükselmesini, aynı düzeyde kalmasını bile zorlaştıran bir grup insanın kod adıdır. Bu insanların sayısı sürekli çoğalır, giderler durmadan artarken gelirler aynı kalır (…) Tüketiciler toplumunda bu insanlar ‘kusurlu tüketici’dir; hem tüketici pazarının büyümesini sağlayacak paradan yoksundurlar hem de kâra odaklı tüketici sanayisinin karşılayamayacağı (sömüremeyeceği) başka türden bir talep oluştururlar. Tüketiciler, tüketim toplumunun temel değeridir; kusurlu tüketiciler ise en can sıkıcı ve masraflı engellerden biridir.”

Bunun bir sonraki aşaması, “atık insanların”, özellikle kapağı zengin ülkelere atanların dönüşüme sokulmasıdır. Tam da bu nedenle steril mekânlarında “huzurla” çalışanlar, korunaklı site ve dairelerinde “güvenle” yaşayanların korkuları toplumun geneline yayılır. Bauman’ın “Iskarta Hayatlar”da anlattığı bu tarihsel hikâye, hem atık insanların ruh hâlini ve sosyal konumunu hem de sistemin parçası olanların onlara bakışını yansıtıyor.

Bu hikâyeye “atık insanların”, göçmenlerin ve sığınmacıların iktidarlar için “sapkın öteki” ve “özenle seçilmiş propaganda malzemesi” oluşu da dâhil. Çünkü gerek çöp gerek insan olan “atık”, politikacının ve biricik tüketici vatandaşlarının eline bulaşmaması için ortalıktan kaldırılmalı ve sistemin işleyişine halel getirmemelidir. Bu yüzden kıyasıya eleştirilirler, yaşam alanlarından ve ideal hayatlardan mümkün olduğunca ırak tutulurlar. Böylece küresel çöplük alabildiğine şişip patlama noktasına gelir.

Yeni Büyük Birader

Küresel çöplüğün “atık insanlarla” doluşu, dünya çapında ve yerelde bazı “tedbirler” almayı zorunlu kıldı. Bauman, pek çok örnek verse de bunların en önemlilerinden biri olarak kapsayıcı “sosyal devlet”ten “yargılama hukuku”, “cezai yaptırımlar” ve “suçla mücadele” gibi terimlerle belirlenen dışlayıcı devlete geçişi gösteriyor.

Kuralsızlığı “kanun”, insanları keyfi olarak dışlamayı “olağan” hâle getiren devletler, küreselleşmenin ve neoliberalizmin el kitabını yazarken başta ekonomik olmak üzere çeşitli göç dalgalarını tetikledi.

Geldikleri ülkede de “atık insan” olarak nitelenen tüketiciler, yeni memleketlerinin ücra köşelerine gönderilerek işlevsizlikleri perçinlendi. Sosyal çürüme kokusu yaymakla itham edilen mülteciler ya da “atık insanlar”, bölge yerlilerinin uzağında konumlandırılarak karantinaya alınır. Kurulan gettolar, onları çeperde tutma işlevi görürken merkezin “sahiplerinin” güvenli bir yaşam sürmesini sağlar: “Büyük ve sürekli büyüyen ‘ıskarta insan’ yığınlarının çok yakınlarda olması ve giderek kalıcı hâle gelmesi, ayrımcı siyasetlerin daha da katılaşmasını, olağanüstü güvenlik önlemlerini gerektirir ki ‘toplumun sağlığı’, sosyal sistemin ‘normal işleyişi’ tehlikeye girmesin.”

Atıkları görünmez kılmak, hız ve tüketim çağında bir zorunluluk. İhtiyaç duyulmayanı elden çıkarmanın verdiği ferahlık, son derece basit ve dolaysız bir eylem. Düşlenen yaşamı gerçekleştirme ve tüketim yolunda engellerden kurtulmak, bugünü aşmak için fırsat yaratmak da demek. Başka bir deyişle bu eylem, “akışkan modern dünyamızı koruma altına alma umudu” yolunda en önemli adımlardan biri.

Atıkları ortalıktan çekmek, gündelik hayatın estetiğini muhafaza etme yöntemi bir bakıma. Bunları ete kemiğe büründürense Yeni Büyük Birader; Bauman, “Iskarta Hayatlar” kitabının bam telini tınlatıyor son virajda: “Eski Büyük Birader’in derdi ‘içeri almak’ dâhil etmek, birleşip bütünleştirmek, hizaya sokmak, hizada tutmaktı. Yeni Büyük Birader ise ‘dışlamakla’, bulunduğu yere ‘uymayanları’ saptamakla, onları alıp ‘ait oldukları yere’ yollamakla ya da daha başından elemekle meşgul. Yeni Büyük Birader, göçmen bürosuna giremeyeceklerin, bankerlerden kredi alacak vasıflara haiz olmayanların listelerini hazırlatıyor. Bekçilere kimleri kapıda durduracağını, kimleri duvarların ardına almayacağını bildiren talimatlar veriyor. Komşu mahalledekileri bekçilik yapmaları, ortalıkta aylak dolaşanları ve yabancıları ihbar etmeleri için kışkırtıyor…”

Iskarta Hayatlar-Modernite ve Safraları, Zygmunt Bauman, Çeviren: Osman Yener, Can Yayınları, 164 s.  

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal