Reklam Reklam

Bu nasıl İstanbul?..

Bu nasıl İstanbul?..

İstanbul, üzerine o kadar çok yazılmış ve söylenmiş ki; her kim İstanbul’a dair bir şeyler dillendirmeye yeltense kendine dair olanı, yani kendi İstanbul’unu dillendirmiş olur. Bu dillendirmenin çoğu da İstanbul’un çarpıcı, efsunlu güzelliğine dairdir. Bu sebeple hikâye döner dolanır Yahya Kemal’in meşhur şiirine dayanır. Hani o bir tepeden bakılan “Aziz İstanbul”a… Ya da görülmemiş, gezilmemiş hiçbir yer bırakılmadığı halde; görülmüş çokça “revnaklı şehirler” söz konusu olduğu halde; ömrü oldukça gönül tahtına keyifle kurularak kendisinde yaşanılan, kendisinde ölünen ve kendisinde yatılan İstanbul…

Havsalada olan belki tam da budur!

Çünkü yazarın dillendirmesiyle; “Biliyorsun Küheylan Dayı, her kent İstanbul’dur bize. Bir çocuk karanlığa kalmış ve dar sokaklarda yönünü şaşırmışsa orası İstanbul’dur. Eski sevgilisini bulmak için maceraya atılan gencin, siyah tilki kürkünün peşine düşen avcının, fırtınada sürüklenen geminin, dünyayı bir elmas gibi avucuna almak isteyen prensin, boyun eğmemeye yeminli son isyancının, şarkıcılık hayaliyle evden kaçan kızın, para babalarının, hırsızların ve şairlerin vardığı kent İstanbul’dur. Her hikâye burayı anlatır.” Çünkü her hikâyenin başarılı ya da sonu hüsranla bitenin son durağı İstanbul’dur.

Dolayısıyla İstanbul denilen “garip ve tuhaf şehir” aslında yaşandığı haliyle göz önünde bir şehirdir. Ve dahi kendisine her gidenin, aslında fethetmeye yeltenirken kölesi olduğu, farkında olmadan dişlinin çarkları arasında unufak olduğu şehirdir belki de İstanbul…

Hücreye sığan şehir…

Burhan Sönmez, “İstanbul İstanbul”unda* “Aslında uzun hikâye, ama ben kısa anlatacağım” diyerek; dört kahramanına; Berber Kamo, Küheylan Dayı, Öğrenci Demirtay ve Doktor’a gündelik hayatların görünmeyen, yerin altındaki, dipteki, dibe vurmuş İstanbul’unun hayli çok, ama çokça direngen acılara kiracı günlerini, zamanlarını, kendi kahramanlarına, sıradan ama sürüden olmayan insanlarına anlatmış/anlattırmış. Üstelik sadece dört erkek hücre arkadaşı kahramanla yetinmeyip bir beşinciyi, kadın kahraman Zînê Sevda’yı karşı hücreye yerleştirip işaret diliyle konuşturarak adeta romanında olmazsa “eksik kalır”dı denileni yapmış.

Bir şarkı sözü var; “Bu nasıl İstanbul, her tarafı zindan be canım” denilen devru devranlar. Öyle bir zaman aralığında “İstanbul İstanbul”la okura sesleniyor Burhan Sönmez; kitabı her okuyan okurun; yaşadığı ve anlatılmaya, yazılmaya aday kentinin, belki de durup dinlenmeden hikâyeleriyle hemhal olduğu aslında kendi kenti olması muhtemel gerçekliği üzerinden…

Dönem öylesine acının ve zor’un taassubu altında ki; acının elinde mi, ölümün koynunda mı olunduğu insan tekinin fark etmesi sahiden sıkıntılı. Bu sebeple sırlarınızı dar zamanlarda sürekli kendinize saklayarak bilinçaltınıza yerleştirmeye gayret ederken, iradeniz dışında paylaştığınız “kader”in ortaklığının sır ifşasının paydaşlığı kendini ele verir oluyor…

Yeraltından sıyrılan “yukarıdaki” şehrin hayal edileni ve an’ın öncesindeki yaşanılanı bir yanda… Diğer yanda ise; asıl olan ve an içinde yaşanılan, hatta yaşanıldığı sanılan “yeraltındaki” şehrin birbirinin içine geçmiş hikâyeleri… Kentin gündelik hayatındaki çokça hikâyelerinden kolajlar…

Yazar, aslında bir tekinin bile içinde yaşamasının hayli zor olduğu hücreye, dört kişiyi sadece kendi hikâyeleriyle değil, koca bir şehri hikâyeleriyle birlikte sığdırmış.

‘Ben bir başkasıdır’

Dar’a düşenin çıplak hakikatler ve söz’den başka hiçbir mucizeye inancının kalmamışlığı üzerinden bir dili başarmış Burhan Sönmez. Aslında her birinin gündelik hayatlarında yalnızlığın “kaçağı” olmayı sıkça denerken, birdenbire birbirinin hikâyelerine, yetmezmiş gibi hayal güçlerinin sınırlarına da ortak oldukları edebi hikâyeler…

Kitabın adeta bitmesini istemeyerek okuyup bitirdiğimde fark ettim ki Arthur Rimbaud’un o meşhur ifadesindeki gibi “Ben, bir başkasıdır” sözü dilime pelesenk oldu…

Burhan Sönmez kaderdaş dört kahramanının, hatta beşinci kahraman Zînê Sevda’nın anlatılarında tümüyle kendi hikâyeleri üzerinden, reel bir “yazar kahraman” anlatısı kurmuş/kurgulamış. Çok da başarılı bir dil yakalamış.

Kahramanların anlatısı öylesine gerçek gibi kurgulanıp anlatılmış ki… Okur, kitabı okurken, hayalle gerçek arasında gidip geliyor. Şaşkınlıkla! Hayali sofrada bile hiçbir şey unutulmamış. Hareketler, sözler, tümüyle mükemmel; dil zamana ve ruh haline uygun…

Burhan Sönmez’in önceki iki kitabı “Kuzey” ve “Masumlar”ı da okumuş, epey bir süre etkisinde kalmıştım. “İstanbul İstanbul” dil, kurgu ve anlatı üzerinden standardı hayli yüksek Burhan Sönmez külliyatı ve edebiyatı açısından geleceğe kalacak kıymette bir roman…

Hallac-ı Mansur’un kitaba son cümle olan sözünden apartılarak; hayli zor zamanlarda çekilen acıların, kimselerin duymadığı yeraltından hayli güçlü bir edebi çığlıkla seslenen romanıdır “İstanbul İstanbul”…

*Burhan Sönmez, İstanbul İstanbul. İletişim Yayınları…

08 Mayıs 2016 Diyarbekir

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal