Bosna’da ‘bozgun kokan üç şey’

Bosna’da ‘bozgun kokan üç şey’

Tito 1980’de öldüğünde, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri kapalı olan defterler yeniden açılmış; ilk olarak Kosova’da başlayan kıpırdanmalar, 1980’lerin sonunda tüm ülkeye yayılan bir gerilime neden olmuş ve 1991’de sıcak çatışmaya dönüşmüştü.

Eskiden hemen hemen kimse komşusunun, arkadaşının ya da alışveriş yaptığı marketin sahibinin kim olduğunu sormadığı Yugoslavya’da, 1980’den sonra ilkin ‘Ben kimim?’, ardından ‘Sen kimsin?’ soruları revaçtaydı.

Yugoslavya’yı oluşturan federe devletlerde karışık hâlde yaşayan halklar arasına örülen kültürel, dinî, mezhepsel, tarihî ve askerî duvarlardan en çok etkilenen Bosna’ydı. Sırpların, Hırvatların, Bosnalı Müslümanların ve Bosnalı Sırpların 1990’a kadar beraber yaşadığı, sonrasında birbiriyle savaştığı bir coğrafya olması nedeniyle Yugoslavya İç Savaşı, kısa sürede Bosna Savaşı diye anılacaktı.

Avrupa’nın orta yerinde soykırımlar yapılır, katliamlara girişilir, cinsel saldırılarda bulunulur ve başka pek çok suç işlenirken ABD’nin bunları casus uçaklarla belirlemesinin, Hollanda  Barış Gücü komutanlarının Srebrenica’da Bosnalı 8 bin 372 kişiyi Sırplara teslim etmesinin ve geri kalan Avrupa ülkelerinin olan bitene seyirci kalmasının arifesinde Velibor Çoliç, esir tutulduğu Slavonski Brod kampından 1992’de kaçıp “Bosnalılar”ı kaleme almıştı. Çoliç, savaşın hızlandığı günlerde yazdığı kitapla hem ülkesinde neler yaşandığını ortaya koymuş hem de Avrupa’nın kendisini sorgulaması için alan yaratmıştı.

Çoliç, savaşın insanları nasıl parçaladığını, kültürel ve sosyal anlamda hallaç pamuğu gibi attığını anlatmak için kitabının başlığına, Yugoslavya’daki geri döndürülemez bölünmeyi ve savaşın karanlığını yansıtan bir ekleme yapmış: “İnsanlar, Kentler ve Dikenli Teller.”

‘Gerçek dışı sessizlik’ ve sonrası

‘Savaş kötüdür’ sözü, onu bizzat yaşamayanlar tarafından dillendirildiğinde biraz havada kalabilir. Fakat savaşın ortasındaki biri, gözleyip o ortamı kâğıda döktüğünde, bu söz çok daha derin anlamlara bürünür. Çoliç için ikincisi geçerli ve “Bosnalılar” da bunun acı bir dışavurumu.

Kitaptaki hikâyeler; Bosna kentlerinin sokaklarında, evlerde, kamplarda, dağlarda, ormanlarda, parklarda ve bahçelerdeki yaşanmışlıkların bir yansıması. Yok edilen insanların ve şehirlerin hikâyesi. Başka bir deyişle vuranlar ve vurulanların, işgal eden ve edilenlerin öyküsü…

Fırtına öncesi sessizliği bozan top atışlarının ve makineli tüfeklerin ardından gelen kısa süreli ‘gerçek dışı sessizlik’ ve sonrasında bombaların yağmaya devam ettiği bir zaman dilimini sıcağı sıcağına yazmış Çoliç: Asker ya da sivil, savaş taraftarı veya savaştan bihaber herkes var satırlarda.

İç savaş sırasında, kendisini ‘mukaddes halk’ diye niteleyen Sırpların, bu kapsam dışındakilere tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudilere yaptığı gibi beyaz şerit takma zorunluluğu getirmesini, hayatlarını kısıtlamasını, keyfi biçimde yaşamlarını bağışlamasını ya da sonlandırmasını gözlemleyen Çoliç, bu tek örnekle savaşın ilk günlerinin, sonrasına dair ipuçları verdiğini anlatıp ‘bozgun kokan üç şey’in; ‘açlığın, susuzluğun ve utancın’ hâkim olduğu ortamı insan hikâyeleriyle resmediyor.

Katiller ve gölgeler

“Bosnalılar”ı kaleme aldığı dönemdeki savaş, Çoliç’in ifadesiyle ‘insanlara ve kültüre karşı başlıyor, ardından tarihe karşı kin gütmeye dönüşüyor.’ Kitabın başlığındaki ‘İnsanlar, Kentler ve Dikenli Teller’ ifadesi, tam da kültüre, insanlara ve tarihe karşı yürütülen bu savaşı anlatıyor aslında: Yıkılan şehirlerden, keskin nişancıların tepelerden ateşlediği kurşunlar ve top atışları, etrafa ‘insan etinden çıkan ekşi kokuyu yayıyor.’

Savaşı savaştayken yazan Çoliç’in en dokunaklı belirlemelerinden biri de ‘insanın ölüm olasılığına, hatta ölümün muğlaklığına bile alıştığına’ dair. Gözyaşına, törene ve üzülmeye bile vakit olmayan o dönemde, ölüleri geride bırakanlar, ölmeyecek kadar yaşamayı sürdürüyor.

Bir de insanların ölü gibi yaşadığı kamplar var ki Çoliç’in “Bosnalılar”ı yazmaya başladığı yer de orası. Slavonski Brod kampındaki tutsaklığı sırasında şekillenen kitap, zamanla dikenli tellerin ardına uzandıkça gece gündüz sokaklarda dolanan; kimi beyaz şerit takan kimi onu takması için karşısındakini zorlayan gölgelerle ve ‘bahçelerde aniden türeyen mezarlıklarla’ yüzleşiyoruz.

Çoliç’in dostu için yazdığı mektubun son satırları, hem bu kirli savaşı hem de tüm insani duyguları anlatıyor: “Halka kapandığında, ölülerin sayısı dirilerinkini aştığında, katillerinin yüzlerini hatırlayan kentlerimizin külleri arasında atalarımızın hayatlarını yazan tüm kitaplar yakıldığında, aramızdan hangimizin sona kalacağını ve mumu söndüreceğini bilmek için sayım yaptığımızda, eskisinden biraz daha iyi hâlde uzak gezintilerimizden döndüğümüzde, son umut, son şans; uzatılan ele el uzatmak, gülümseyişe gülümsemek olacaktır. İşte ancak o zaman, yaşamın başlangıcında olduğu gibi ve bu kez bir başka dünyada, daha iyi ve mutlu yaşamayı hak ettiğimizi anlayabiliriz.”

“Bosnalılar”, Velibor Çoliç, Çeviren: Esin Talû-Çelikkan, Kutu Yayınları, 104 s.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

       

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal