Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Bir zamanlar gerçek olan hayat

Bir zamanlar gerçek olan hayat

Deha; sadelik ve yalın bir vuruculuk ister. Daha doğrusu tam anlamıyla budur ve aynı nedenden ötürü zordur. Bahsi geçenlere, pek az insanın üstesinden gelebileceği ya da gelemeyeceği acıları ekleyebiliriz. Bunların tamamı Max Blecher’da vardı.

Yirmi sekiz yaşında, on yıldır mustarip olduğu omurilik veremi nedeniyle öldüğünde, Romanya ve Avrupa dâhi bir yazarı kaybetmişti. Belki de kazanmıştı demek gerek çünkü zihnindekileri hızla, en yalın ve açık şekilde kâğıda dökme peşindeki bir yazar kalmıştı geriye. Önemsediği aciliyet, Blecher’ı edebiyat tarihinde ayrı bir yere koydu. Popüler olmadı, metinleri belki zamanında dikkate alınmadı ama anlatacak bir derdinin bulunması ve bunu yapabildiği en ince şekilde başarması onu özel kıldı.

Söz konusu incelik, Blecher’ı kendisine yabancılaştıran ve deyim yerindeyse yaşarken yok eden hastalıktan kaynaklanıyordu. Onu bir siluet veya gölgeden farksız hâle getiren hastalığı, ironik biçimde Blecher’ın hızlı düşünüp süratle yazmasına neden oldu. “Neden oldu” yerine “hızla yazmasını sağladı” demek gerekebilir!

Kendisini gözleyerek acısını, kelime ve cümleler aracılığıyla dışavuran, aynı zamanda etrafında olup bitenleri ve pek yakında olabilecekleri (örneğin İkinci Dünya Savaşı’nı) öngören Blecher’ın “Acil Gerçekdışılıkta Maceralar” isimli kitabının başlığındaki her kelime için birer metin yazılabilir; üçünün bir aradalığı, onun hem edebiyatçılığını hem de bedeninin ağırlığını taşımak zorundaki bir insanın ruh hâlini yansıtıyor tam anlamıyla.

Kilit sözcük imge

Blecher’ın “Acil Gerçekdışılıkta Maceralar”daki anlatıcısı, kentin sokaklarında amaçsızca gezinen bir ergenin gözlemlerini kâğıda döküyor. Başka bir deyişle yazar, tek benlikten iki karakter çıkarıyor: İlki dışarıda, ikincisi içeride, yatakta. Hakikat ise cümleler: “Bir an için tamamen bir yabancıya dönüştüğümü duyumsarım; bu soyut karakter ile gerçek benliğim, sahici olan için aynı güçle yarışır. Bir an sonra kimliğim geri gelir. Bu, üst üste konmuş ama birbirinden kazara ayrılmış iki görüntü, gösteren kişi onları tekrar birleştirdiği anda, birdenbire üçboyutluluk yanılsaması yaratan bir slayt gibidir.”

Anlatıcı, (Blecher’a benzer biçimde) dağılmaya başladığı ve nesnelerle ilişki kurduğu anlarda çözümlemelere girişirken gözünü diktiği objeler, duvarlar ve tavan, ona kum saatinin hızla boşalan haznesini hatırlatıyor. Kısacası bir tükeniş hâlindeyken zihnindeki cümleleri yeryüzüne indirme (kâğıda dökme) mecburiyetinde hissediyor kendisini. Bunu, “Ben kimim?” sorusuyla cebelleşme ve hatırlama süreci izlerken anlatıcı, bedeninin oynatabildiği her parçasıyla zihni arasında kesintisiz bir bağlantı kurmaya uğraşıyor.

Bu aşamada “Ruhun belli derinliklerinde sıradan sözcüklerin hükmü yoktur; işte buradayım ve yaşadığım krizlerin doğru bir tanımını yapmaya çalışıyorum ama bulabildiğim tek şey imgeler” diye bir cümle dökülüveriyor. İmge kilit bir sözcük; anlatıcının kısıtlı zamanını, geçmişten manzaralar ve anlar dolduruyor zira. Bunlar bir eve, kıra, oyuncağa, kullanılan herhangi bir alete, erotik bir maceraya veya aşka ait olabiliyor.

“Modası geçmiş bir tiyatro misali…”

Okuru, bir aşk hikâyesi ya da dostluk öyküsüne de iten anlatıcı, her seferinde sanki bulunduğu kasabayı turluyor izlenimi bırakıyor. An geliyor, mesele boyut değiştiriyor ve kendisiyle beraber okuru da bulunduğu odaya; hareketsizliğe ve “belleğine doluşan nesnelerin sonsuz dizilişinden kaynaklanan kahroluşa” hapsediyor. Şimdiki zamandan baktığında, nesneler gibi anıların da art arda sıralandığını görüyor: “Aslında bu, ergenliğim süresince bitmek bilmeyen yürüyüşlerim sırasında birdenbire kendimi korkunç bir şekilde yalıtılmış bulduğum anlarda, birçok kez duyumsadığım çok tanıdık, çok acılı bir histi. Bu, tıpkı çevremdeki insanların ve evlerin, aniden kıvamlı ve pürüzsüz bir macuna yapışmasına benziyordu; bense bu macunun içinde, durup dururken bir o yana bir bu yana hareket eden önemsiz bir boşluk olarak var oluyordum.”

“Dışarıdaki” ve “içerideki” anlatıcının hikâyeleri, “modası geçmiş bir tiyatro misali” yorumladığı dünya, yattığı odanın duvarlarında sonlanan birer öykü gibi. Diğer bir deyişle anlatıcı, hatırladıklarını yorumlayınca noktalanıyor bu süreç. Böyle bir dünyada yaşadığını ve günlük titiz geri dönüşleri olan kesinliğin onu son derece melankolik yaptığını kabul eden bir anlatıcı var karşımızda. Bedeninin ve zihninin içinden geçip onu kevgire çeviren anılar silsilesinden doğan, gerçekle rüya arasındaki cümleler ise durumunun özeti.

Panayır ve fotoğraf metaforu

“Acil Gerçekdışılıkta Maceralar”, hayli yoğun bir kitap. Anlatıcının cümlelerinde nostalji en üst seviyedeyken duygusallık yerlerde sürünmüyor. Panayır tasviri, bu anlardaki örneklerden biri: “…Amacı yapay süslemenin sınırsız melankolisini, hayatın başlangıcından sonuna kadar resmetmek olan panayırlarda, nostaljinin istilasına uğramış ortamlarda, sanki panayır kendi başına bir dünyaymış gibi ölüm bile yapmacık bir hâl alırdı. Çocukluk krizlerimin beni içine daldırdığı o bulutsu ama duru dünyaya benzeyen panayır, bu yüzden benim için hüzünlü halelerin yıkadığı çorak bir adaydı.”

Bir başka örnek, fotoğraf-geçmiş-bugün bağlantısına dair satırlarda: “Fotoğrafların temsil ettiği hayat, fotoğraftaki insanlar henüz hayattayken ve hareket eden varlıklarken daha kontrollü ve sınırlı bir mekânda yaşanmış küçük ölçekte bir hayattı. Bir dürbünün ters tarafından bakınca her ayrıntısı kusursuz ama minicik ve çok uzakta görülen bir manzara gibiydi.”

Panayır ve fotoğraf metaforunun bileşimi, anlatıcıyı gezindiği kasabanın, rastladığı insanların ve dokunduğu ya da gördüğü nesnelerin bütününü balmumundan bir hapishaneye benzetmesini sağlar. Benzetmekle kalmaz, benliği ve gözlemledikleri arasında bir yakınlık bulmaya uğraşır. Tekrar etmekte sakınca yok; anlatıcı, böyle bir dünyada yaşadığını baştan kabullenmiştir. Bununla birlikte, başka birine dönüşmek isteyişini ve farklı bir hayat yaşama arzusunu yalnızca kendisine fısıldadığı da olur. Bazen de bildiklerinin tümünü yitirdiği hissine kapılırken gözlemlerini aktardığı noktada, anlatıcı ve Blecher’ın kimliği âdeta birleşir: “Dünyadaki mesafeler, gözlerimin gördüğü küçük ve kolayca aşılan mesafeler gibi değildi; bu mesafeler görünmezdi ve eğer başlangıçta onları oluşturan maddede yeniden doğmuş iseler, dünyayı korkunç bir felakete, amansız talihsizliklerle ve eksiksiz bir mutluluk sevinciyle dolu eşi benzeri görülmemiş bir kaosa sürükleyecek canavarlarla ve korkak cücelerle, düşsel planlarla ve akla hayale gelmez jestlerle doluydu (…) Artık çok iyi biliyordum ki yanlışlıkla içine düştüğüm dünya, asla bir ağaç olmama ya da birisini öldürmeme izin vermeyecekti, oluk oluk kan akmayacaktı. Her şey ve herkes, kesin, sadece kesin olabilmek için önemsiz, içler acısı yükümlülükleriyle kuşatılmıştı. Sadece bir eşarp varken yıldız çiçekleriyle dolu bir vazo görmek ne işime yaradı? Eğer dünya kendi önemsiz kesinlik tutkusuna bu denli teslim olmuşsa eşarbı çiçeklerle dolu bir vazo olarak görme lüksüne hiçbir zaman sahip olamayacak ve böylece en ufak bir değişim geçirme şansından yoksun kalacaktı. Aniden, kafamın sanki kafatasımın içine tıkıldığını ve orada tutsak tutulduğunu hissettim. Acı bir esaret.”

Sürreal bir armağan

Anlatıcı, ilkin geçmişini ve hatıralarını, ikincisi bunları kâğıda döktüğü odayı ve ardından kendisini gözlemliyor. Bu eylem sırasında son derece dikkatli çünkü her ânın biricik olduğunun farkında. Öte yandan, “yalnız olmanın ve yalnızlığın, önemsizliğin ve çoraklığın dünyası içinde sınırlanmışlığın melankolisini” yaşadığının da ayırdında.

Okur, rüyanın kâbusa döndüğü bir yaşamı gözlemlerken kitaptaki zaman ve mekân, gerçek zaman ve mekânla buluşuyor; karanlıksa karanlık, uyanık bir zihinse uyanık bir zihin ve gerçeklikle en güçlüsünden bir boğuşma…

“Acil Gerçekdışılıkta Maceralar”ı yazarken Blecher’ın içinde bulunduğu durum, Frida Kahlo’nun kazadan sonra yaşadıklarına benziyor. Kahlo, 1925’teki kazanın ardından tuvale, bedeninin yanı sıra bir çeşit isyana dönüştürdüğü felaketini aktarmıştı. Blecher da (tıpkı romanın anlatıcısı gibi) acısını gözlemleyip buruk bir hakikate denk gelen cümleler kuruyor kitapta.

Herta Müller’in nokta atış belirlemesinde ifade ettiği gibi “Acil Gerçekdışılıkta Maceralar, bir gözlem çalışmasıdır; okuru, nesnelere nesnel bir şekilde baktığımızda genellikle vardığımız yere götürür; burası, sakinliğin ve kendi hâlinde kabullenmenin olduğu yerdir.”

Blecher, gerçeklik (çocukluk, ilkgençlik ve gençlik) ile kurguyu düşte kesiştirirken bedeni ve yaşamı hızla çözülüp dağılır. Tüm bu süreçler benliğinde toplanan romanın anlatıcısı ise Blecher’ın sözcüsü konumuna gelir.

Blecher, romanın başkarakterini iki benliğe bölüşündeki gibi bir hayat yaşadı: Zihninin derinliklerine dalarak dışarı çıkıp gözlem yaptı. Bu düşsel ve gerçekdışı durum, kaleme kâğıda sarılan yataktaki yazarla yani hakikatle son buldu. Zamanın ilerleyip vaktinin daraldığını bilen Blecher, en acil şekilde yazmaya girişti.

Bütün bunların ardından “Acil Gerçekdışılıkta Maceralar” için otobiyografik bir roman diyebilir miyiz? Elbette. Fakat o zaman Blecher’ın yaratıcılığına, romancılığına ve imgelemine gölge düşürme ihtimalimiz artar. O nedenle bu tartışmanın ötesine geçip kitabı, yayımlandığı tarihte göz ardı edilen, uzun zaman sonra gündeme gelen, yazarın kendisiyle yarışarak kaleme aldığı, yaşadıklarından ve “bir zamanlar gerçek olan” hayatından esinlenerek kurguladığı, bir dâhinin yakarışı ya da edebî haykırışı diye nitelemek sanki daha doğru. Öte yandan roman, Blecher’dan dünyaya acı, şiirsel, gerçek ve sürreal bir armağan olarak da değerlendirilebilir pekâlâ.

Acil Gerçekdışılıkta Maceralar, Max Blecher, Çeviren: Suat Kemal Angı, Jaguar Kitap, 160 s. 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal