Günışığı Kitaplığı - Reklam Günışığı Kitaplığı - Reklam

Berlinale’nin ardından: Yarışma ve ödülden ötesi

Berlinale’nin ardından: Yarışma ve ödülden ötesi

Yarışma bölümünü vitrin haline getiren film festivalleri, ödül sonuçlarının alacağı tepkiye göre değerlendirilmeyi ve bazen kolayca harcanmayı göze almış oluyor. Oysa yüzlerce filmin gösterildiği, sayısız yan etkinliğin gerçekleştiği büyük festivaller yarışmadan ve ödüllerden çok daha fazlasını içerir. Ve ödüllendirme mekanizması, her alanda olduğu gibi festivallerde de son derece subjektif çalışır; farklı disiplinlerden gelme birbirini hiç tanımayan kişilerden hasbelkader bir araya getirilmiş bir jürinin kararları her zaman tartışmaya açık olmaya mahkûm.

Pazar günü sona eren Berlin Film Festivali bu gerçeği bir kez daha gösterdi. Altın Ayı, eleştirmenlerin çoğunu ters köşeye yatıran bir filme verildi. Romanya’dan Adina Pintilie’nin izleyenler tarafından cinsellik ve mahremiyet üzerine deneysel bir docu-drama olarak nitelenen “Touch Me Not” adlı filminin birinci seçilmesi, yönetmen dahil herkesi şaşırttı. Festivalin son günlerinde gösterildiği için ne yazık ki izleyemediğim, ama yıllar önce “Don’t Get Me Wrong” adlı çarpıcı belgeselini Türkiye’de gösterdiğimiz bu genç sinemacının, aynı zamanda Bükreş’te düzenlenen Deneysel Sinema Film Festivali’nin sanat yönetmeni olduğu düşünülürse, bu yılın Altın Ayı kararı deneysel sinemaya iade-i itibar olarak da görülebilir.

Ne var ki herkes bu fikirde değil. The Guardian yazarı Peter Bradshaw örneğin, “sığ ve saçma” olarak nitelendirdiği filmi ve ödül kararını yeren yazısında, “Brexit ve Trump’ın ardından şimdi de Berlinale jürisinin kararı… gerçekten katastrof çağında yaşıyoruz” diyecek kadar ileri gitti! İşin ilginci Adina Pintilie’nin yedi yılını alan bu ilk uzun metrajlı filmi, sadece Tom Tykwer başkanlığındaki ana jürinin değil, festivalde bir başka jürinin verdiği En İyi İlk Film ödülünü kazandı. 19 filmin yarıştığı ana yarışmayı, geçen yıl olduğu gibi yine bir kadın yönetmenin kazanmış olması (68 yıllık festival tarihinde, sayabildiğim kadarıyla, Altın Ayı ödülü sadece beş kez kadın yönetmenlere gitmiş), dahası ikincilik ödülü değerindeki Jüri Büyük Ödülü’nü de “Mug” (Twarz) adlı filmiyle Polonya’dan Malgorzata Szumowska’nın kazanması, sinemada kadınların yeni bir zaferi olarak da okunabilir.

Yarışma bir yana festivalin esas zenginliği, yan bölümlerde ve özellikle belgesellerde kendini gösterdi her zamanki gibi. İspanya’da Franco döneminde işlenen insanlık suçlarının sonraki sağcı hükümetler tarafından hasıraltı edilme çabalarını ve buna karşı mücadele eden bir avuç kayıp yakınını anlatan “The Silence Of Others”, bellekte en çok iz bırakan filmlerde biriydi. Uzun bir sürecin takibini yapan ve yapımcı olarak Pedro Almodovar’ın desteğini alan film, sessizliği yırtarak muhasebesi yapılmamış travmaların her daim önümüze çıkacağını gösteriyor. Bojina Panayotova, “I See Red People” (Je vois rouge) adlı belgeselinde kendi ailesinin geçmişi üzerinden, Bulgaristan’ın bir çocuk olarak hatırladığı ‘kızıl’ dönemine bakmaya çalışıyor. Reel sosyalizme bugünden sakince bakmaya çalışan bir başka film, Sergei Loznitsa’nın Berlin’deki Sovyet anıtına gelen ziyaretçileri gözlemlediği “Victory Day” (Den’ Pobedy). (Yarışmadaki Alexey German Jr. imzalı “Dovlatov” da 1970’lerin Sovyet Birliği’nin yazar-şair çevrelerinde geçiyor ve dönemin yaratıcılığı boğan atmosferini canlandırarak önemli bir tartışmaya zemin sunuyor.)

Son yıllarını belgesele adayan Fernando E. Solanas, yeni filmi “A Journey to the Fumigated Towns”da (Viaje a los Pueblos Fumigados) Arjantin’de endüstriyel tarımcılığın mahvettiği toprakları ve yoksulların başta olmak üzere insanların kanına nasıl zehir zerk ettiğini gösteriyor. Elbette anlatılan dehşet verici hikâyenin sadece Arjantin’e has olmadığını anlamak için uzman olmak gerekmiyor.

Sıcak siyasi mevzulara değinen bir başka belgesel, Maria Augusta Ramos’un yönettiği “The Trial” (O processo), Brezilya’da 2016’da devlet başkanı Dilma Rousseff’ı koltuğundan indiren sivil darbeye yakından bakmamızı sağlıyor. Geçen yıl verilmeye başlanan En İyi Belgesel ödülünün bu yılki sahibi Ruth Beckermann’ın “The Waldheim Waltz”i de (Waldheims Walzer) siyaset tarihini utanç verici sayfalarından birini açıyor. 1986’da Avusturya’da başkanlık yarışına adını yazdırdıktan sonra karanlık geçmişi ortaya çıkan Kurt Waldheim’in bir eski Nazi olarak portresi…

Berlinale’de o eski altın kuralı yeniden hatırlamış olduk: Festivalin keyfini çıkarmanın yolu, Altın Ayı tartışmalarından uzakta, yüzlerce film arasında keşfedilmeyi bekleyen küçük cevherleri arayıp bulmak.

* Bu yazı daha önce Özgürlükçü Demokrasi gazetesinde yayımlanmıştır.

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal