Ayıplı mal

Ayıplı mal

İthaki Yayınları’ndan çıkan Zaman Makinesi çevirisinde o kadar çok yanlış ve eksik var ki, kitap, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Ayıplı Mal ve Hizmetler” başlıklı 3. kısmı kapsamına giriyor. 

Geçen yazımda H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı adlı romanının İthaki Yayınları’ndan çıkan çevirisinde karşılaştığım kimi yanlışları ve Türkçe bozukluklarını ele almıştım. Bu yazımda Wells’in yine İthaki’den çıkan Zaman Makinesi adlı yapıtında karşıma çıkan çeviri yanlışlarını ortaya koymaya çalışacağım. 

İthaki’nin Ağustos 2020 tarihli 12. baskısını temel aldığım bu çeviride burada yalnızca bir bölümüne yer verdiğim o kadar çok yanlış ve eksik var ki, yayınevini üretici, okuru da tüketici olarak kabul edersek sanırım bu yazı herhangi bir çeviri eleştirisi olmanın ötesinde tüketici haklarını savunma bağlamında da ele alınmalı. O yüzden, bu çeviri ile benim Ekim 2017’de İş Kültür Yayınları’ndan çıkan çevirim arasında bir karşılaştırma yapmaktan kaçınacağım. Yalnızca Volkan Gürses imzalı İthaki çevirisindeki kimi yanlışları ve eksikleri gözler önüne sermekle yetineceğim.

***

Bölüm 1

“One of the candles on the mantle was blown out, and the little machine suddenly swung round, became indistinct, was seen as a ghost for a second perhaps, as an eddy of faintly glittering brass and ivory, and it was gone—vanished!”

“Şömine rafındaki mumlardan biri söndü ve küçük makine aniden kendi çevresinde döndü, seçilmez oldu, hafifçe kayıp giden pirinç ve fildişinden bir anafor gibi, sanki bir ikincisinin hayaleti gibi göründü.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 35)

Çeviride “bir ikincisinin hayaleti” ile karşılaşınca okur afallıyor. Bu “bir ikincisi” acep ne ola? Oysa “bir ikincisi” falan yok! Özgün metindeki “second”, “ikinci” değil, “saniye”. “For a second” ise “bir an” ya da “bir an için” anlamına gelen basit bir deyim.

Uzatmadan söylersek, “… bir an hafifçe parıldayan, pirinçle fildişinden bir hayaleti andıran…” diyor yazar.

Hadi “for a second” ne demek bilmiyorsun; peki, kurduğun cümledeki mantıksızlığın da mı farkına varmıyorsun?

***

Bölüm 1

“Of course,” said the Psychologist, and reassured us. That’s a simple point in psychology. I should have thought of it…”

“Elbette,” dedi Psikolog ve bizleri rahatlattı. […] “Bunu düşünmeliydim…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 36)

Çeviride aradaki bir cümle atlanmış: “That’s a simple point in psychology.” Yani: “Bu ruhbilimde basit bir konudur.”

***

Bölüm 2

“He was in the midst of his exposition when the door from the corridor opened slowly and without noise.”

“… Koridor tarafındaki kapı yavaş ve sessizce açıldığında anlatısının ortasındaydı…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 41)

Uzun uzadıya anlatmaya gerek yok: Psikolog kendisinden istenen açıklamayı yapıyor. Burada “exposition”ın “anlatı” gibi bir anlamı yok. “Anlatı”, “narration” ya da “narrative”in karşılığı.

“Açıklamasının ortalarındaydı ki koridorun kapısı usulca ve sessizce açıldı” demek yeterli.

***

Bölüm 3

“The little hands upon the dials that registered my speed raced round faster and faster.”

“… Hızımı kaydeden kadranın üstündeki küçük eller gittikçe daha hızlı dönüyordu…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 49)

Yahu, adam diyor ki: “Hızımı gösteren kadranların küçük ibreleri gittikçe daha hızlı dönerek birbiriyle yarışıyordu.”

Kadranın üstünde “eller” ne arasın?

***

Bölüm 4

“And besides, they looked so frail that I could fancy myself flinging the whole dozen of them about like nine-pins.”

“… Üstelik o kadar kırılgan görünüyorlardı ki, onların bütün bir düzinesini toplu iğneler gibi etrafa fırlattığımı hayal edebiliyordum…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 55)

Çevirmen, nasıl az önceki örnekte “hands”i görünce hiç düşünmeden “eller” dediyse, bu sefer de “pins”i görünce “toplu iğneler” deyivermiş.

Oysa burada “nine-pins” deniyor; “nine-pins”, “dokuz kuka oyunu” demek. Sizin anlayacağınız, bu cümlede, “… topunu birden dokuz kuka gibi devirebileceğimi…” deniyor.

***

Bölüm 4

 “I nodded, pointed to the sun, and gave them such a vivid rendering of a thunderclap as startled them.”

“Başımla onayladım, güneşi gösterdim ve onlara karşılık olarak o kadar canlı bir gök gürlemesi temsili iade ettim ki, irkildiler.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 57)

Aman Allahım! Bu nasıl bir Türkçe? “Onlara karşılık olarak canlı bir gök gürlemesi temsili iade etmiş”! İnsan kendini ne kadar zorlasa böyle bir cümle kuramaz…

Oysa yazar çok basit bir şey söylüyor: “… onlara o kadar sahici bir gök gürültüsü sesi çıkardım ki ağızları açık kaldı.”

***

Bölüm 4

“Then came one laughing towards me, carrying a chain of beautiful flowers altogether new to me, and put it about my neck.”

“… Sonra biri gülerek bana doğru geldi, elinde bana hepten yabancı olan çiçeklerden bir zincir tutuyordu ve onu boynuma geçirdi… (İthaki, Ağustos 2020, s. 57)

“… çiçeklerden bir zincir…” Benim bildiğim, “zincir”, birbirine geçmiş bir sıra metal halkadan oluşan bağa denir. Yani “zincir” metal bir nesnedir. Bu cümlede “chain” sözcüğünü “kolye” diye çevirmek gerekiyor:

“Sonra içlerinden biri bana gülerek yaklaştı, hiç bilmediğim olağanüstü güzellikte çiçeklerden bir kolyeyi boynuma taktı.”

***

Bölüm 4

“There I found a seat of some yellow metal that I did not recognize, corroded in places with a kind of pinkish rust and half-smothered in soft moss, the arm-rests cast and filed into the resemblance of griffin’s heads. I sat down on it, and I surveyed the broad view of our old world under the sunset of that long day.”

“Orada ne olduğunu çıkaramadığım sarı madenden bir oturak buldum, yer yer pembemsi bir pasla kaplanmış, yumuşak yosunla yarı yarıya örtülmüştü, kol dayanakları dökümdü ve törpülenerek Grifon kafası şekline büründürülmüştü. Oturdum ve dünyamızın o uzun günün batışı altındaki engin manzarasını incelemeye koyuldum.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 63)

Şimdi, efendim, bizde “oturak” deyince akla ilk gelen “lazımlık” olur. “Oturak” demeye ne gerek var ki; yazar açıkça “koltuk” diyor; nitekim az sonra da koltuğun “dirsekliklerinden” ya da “kolluklarından” söz ediyor.

İzleyen cümlede de, çevirideki gibi “dünyamızın” değil, “eski dünyamızın” diyor.

***

Bölüm 4

“… çünkü bizim beceriksiz ellerimizde doğa da utangaç ve hantal. […] Bu anafora rağmen akıntının sürmesidir.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 64)

Bu iki cümle arasında köşeli ayraç içinde gösterdiğim yerde bir cümle eksik; atlanmış.

 “… because Nature, too, is shy and slow in our clumsy hands. Some day all this will be better organized, and still better. That is the drift of the current in spite of the eddies.

Bir gün bütün bunlar daha iyi örgütlenecek ve daha da iyi olacak.

***

Bölüm 5

“… çaresizlik içinde ağladığımı […] hatırlıyorum. (İthaki, Ağustos 2020, s. 72)

Yukarıda köşeli ayraç içinde belirttiğim yerde koca bir ara cümle atlanmış. Bu eksik ara cümlenin İngilizcesini ve Türkçesini aşağıda veriyorum:

“… and weeping with absolute wretchedness, even anger at the folly of leaving the machine having leaked away with my strength.

“… gücümün makinemi orada bırakmakla yaptığım aptallığa öfke duyamayacağım kadar tükendiğini anımsıyorum.”

***

Bölüm 5

“… içimde neden bu kadar derin bir terk edilmişlik ve keder duygusu taşıdığımı hatırlamaya çalıştım.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 72)

Bir “Aman Allahım!” daha. “Keder duygusu” acaba nasıl bir Türkçe? H. G. Wells çevirmeye kalkan biri “keder duygusu” gibi bir Türkçe garabetini kullanabiliyorsa varın siz gerisini düşünün! Keder veriyor insana!

İngilizcesini ve doğru Türkçesini aşağıda okuyabilirsiniz:

“… trying to remember … why I had such a profound sense of desertion and despair.”

“… neden bu kadar derin bir yalnızlık hissettiğimi, neden bu kadar derin bir umarsızlığa kapıldığımı anımsamaya çalıştım.”

***

Bölüm 5

“Zaman Makinemin o kaidenin içinde olduğu sonucunu çıkarmam için çok yoğun bir zihinsel çaba harcamam gerekmiyordu” cümlesini izleyen bir cümle atlanmış. (İthaki, Ağustos 2020, s. 74)

Çeviride eksik olan cümle şöyle:

“But how it got there was a different matter.”

“Ama asıl sorun oraya nasıl girdiğiydi.” Ya da, “Ama oraya nasıl girdiği başka bir sorundu.”

***

Bölüm 5

“I was at first inclined to associate it with the sanitary apparatus of these people.”

“Baştaki eğilimim, bunu bu küçük insanların sağlık cihazlarıyla özdeşleştirmekti.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 77)

Benim Zaman Makinesi çevirime temel aldığım, Norton Critical Editions’dan çıkan The Time Machine’deki açıklama notunda, “sanitary apparatus”un “sewage system” olduğu belirtiliyor. Yani: “kanalizasyon sistemi”…

Kaldı ki, daha önceki bir iki cümle dikkatle okunduğunda, “sağlık cihazları” diye bir şeyin söz konusu olamayacağı açık seçik anlaşılıyor.

***

Bölüm 5

“Doğuda gökyüzü aydınlanıp gün ışığı belirince ve canlı renkleri bir kez daha dönünce dünyaya, manzarayı daha keskin gözlerle taradım. […] Yalnızca alacakaranlık mahlukları görünüyordu ortada. (İthaki, Ağustos 2020, s. 82)

Neden devrik çevrildiğini anlayamadığım bu iki kötü cümle arasında köşeli ayraç içinde belirttiğim yerde bir cümle gözden kaçmış:

“But I saw no vestiges of my white figures.”

Ben, “Ama benim o beyaz gövdeler sırra kadem basmıştı” diye çevirmişim. Ama isterseniz daha “sadık” kalarak da çevirebilirsiniz…

***

Bölüm 5

“I had now a clue to the import of these wells, to the ventilating towers, to the mystery of the ghosts: to say nothing of a hint at the meaning of the bronze gates and the fate of the Time Machine!”

“Bu kuyuların gerçek önemleri, havalandırma kuleleri, hayaletlerin sırrı; bronz kapıların anlamları konusunda hiçbir şey söylenmemesi ve Zaman Makinesi’nin akıbeti hakkında elimde bir ipucu vardı artık!” (İthaki, Ağustos 2020, s. 85)

Bu çeviri cümlede bir anlamsızlık var, ama bu konuda çevirmenin elinde hiçbir “ipucu” yok!

Çevirmenin İngilizceden habersizliği sürüyor. “To say nothing of”un ne anlama geldiğini bilmediği için kafasından uydurmuş ve araya “hiçbir şey söylenmemesi” gibi bir laf sıkıştırmış. Oysa “to say nothing of”, “üstelik” ya da “-de cabası” demek… Bunu bilince cümle de yerine oturuyor:

“Artık elimde bu kuyuların anlamı, havalandırma kuleleri, hayaletlerin esrarıyla ilgili bir ipucu vardı: Tunç kapıların anlamı ve Zaman Makinesi’nin kaderiyle ilgili bir ipucu da cabası!”

***

Bölüm 5

 “Beneath my feet then the earth must be tunnelled enormously, and these tunnellings were the habitat of the New Race.”

“O halde, ayaklarımın altındaki yeryüzüne bir sürü tünel açılmış olmalıydı ve bu tüneller yeni ırkın yaşama alanlarıydı.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 86)

Anlaşılan, “yeryüzü” çevirmenin ayaklarının altına serilmiş! Şaka bir yana, “earth” burada “yeryüzü” anlamında değil, “toprak” anlamında kullanılıyor.

Doğrusu şöyle:

“Öyleyse ayaklarımın altındaki toprağa pek çok tünel kazılmış olsa gerekti ve bu tüneller Yeni Soy’un yaşam ortamı olmalıydı.”

***

Bölüm 5

“Even now, does not an East-end worker live in such artificial conditions as practically to be cut off from the natural surface of the earth?”

“Şimdi bile Doğu asıllı bir işçi, dünyanın doğal yüzünden pratik anlamda koparıldığı, böylesi yapay koşullarda yaşamıyor mu?” (İthaki, Ağustos 2020, s. 87)

Efendim, ortada “Doğu asıllı”, yani “Asya kökenli” bir işçi falan yok; buradaki işçi safkan İngiliz ve Londra’nın Doğu Yakası’nda yaşıyor! 

Zaman Makinesi’nin kaleme alındığı günlerde Londra’nın Doğu Yakası’ndaki kenar mahallelerde sefalet içinde yaşanıyor, bu bölgedeki işçilerin çoğu bodrum katlarında yer alan ilkel işyerlerinde ağır koşullarda çalışıyordu.

Doğrusu şöyle olacak:

“Bugün bile, kentin Doğu Yakası’ndan bir işçi dünyanın doğal yüzeyinden nerdeyse kopartıldığı böyle yapay koşullarda yaşamıyor mu?”

***

Bölüm 6

“Belki iki yüz metrelik bir kuyudan inmem gerekti. İniş, kuyunun yanlarında çıkıntılı metal sırıklar sayesinde gerçekleşiyordu…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 93)

Bu çeviride sık sık karşılaştığımız Türkçe özensizliklerinden biri daha! “Metal sırık” olmaz, çünkü “sırık” uzun ve kalınca değnektir, yani ağaçtır. İngilizce metinde “metallic bars” deniyor, yani “metal çubuklar”.

Doğrusu:

“Nerdeyse iki yüz metrelik bir kuyudan aşağıya inmek zorundaydım. Kuyunun iki yanından çıkan metal çubuklara basılarak iniliyordu…”

***

Bölüm 6

“Though my arms and back were presently acutely painful, I went on clambering down the sheer descent with as quick a motion as possible.”

“Kollarım ve sırtım çok geçmeden kronik bir ağrıya tutulmalarına rağmen, mümkün olduğunca en hızlı şekilde dimdik inişi inmeyi sürdürdüm.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 93)

Bir cümle içinde üç garabet! Birincisi, burada “kronik bir ağrı” demek gereksiz; tıbbi bir söylem söz konusu değil; “şiddetli bir ağrı” demek yeterli. İkincisi, “mümkün olduğunca en hızlı şekilde”, bozuk ve kötü bir Türkçe; bu Türkçeden “mümkün olduğunca en hızlı şekilde” kurtulmak gerekiyor! Üçüncüsü, “inişi inmeyi sürdürdüm”! “İnişi inmek” de neyin nesi?

Oysa özgün metindeki cümlenin Türkçesi çok basit: 

“Çok geçmeden kollarım ve sırtımda şiddetli bir ağrı baş göstermesine karşın, elimden geldiğince hızlı bir biçimde dik inişi sürdürdüm.”

***

Bölüm 6

“… just as are the pupils of the abysmal fishes…”

“… derinlik balıklarının gözbebekleri gibi…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 94)

Çipura, barbunya, dilbalığı, kalkanbalığı gibi bazı balıklar deniz zemininde, derinlerde yaşarlar, ama onlara “derinlik balıkları” değil, “dip balıkları” deriz.

***

Bölüm 6

“But, as it was, I stood there with only the weapons and powers that Nature has endowed me with—hands, feet, and teeth…”

“Ama ne yazık ki orada sadece Tanrı’nın bana bahşettiği silahlar ve güçlerle duruyordum; eller, ayaklar ve dişler…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 95)

Çevirmen “Nature”ı, yani “Doğa”yı “Tanrı” diye çevirmiş. Oysa kitapta “… Doğa’nın bana bağışladığı…” deniyor. H. G. Wells’in anlattıklarının birçok bölümünde, Darwin’in on dokuzuncu yüzyıl ortalarında bilim çevrelerini derinden sarstığı kadar din çevrelerinin de tepkisini çeken evrim kuramının en coşkulu savunucularından, İngiliz biyoloji bilgini ve hocası Thomas Henry Huxley’nin düşüncelerinin payının hiç de az olmadığı göz önüne alınırsa, burada yazarımızın özellikle “Doğa” dediği ve asla “Tanrı” demeyeceği kolaylıkla anlaşılır.

***

Bölüm 7

“… bir parça da olsa anlıyordum…” diye biten cümle ile “İkinci kuramımın baştan aşağı yanlış olduğundan…” diye başlayan cümle (İthaki, Ağustos 2020, s. 99) arasındaki bir cümle atlanmış:

“I wondered vaguely what foul villainy it might be that Morlocks did under the new moon.”

Türkçesi:

“Morlock’ların yeniay olduğunda ne hainlikler yapabileceklerini içten içe merak ediyordum.”

***

Bölüm 7

Çevirmen, nedense, ikide bir cümle atlıyor! 

“… insan ırkının bu olgunluk çağından…” diye biten cümle ile “Daha fazla zaman kaybetmeden” diye başlayan cümle (İthaki, Ağustos 2020, s. 100) arasındaki cümle çevrilmemiş:

“I at least would defend myself.”

Türkçesi:

“En azından kendimi savunabilirdim.”

***

Bölüm 7

“Only forty times had that silent revolution occurred during all the years that I had traversed.”

“Kat ettiğim bütün o yıllar boyunca o sessiz devrim yalnızca kırk kez meydana gelmişti.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 104)

Çevirmene bakılırsa, Zaman Gezgini’nin içinden geçip geldiği yıllar boyunca “kırk devrim” meydana gelmiş, hem de “sessiz devrimler”!

Hiç kuşkusuz, “devrim” falan olduğu yok! Yazar yıldızların, gezegenlerin “dolanımından” söz ediyor. Ama çevirmen kafayı “devrim”e takmış; ille de “devrim” yapacak…

***

Bölüm 7

“I had in mind a battering-ram.”

“Aklımda boynuzlu kütük vardı.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 106)

Yahu, “boynuzlu kütük” de nereden çıktı? “Battering-ram”e bizde tarih boyunca “koçbaşı” denmiştir.

Burada, Zaman Gezgini, Beyaz Sfenks’in altındaki tunç kapıları kırıp açmasını sağlayacak bir düzenek arıyor ve bir “koçbaşı” yapmayı düşünüyor…

***

Bölüm 8

“Here I was more in my element, for rising on either side of me were the huge bulks of big machines, all greatly corroded and many broken down, but some still fairly complete.”

“Burada kendimi daha yabancı hissettim. İki yanımda büyük makinelerin kocaman cüsseleri vardı, hepsi çürümüş, birçoğu kırılmıştı, bazılarıysa hâlâ sapasağlam ayaktaydı.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 109)

İşi gırgıra vurayım diyorum, ama giderek sinirim de bozulmuyor değil.

İngilizcede “be in one’s element”, “kendini rahat hissetmek”, “ortamını bulmak” anlamına gelen bir deyim. Çevirmen bundan habersiz; tam tersini söylüyor: “…kendimi daha yabancı hissettim.” Bana öyle geliyor ki, çevirmen kendini bu kitaba yabancı hissediyor!

Hadi, diyelim “be in one’s element” deyiminin anlamını bilmiyorsun. Yazar bir cümle sonra şöyle diyor: “Bilirsiniz, makinelere düşkünümdür…” Yani o iki yanında yükselen kocaman makinelerin arasında Zaman Gezgini kendini daha rahat hissetmiş. Ama çevirmen uyanmamakta kararlı!

***

Bölüm 8

“… the more so as for the most part they had the interest of puzzles, and I could make only the vaguest guesses at what they were for.”

“… çoğunlukla bulmacalara duyduğum ilgiyi çağrıştırıyorlardı.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 110)

Görüldüğü gibi, cümlenin devamı eksik; çevrilmemiş. Yani, “… ama ne işe yaradıkları konusunda ancak belirsiz tahminlerde bulunabiliyordum…” bölümü çeviride yok.

Bari cümlenin ilk bölümü düzgün olsa. Ne gezer! “… çoğunlukla bulmacalara duyduğum ilgiyi çağrıştırıyorlardı” diye ne idüğü belirsiz bir laf. Oysa yazar diyor ki: “Çoğu birer bulmaca gibi ilgimi çekmişti.”

***

Bölüm 8

“Then, going up a broad staircase, we came to what may once have been a gallery of technical chemistry.”

Geniş bir merdivene çıktık sonra ve bir zamanlar, bir olasılıkla teknik kimya galerisi olan bir yerle karşılaştık.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 111)

“Geniş bir merdivene çıktık” da ne demek? Bir merdiven koyup tepesine mi çıkıyorlar? Tabii ki hayır. “Sonra, geniş bir merdivenden çıkarak, bir zamanlar teknik bir kimya galerisi olabilecek bir yere geldik” diyor yazar.

***

Bölüm 8

“In part it was a modest cancan, in part a step dance…”

“Kısmen mütevazı bir kankandı, kısmen adım dansı…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 112)

“Step dance”in ne olduğunu bilmiyorsan ve sözcüğü sözcüğüne çevirirsen “adım dansı” dersin! Oysa bu dansa “step dansı” ya da yalnızca “step” diyoruz.

***

Bölüm 9

“… Ertesi sabah erkenden Beyaz Sfenks’e ulaşmaya kararlıydım ve bir önceki seferde beni durdurmuş olan ormanı…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 115)

Çevirmenin “bir önceki seferde” gibi tuhaf bir deyiş kullanmasına neden olan (!) söz ne ola diye merak edip özgün metne bakıyorsunuz. Yazar burada “ere” sözcüğünü kullanmış. Türkçesi “daha önce”, “bundan önce”. İsterseniz “geçen gelişimde” de diyebilirsiniz. Ama “bir önceki seferde”nin Türkçe olduğunu söyleyemeyeceğim…

***

Bölüm 9

“For some way I heard nothing but the crackling twigs under my feet, the faint rustle of the breeze above, and my own breathing and the throb of the blood-vessels in my ears.”

“Bir süre, ayaklarımın altında çatırdayan dal seslerinden, yukarıdaki meltemin belli belirsiz ıslığından ve kendi soluğumdan […] başka hiçbir şey duymadım.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 117)

Bu cümlede “… damarlarımın kulaklarımda zonklayışından…” diye çevrilebilecek bölüm atlanmış. Eh, alıştık artık!

***

Bölüm 9

“A minute passed. Their voices seemed to rise to a higher pitch of excitement, and their movements grew faster. Yet none came within reach. I stood glaring at the blackness.”

 “Bir dakika geçti. […] Durmuş, karanlığı seyrediyordum.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 119)

Bu atlamalara alıştık artık diyorum, ama neylersin, çevirmen dalgaya düşmeyi alışkanlık haline getirmiş. Burada da yazarın iki cümlesini iç etmiş!

Çevrilmeyen o iki cümle, “Sanki çığlıkları daha da tizleşmiş, hareketleri daha da hızlanmıştı. Yine de hiçbiri erişebileceğim kadar yakınıma gelmiyordu,” diye çevrilebilir.

***

Bölüm 10

“İşte, benim gördüğüm, Yukarı Dünya insanının o dermansız şirinliğe, Yeraltı Dünyası’nın da yalnızca mekanik endüstriye doğru sürüklenmiş olduğuydu. Ama o mükemmel devlette mekanik kusursuzluk için bile eksik olan tek şey vardı: mutlak istikrar.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 124)

Sakın, şimdi bu “mükemmel devlet” de nereden çıktı, demeyin. Bu çeviride her an her türlü şaşırtıyla karşılaşabilirsiniz. Elbette ortada “devlet” de yok, “mükemmel devlet” de! Yazar burada “perfect state” diyor, çevirmen de “state”i görünce “devlet”i yapıştırıveriyor. Oysa yazar aslında “kusursuz durum” diyor bu cümlede.

Aslı şöyle:

“Diyeceğim, gördüğüm kadarıyla, yukarıdünyanın insanı o düşkün sevimliliğine sürüklenmiş, yeraltıdünyası da salt mekanik çalışmanın içinde bulmuştu kendini. Ama bu kusursuz durum, mekanik kusursuzluk için bile gerekli bir şeyden, mutlak istikrardan yoksundu.”

***

Bölüm 11

“… for the sun had ceased to set…”

“… çünkü güneş doğmayı kesmişti…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 128)

Garip bir çeviri daha. Yazar, “güneş doğmayı kesmişti” demiyor; “güneş batmaz olmuştu” diyor, isterseniz “güneş artık batmıyordu” da diyebilirsiniz…

***

Bölüm 11

“… Then I saw the thing was really a monstrous crab-like creature. Can you imagine a crab as large as yonder table, with its many legs moving slowly and uncertainly, ist big claws swaying, its long antennae, like carters’ whips, waving and feeling, and its stalked eyes gleaming at you on either side of its metallic front?”

“… sonra da o şeyin gerçekte iri, yengece benzeyen bir canavar olduğunu gördüm. Yavaşça, amaçsızca hareket eden bir sürü bacağı, sallanan büyük pençeleri, arabacıların kırbacı gibi dalgalanan ve etrafı yoklayan antenleri, metalik yüzünün her iki tarafından fırlamış sapların ucundaki gözlerini devirerek size yaklaşan, şu masa kadar büyük bir yengeç düşünebiliyor musunuz?” (İthaki, Ağustos 2020, s. 129)

Burada, “azman bir yengeçsi yaratık”tan, giderek “masa kadar büyük bir yengeç”ten söz ediliyor. O zaman bu yaratığın “pençeleri” değil, “kıskaçları” olması gerekir. Kaldı ki, “claw” yalnızca “pençe” değil, “kıskaç” anlamına da gelir. Diyeceğim, yengecin “pençeleri” değil, “kıskaçları” olur…

***

Bölüm 11

“… under the eternal sunset…”

“… ebedi gün doğumunun altında…” (İthaki, Ağustos 2020, s. 131)

Çevirmen birçok yerde olduğu gibi burada da tam tersini söylemiş. “Sunset”, “gün doğumu” değil, “günbatımı” olacak!

***

Bölüm 11

“I saw the black central shadow of the eclipse sweeping towards me.”

“Bana doğru sürüklenen elipsin kara gölgesini gördüm.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 132)

Çevirmen, “güneş ya da ay tutulması” anlamına gelen “eclipse”i, Türkçede “elips” dediğimiz “ellipse” ile karıştırmış! Oysa paragrafın bütünü okunduğunda bile, Zaman Gezgin’in burada bir “güneş tutulması”nı anlattığı apaçık anlaşılıyor…

***

Bölüm 12

“Presently I got up and came through the passage here, limping, because my heel was still painful, and feeling sorely begrimed.”

“Sonra ayağa kalktım ve koridordan geçip topallayarak buraya geldim, çünkü topuğum hâlâ acıyordu […]” (İthaki, Ağustos 2020, s. 134)

Çevirmen atlaya sıçraya ilerlemeye devam ediyor. Cümlenin sonu eksik: “… kendimi feci kirli hissediyordum.”

***

Bölüm 12

“The Editor was looking hard at the end of his cigar—the sixth.”

“Editör gözünü purosunun ucuna dikmişti […]” (İthaki, Ağustos 2020, s. 135)

Cümlenin sonu yine atlanmış. Puronun “altıncı puro” olduğu vurgulanmış, ama çevirmenin umurunda değil!

***

SONSÖZ

Romanın “Sonsöz”üne geldik; ben yazmaktan sıkıldım, siz okumaktan sıkılmadınız mı? Ama şimdi sıkı durun!

“… into the abysses of the Cretaceous Sea…”

“… Girit Denizi’nin derinliklerine…” (İthaki, Ağustos 2020, Sonsöz, s. 139)

Zaman Gezgini ortadan kaybolalı üç yıl olmuş. Acaba bir daha geri dönecek mi? Anlatıcı, burada Zaman Gezgini’nin insan gelişmesinin en eski evrelerine, Mesozoik çağın günümüzden kabaca 145-65 milyon yıl önceyi kapsayan Kretase Dönemi’ne gitmiş olabileceğini düşünüyor. “… Kretase Dönemi denizinin diplerine düşmüş olabilir” diyor. 

Gelgelelim, romanın sonuna gelinmiş, çevirmen hâlâ bu kitapta ne anlatıldığının, neden söz edildiğinin farkında değil. “Kretase Dönemi denizi”ni “Girit Denizi” diye çeviriyor! “Cretaceous Sea”yi Girit Adası’nın kuzeyindeki “Girit Denizi” sanabiliyor!

Pes doğrusu!

***

SONSÖZ

Hadi bu işkenceye son bir örnekle son verelim:

“He may even now … be wandering on some plesiosaurus-haunted Oolitic coral reef…”

“Şu anda belki Plesiosaurusların avlandığı Oolitik mercan kayalıklarında … bile geziniyor olabilir.” (İthaki, Ağustos 2020, s. 139)

Çevirmen, bu sefer de, “haunted” sözcüğünü “hunted” sözcüğüyle karıştırmış ve o çok eski zamanların deniz sürüngenleri plesiosaurus’ları “ava çıkarmış”!

Doğrusu şöyle:

“… şimdi plesiosaurus’lardan geçilmeyen (“plesiosaurus’larla dolu” da denebilir) oolitli bir mercan kayalığının üzerinde … dolaşıyor da olabilir.”

***

Bu çeviri maskaralığından sonra bir iki noktayı daha açıklığa kavuşturmakta yarar var. Volkan Gürses İthaki’nin yayımladığı Zaman Makinesi’ni The Time Machine’in hangi basımından yaptı bilmiyorum; kitabın künyesinde belirtilmemiş. Ama ben İş Kültür Yayınları’na yaptığım çeviride W. W. Norton & Company’nin Norton Classical Editions dizisindeki basımı temel aldım. Norton basımında romanın bir iki kez tefrika edilmesinin ardından Wells’in yapıtın kitap olarak basılması için metinde yaptığı değişikliklerden sonra 29 Mayıs 1895’te William Heinemann tarafından gerçekleştirilen basım esas alınmıştır. Zaman Makinesi’nin günümüzdeki hemen bütün yeniden basımlarında da Heinemann basımının metni temel alınmaktadır. Bütün bu basımlarda The Time Machine’in bir altbaşlığı vardır: An Invention. Diyeceğim, kitabın benim çevirimde olduğu gibi Zaman Makinesi: Bir Buluş adıyla yayımlanması gerekir. Oysa İthaki çevirisinde, her nedense, “Bir Buluş” altbaşlığı yok.

Sonra Heinemann basımında Zaman Makinesi’nin bütün bölümlerinin başlıkları vardır. Örnekse, I. Bölüm: Giriş; V. Bölüm: Altın Çağ’da; XV. Bölüm: Zaman Gezgini’nin Geri Dönüşü, vb. Oysa İthaki çevirisinde ne hikmetse bu bölüm başlıkları da yok.

***

Şimdi, İthaki Yayınları’nın Zaman Makinesi çevirisine ilişkin bu yazıda yalnızca bir bölümüne değindiğim yanlışlar ve eksiklerin yenilir yutulur gibi olmadığı ortada. Elimde İthaki’nin Şubat 2015 tarihli 2. basımı ile Ağustos 2020 tarihli 12. basımı var. Sözünü ettiğim yanlışlar, eksikler ve Türkçe bozuklukları en başından bugüne kadar “aynen, titizlikle ve tutarlılıkla korunmuş”! 

Üstelik bu çeviriyi bir de yayına hazırlayanlar var: Alican Saygı Ortanca ve Yankı Enki. Alican Saygı Ortanca ayrıca yayın sorumlusu ve dizi editörü. Demek, bu çeviri kepazeliğinin tek sorumlusu çevirmen Volkan Gürses değil…

***

İthaki Yayınları’ndan çıkan Zaman Makinesi çevirisini satın almış ve okumuş olan okurlar, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Ayıplı Mal ve Hizmetler” başlıklı 3. kısmına ivedilikle göz atmalı ve ellerindeki “ayıplı mal”ı yayınevine iade etmelidirler.

İthaki Yayınları ise okurlarına karşı sorumluluğunu bir an önce yerine getirmeli, burada sergilediğim (ve sergilemediğim) çeviri yanlışlarını, eksiklikleri ve dil bozukluklarını onararak Zaman Makinesi çevirisini “ayıplı mal” olmaktan çıkarıp okura yeniden sunmalıdır.    

 

 

 

 

 

 

 

 

4 yorumlar

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal

4 Yorumlar

  • Zeynep
    12 Şubat 2021, 09:54

    Maalesef bu yayınevinin birçok çevirisi sorunlu. Edgar Allen Poe’nun Hikayelerini basmışlardı bitirememiştim, Cesur Yeni Dünya’nın da nihayet orijinalini okumak zorunda kalmıştım. Biraz dikkat etsinler artık.

    CEVAPLA
  • Selin
    13 Şubat 2021, 19:16

    Yazmış olduğunuz bu detaylı ve güzel yazı için size teşekkür ederim. Okurken çok keyif aldım. Söz konusu bu yayınevinin diğer kitapları da öyle maalesef. Buna rağmen sanki sektörde bu işi en iyi onlar yapıyormuş gibi bir havaları var… Egolarından gözlerinin önündeki hataları göremiyorlar maalesef.

    CEVAPLA
  • Bülent
    14 Şubat 2021, 18:59

    Ellerinize sağlık. Çok öğretici bir yazı. Çeviri sorunlarının çok büyük bir bölümü yayına hazırlayanlar tarafından fark edilmeli. Bu konuda da çok haklısınız. Siz kızsanız da ben büyük bir keyifle okudum ve çok şey öğrendim. Teşekkür ederim.

    CEVAPLA
  • Osman
    16 Şubat 2021, 10:57

    Bu yayınevinden Lovecraft Deliliğin Dağlarında okumaya çalıştım güçlükle bitirebildim. Zaten uzun tasvirlerle dolu ağır bir kitap, çevirmen altından kalkamamış. Aldığımız duyumlara göre İthaki çevirileri arkadaş çevrelerinden birkaç kişiye veriyormuş ve dışarıdan çevirmen alımına kapalıymış, çevirmenlik için başvuruları da reddediyorlarmış. Çünkü arkadaşlık çevresininin lobisi var. O yüzden daha iyi çevirebilecek kişilere kapalılar. Bunlar fantastik bilimkurgu yazınında yazar editör belli kişiler.
    Oysa alternatif edebiyat çok önemli. Fantastik ve bilimkurgu okuyucunun ufkunu açan, hayal gücünü geliştiren çok değerli türler. Başka yayınevlerinin pek yüz vermediği bu alanlarda İthaki tekel oldu. Ama arkadaş lobisi yüzünden kötü çeviri okuyoruz. Bu değerli romanları başka yayın evleri basmıyor mecburen İthaki’den okuyoruz. Penguen her yerde cafeler açıyor artık iyi çevirmen tutacak paraları var ama lobiler vb derken iyi çevirmenleri almıyorlar. Olan biz okuyucuya oluyor.

    CEVAPLA