Avrupa’nın ikilemi: Güç mü, adalet mi?

Avrupa’nın ikilemi: Güç mü, adalet mi?

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinin yüzüncü yılı etkinlikleri için Almanya’daydı geçen günlerde. Anma töreninin ardından düzenlenen basın toplantısında, son dönemlerde sık sık dillendirdiği ekonomik, siyasi ve kültürel bütünlüğe, ortak değerlere dayanan ‘büyük ve güçlü Avrupa’ söylemini yineledi.

Macron’un atıf yaptığı değerler silsilesi, özellikle 11 Eylül sonrası girişilen Afganistan ve Irak harekâtlarında ABD’ye destek veren Avrupa ülkeleri ve Ortadoğu’dan kıtaya gelen ya da sınır kapılarını zorlayan göçmenleri sorun olarak görenlerce aşındırılıyor. Bunun şimdilik belagatle toparlanmaya çalışıldığı da ortada. Üstelik Avrupa’nın hümanizm, Aydınlanma ve siyasal liberalizm gibi başat kavramlarını ve hareketlerini tersine çevirmeye çabalayan, otoriterliği ve ayrımcılığı düstur edinen kimi politik figürler boy gösteriyor.

Her kriz döneminde olduğu gibi şimdi de kıtanın önünde iki yol var: Avrupa’yı Avrupa yapan değerlere sarılmak veya yakın geçmiştekine benzer biçimde bunları yok saymak ya da onların içini boşaltmak…

Avrupa’yı düşünmenin; göçü, savaşı, devrimi, ekonomik krizi ve yeniden kuruluşu kavramak anlamına geldiğini söyleyen Zygmunt Bauman’ın kıtaya ilişkin en temel tezi, ‘Avrupa’nın sonsuzluk arayışıyla var olduğuna’ ilişkin. Bauman, bu nedenle Avrupa’ya ‘macera’ diyor.

Düşünür, “Avrupa” isimli kitabında kıtanın kaybedilip bulunmasına dair serüveni tarihe, sosyolojiye, felsefe ve ekonomiye dayandırarak anlatıyor.

Ortak sınırlar ve bekçiler

Avrupa tarihine, kültürüne ve coğrafyadaki farklı düşünce akımlarına hâkim olan Bauman’ın ‘macera’ kelimesini özellikle seçtiği aşikâr çünkü bir bitmemişlik söz konusu: “Avrupa, keşfettiğiniz bir yer değildir; Avrupa bir misyondur/görevdir, yaratılacak, yapılacak, inşa edilecek bir şeydir ve bu görevi gerçekleştirmek için büyük ustalık, bir gaye ve çalışkanlık gerekir. Belki asla sonu gelmeyen bir çaba, tam anlamıyla aşılamayacak bir zorluk, sürekli erişilmez bir beklentidir.”

Bauman, Avrupalılığı açıklarken bugün de çok konuşulan utanç, gurur, kazanım ve suçlulukla dolu ‘kalın ve ağır bir tortu’yu hatırlatıyor. Biraz daha somutlaştırmak gerekirse ‘devrimci barikatlarla Gulaglar’ ya da özcülük temelli ayrımcılık ile demokrasi arasında gidip gelen geçmişe, ‘Avrupalılara ait gerçekliklerin Avrupa’nın özünün gerisinde kalması’ diyor. 2000’lerin ortalarında kaleme aldığı kitaptaki bu ifade, günümüzdeki bazı tartışmalara ve gerilimlere denk geliyor. Hatta şimdilerde, Avrupa Birliği bünyesinde ortak ordu fikri dillendirilmişken Bauman’ın şu belirlemesi hatırlanmalı: “Avrupa devletleri, ne zaman ortak ‘kıta’ sınırlarını belirleyip bunu koruyacak ağır silahlı bekçiler, göç ve gümrük ofisleri kurmaya çalışsa onları asla mühürleyip sıkı ve geçit vermez hâle getiremez. Avrupa’yı ayırmaya çalışan her sınır, gezegenin geri kalanı için bir meydan okuma olacak ve tecavüz edilesi için açık bir davet olarak kalacaktır.”

Avrupa’nın ağaran saçları

Bauman, övüleceklerin yanında Avrupa’nın eleştirilecek yönlerinin bulunduğunu da ifade ediyor kitapta. Mesela bazı ülkelerin, kimi seslere ‘medenileştirme’ kisvesi altında kulaklarını tıkayıp gaddarlıklar etmesi ya da kültürün kendisini kültür nesnesine dönüştürmesi… Bu noktada yazar, Eduardo Lourenço’nun tanımına başvuruyor: “Avrupa’nınki belirsizliğin; huzursuzluğun, ıstırabın ve kuşkunun kültürüdür.”

Lourenço, tanımlamasıyla politik ve coğrafi sınırlar koymasına rağmen, düşünsel bağlamda bunları aşan ve her türlü kesinliğe kuşkuyla bakan bir Avrupa resmetmeye çalışmıştı. Bauman, buna ‘henüz tamamlanmamış kimlik’ ve ‘neye dönüşeceğini kesin olarak bilmeyen Avrupalı’ gibi bir ekleme yapıyor. Avrupa; keşfeden, dönüştürürken dönüşen, tarihine bakarken geleceği kuran bir kültürel dokuya sahip Bauman’a göre. Bununla birlikte söz ettiği ‘macera’ya dair bir belirleme daha yaparak ‘Avrupa’nın saçları, her geçen yıl gençleşen bir dünyada ağarıyor’ diyor. 2000’lerin ortalarındaki bu ifadeyle şimdilerde ekonomik ve siyasi problemler yaşayan İngiltere’yi, Almanya ve Fransa’yı tarif ediyor sanki.

Var olan ikilem

Bahsi geçen sorunun kökeninde, Avrupa’nın sırtında bir yük olarak gördüğü ‘artık nüfus’ geliyor. ‘Modernliğe yeni ulaşan’ ve ‘demokrasi ihraç edilen ülkeler’den Avrupa’ya yönelenler, küresel bir sorun olarak görülüyor. Problemin çözümü için harekete geçirilen (çeteden hâllice ordular) ise ateşi harlamaktan başka bir işe yaramıyor. Sonuçta siyasi ve ekonomik göç dalgası Avrupa kapılarını zorluyor. Geçmişte kıtanın bir ucundan diğerine ve dışına yürüyenlerin yerini, Avrupa’nın verimli topraklarından uzak tutulan ‘artık nüfus’ almış durumda. Bu noktada Bauman, ‘Yüzyıllara yayılmış Avrupa macerası sıfırı tüketip durma noktasına mı geliyor?’ diye soruyor.

Buna doğrudan yanıt vermeyen Bauman, Avrupa devletlerinin ‘sorun çözme’ ve ‘kriz yönetme’ vizyonunu büyük oranda kaybettiğini, güvenliğin ön plana çıkarılarak özgürlüğün ötelendiğini ve hakikatlerin karartıldığını anımsatıyor. Tam bu anda bir karar ânı gelip çatıyor: Gücü adaletin kaynağı olarak görmek mi, yoksa güce karşı adaleti savunmak mı?

Bu ikilem hâlâ geçerli, hatta şimdilerde daha belirgin. Tabii bunda Atlantik ötesinden esen rüzgârların taşıdığı ‘Eski Avrupa’ gibi alaycı nitelemelerin payı büyük.

Korku bağımlılığı ve güvenlik saplantısı

Bauman, 2000’lerden itibaren ‘Avrupai değerler’ ile ‘ABD’nin çıkarları’ gibi iki gerçeğin, taraflar arasında gerilim yarattığını söylemişti. Hatta bu durumu, ‘imparatorluğun gölgesi’ diye tarif etmişti: Avrupa’yı, ‘Ortadoğu’ya özgürlük ve demokrasi götürdüğüne’ ikna etmek için uğraşan ABD’nin girişimleri tam da buna karşılık geliyordu. Dolayısıyla Bauman söz konusu eylemleri, Avrupa’nın zihninin yeniden inşasına yönelik adımlar olarak nitelemişti.

Fetih ve rejim değişikliği arzusuyla haydutlaşan, ekonomik hegemonya peşine düşen ve 1990’lardan itibaren rakipsiz kaldığını düşünen ABD karşısında Avrupa’nın elindeki en önemli koz sosyal devletti. Bauman’ın deyişiyle bu, sömürgecilik dönemi son bulduğundan beri, yurttaş hakkı olmaktan çıkarılıp toplumsal dışlamanın ve damgalamanın aracına dönüştürülene dek sorunların çözümü ve bir umut olarak görülüyordu. Değiştirilip muğlaklaştırılan güvenlik tanımı, sosyal devletin ve özgürlüklerin altını oydu. Doğan boşluk ise parlatılan tehdit algılarından, gölge düşmanlardan, piyasa ekonomisinin güçlü vakumundan ve yeni fetihçi anlayışın önüne kattığı müttefiklerce sahneye konan resmî korkulardan türetilen güvenlik devletiyle dolduruldu.

Bauman, bunun kökeninde korku bağımlılığı ve güvenlik saplantısının yattığını belirtip geçmişe bakarak bir yorum daha yapıyor: “Kendisini en çok tehdit altında, güvencesiz ve korkmuş hisseden, paniğe kapılmaya en hazır, tarihte diğer topluluklara kıyasla güvenlik ve güvenle ilgili şeyleri kafaya en çok takan kişiler, el üstünde tutulmuş ve şımartılmış olan bizleriz.”

‘Gereksiz’ ve ‘fazlalık’ insanlar

Modern devlet korkuyu idare ediyordu. Bu çarkın dişlilerinden biri de zenginliği koruyarak bireyleri eşit şekilde kollayan sosyal devletti. İnsanların birbiriyle ilişkisi zedelendiğinde, daha önce görülmemiş korkular ve güvensizlikler baş gösterdi. Hatta Bauman’ın dediği gibi ‘dayanışmanın dağılması, korkuyla başa çıkmanın katı ve modern yolları için âdeta ölüm çanıydı.’ Bunu perçinleyen ise kuralsızlığın bir ‘kural’ gibi algılanmasıydı. Sonunda bazen açıkça dillendirilen yabancı düşmanlığı, komplo teorileri ve öfke, hem bu kuralsızlığı ve korkuları körükledi hem de dayanışmanın yerini alan rekabeti kızıştırdı. Ardından toplumsal bölünme geldi. Bauman’ın işlevsiz, gereksiz ve dışlanmış dediği ‘tehlikeli sınıflar’ ortaya çıkıp büyüdü. Bu da korkuyu ve onu denetim altında tutmaya dayanan güvenlik döngüsünü kuvvetlendirdi. ‘Gereksiz’ insanları ‘suçlulardan’ ayıran çizginin muğlaklaştırılmasının da bunda payı büyüktü. Öte yandan, topluma geri dönüşünün mümkün olmadığı düşünülen ve marjinal sayılan ‘suçlular’, insanlar arasındaki gerilimi beslemeye devam etti. ‘Gereksiz ve fazlalık insanların atılabileceği herhangi bir alan kalmaması’, hem Avrupa’nın yerel problemi hem de küresel bir sorun hâline geldi.

Yarattığı bu sorunla baş etmeye çalışan Avrupa, kapılarına dayanan sığınmacılarla yüzleştikçe güvenlik kaygısı günden güne artan insanlarla dolup taştı. Bu kişilerin hemen hepsi şiddete uğrama korkusuna kapılırken güvenlikle ilgili hassasiyetleri de en üst seviyeye yükseldi.

Bauman, hızla dönüşüp değişen yaşam biçimlerinin Avrupa’da ve yeryüzünün geri kalanında insanları kaygılandıran sonuçlar doğurduğunu da not etmiş kitapta: “Eski ve sıkıcı derecede tanıdık ihtiyaçların düzenli bir şekilde tatmin edilmesinin getirdiği monotonluğun yerini, normatif düzenlemeleri bir kenara atan baştan çıkarıcılık ile (her zaman anlık olan, her zaman diğer cazibe odaklarıyla ve yemlerle kesin bir rekabete giren ayartıcılık) yeni ve denenmemiş arzuları uyandırmanın getirdiği heyecanın almasıyla birlikte, insanın durup soluklanacak ve elindeki nimetleri sayacak ânı azalmıştır. Önemli olan (geçici) kullanım/ el koymadır, (kalıcı) sahiplenmeler değil. Koruma ve saklamaktan ziyade hızla tüketip zamanında elden çıkarmak önemlidir. İnsan yarın hangi arzuya ihtiyaç duyacağını, bugün arzulanan nesnelerin ne zaman ışıltısını yitireceğini asla bilmez. İşin püf noktası, insanın kulaklarını dikip yeni olanın ‘yaklaşıp’ eskinin ‘düştüğünü’ haber veren ilk sinyalleri yakalayabilmesidir. Yolun tamamını koşmaktan ziyade, raydan çıkmamak gerekir çünkü bitiş çizgisi ya yoktur ya da en hızlı koşuculardan bile daha hızlı hareket etmektedir (…) Ödenen bedel, insanın yolda tökezleme, nefessiz kalma, yoldan çıkma korkusuyla yaşamasıdır.”

Ötelenen Avrupa değerleri

Kaygı ve güvenlik endişesi bu kadar artınca korkudan kaçış da en önemli ‘satış unsuru’na dönüştü. Bauman’ın deyişiyle mesele, ‘insanların kaygılarından otlanmaya ve korkuları kârlı kullanımlara kanalize etme’ hâline geldi. Böylece pazarlamacılar, yabancıları gözetleyen kamera sistemlerini, kirleri yok eden kimyasalları, ‘ideal’ vücut ölçülerini koruduğunu iddia eden diyetleri, halılarda gözle görülmeyen organizmaları öldüren temizlik araç-gereçlerini ve hatta bir saldırı hâlinde pencerelerden şarbon sızmasını önleyecek yapışkan malzemeleri piyasaya sürdü. Yani ‘günün ihtiyaçlarına uygun’ bir güvenlik endüstrisi yaratılıp hızla popülerleştirildi.

Bu korkuların basit çözümleri sonrasında daha çetrefil problemlerle uğraşılmaya başlandı. Örneğin, ‘istenmeyen yabancıların’ AB ülkelerinde suç işleme ihtimalinden, göç baskısından ve bu sorunları yaratanların ivedilikle dışlanması gerektiğinden bahsedildi. Kısacası göç ve suç arasında bağlantı kuruldu, yetmedi bu anlamda bir milat sayılan 11 Eylül’den itibaren yabancıların ‘düşman’ sayılacağı ‘meşru zemin’ hazırlandı. Bunun bir adım ötesi, güvenlik devletine potansiyel suçluları belirleme yetkisi verilerek riskli görülen kişilere karşı tedbirler alınmasıydı.

Bunlar demokrasi, adalet, akılcılık ve özgürlük gibi Avrupa değerlerini öteledi. Bauman’ın sıraladığı olgular, zorlu yollardan geçilerek elde edilen kazanımlardı. Bunların tamamının bir arada var oluşu, yine yazarın deyişiyle Avrupa’yı bugün hâlâ süren o maceraya sokmuştu.

Bauman, bu maceranın; özcü ayrımcılık savunucuları, ekonomi uğruna kültürel ve ahlaki değerleri öteleyenler, Avrupa kimliğini hakir görenler, özerkliği ve özgürlükleri sumen altı edenler, bazı insanları ‘işlevsiz’ ve ‘gereksiz’ diye niteleyenler tarafından baltalanmaması gereken değerli bir şey olduğunu söylemişti.

Bauman’a göre Avrupa’nın gerçek anlamda güvende olmasını sağlayacak yegâne koşul, kimseyi yabancılaştırmama düşüncesini hep hatırlamak. Yazarın bahsettiği maceranın en zor ve anlamlı adımı işte bu.

Avrupa, Zygmunt Bauman, Çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, 158 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal