Alternatif bir sergileme ve sanat tarihi yazımı

Alternatif bir sergileme ve sanat tarihi yazımı

Fransa’da 1950’lerde başlayıp 1960’larda ve 1970’lerde son sürat devam eden entelektüel hesaplaşmanın; Fransız kültürünü yeniden tanımlayıp yorumlama hareketinin ve formel sömürgeciliğin son demlerinde yaşanan boşluğu kültürel atılımlarla dengeleme eyleminin önemli öznelerinden biriydi André Malraux.

Asya kültürüne meraklı sayesinde bölgedeki Fransız sömürgelerinde görevlendirilen Malraux, sanata ilgisi ve eserleri Fransa’daki müzelerde sergileme heyecanıyla 1923’te kabartma çaldığı için Kamboçya’da tutuklanıp Fransız hükümetinin araya girmesiyle serbest bırakılmıştı. Bu tarihten itibaren, zihninde sanat eserlerinin herkese ulaşması fikri gezinen Malraux, Saygon’da gazetecilik yaptığı günlerde, Fransa’nın sömürgecilik politikalarına sert eleştiriler yöneltmeye başladı.

1930’larda İspanya’da Cumhuriyetçilerle ve Halk Cephesi’yle saf tutup Falanjistlere karşı çatışmalara katılan Malraux, antifaşist görüşleriyle dikkat çekmeye başlamış ve 1933’te yayımlanan “İnsanlık Durumu”yla bu anlamda dünya çapında tanınmıştı.

Malraux, bu dönemde kültürel yolculuklar yapıyor; Doğu dillerini öğreniyor, Çin’e, Yemen’e, İran’a gidiyor, Orta ve Doğu Avrupa’ya seyahatler gerçekleştiriyordu. Gidip gördüğü her yerde, anti-faşist görüşlerini pekiştirirken buralardaki sanata dair bilgi sahibi oluyordu.

Tarih ve sanat kesişimi, Malraux’nun dünyayı kavrama ve anlama çabasının en önemli noktasıydı. Dünya savaşlarıyla yaşanan değer ve anlam yitimini kitaplarında işlerken sanat eserlerine ulaşmayı kolaylaştırmaya ilişkin fikirlerini olgunlaştırıyordu.

Sanatın, belli mekânlarda ve bazı kişilerin himayesinde kalarak değil, halkla buluşturularak anlam kazanacağını düşünüyordu Malraux. Eserlerin demokratik biçimde insanlara ulaştırılması görüşü, yazarın politik ve kültürel söylemiyle koşuttu. Düşsel Müze fikri ve aynı adlı kitap da buradan doğmuştu.

Malraux, hem yazar hem de bir entelektüel olarak ve 1959-1969 arası sürdürdüğü Fransa Kültür Bakanlığı görevi sırasında, kültüre eşit ve demokratik ulaşma projesini gerçekleştirmişti. Bunun bir uzantısı olan Düşsel Müze’nin esprisi, fotoğrafik röprodüksiyonlarla farklı coğrafyalara ve kültürlere ait eserlerin yer aldığı kitaplarla müzelere hapsedilmeden insanlarla buluşturulmasıydı.

Malraux, belli bir mekânla sınırlamadığı Düşsel Müze’yle sanat eserleri arasındaki hiyerarşiyi ortadan kaldırmayı ve insanları kültürel seyahatlere kolayca çıkarmayı amaçlamıştı. Yazara göre ‘sanat insanlığın ortak mirasıdır’ anlayışı, bu şekilde ayakları yere basan bir eylem hâline gelecekti.

Malraux’nun eleştirileri

Malraux’nun söz konusu projesinin bir yansıması olan “Düşsel Müze” başlıklı kitap, bir rehber ya da katalog olarak nitelenebilir. Yalnızca müzelerde veya seçkinlerin koleksiyonlarında rastlanabilecek eserlerin fotografik röprodüksiyonları, sanatın kamusallaştırılması demekti yazara göre. Öte yandan, eserler arasındaki bağlantıların ve diyaloğun fark edilmesini kolaylaştırıyordu. Başka bir deyişle dünyanın farklı noktalarındaki eserleri ve sanat anlayışlarını buluşturuyordu.

Düşsel Müze fikri, kopyalama yöntemiyle sanat eserinin değerini düşürme ya da onu varoluşsal anlamda köreltme anlamına gelmiyordu Malraux’ya göre; dünyanın dört bir yanına dağıtılacak eserlerin, varlığı ve manası güçlendirilecekti. Aynı zamanda onları daha çok yorumlamak için bir kapı açılacaktı.

Malraux, Düşsel Müze fikrinin ve projesinin merkezine, bilindik müze kavramının ve işlevinin eleştirisini yerleştirmişti: “Müzeler, barındırdığı sanat eserlerinin işlevinden kurtulmasına katkıda bulunur, portrelere varıncaya dek her şeyi tabloya dönüştürür.”

Malraux, müzelerde nesne-imge ilişkisinin dönüşüme uğradığını anlatmaya çalışmıştı bu eleştiriyle; ona göre müzeler, ‘başkalaşımla karşılaşılan mekânlar hâline gelmişti ve baskın entelektüel söylemler, söz konusu dönüşümü körüklemişti.’ Dahası, belli başlı eserler dışındakilere kapıları kapatan müzeler, yine belli coğrafyalardan toplanan ‘başyapıtlarla’ dolup taşıyordu Malraux’nun deyişiyle. Böylece yapıt, yalnızca sanat eseri olarak izleniyor ve sadece o müzelere gidenler tarafından görülebiliyordu. Yazara göre böyle bir mekân ‘rengin değil tabloların, heykelin değil statünün müzesiydi.’ Düşsel Müze ise sınırlı karşılaşma ve karşılaştırmaları aşarak sanatçıların çağrısına yanıt veriyor ve insanları, dünyanın çeşitli noktalarından ‘gelen’ eserlere her yerde buluşturuyordu.

Malraux, resmî sanat tarihi söyleminin dışına taşarak eser sahiplerinin kullandığı kontur ve yanılsama tekniklerini sahaya sürerek ayrıcalıklı olma düsturuyla bunları sergileme girişimlerini boşa çıkardığını ifade ediyordu. Diğer bir deyişle yazar, projesiyle alternatif bir sanat tarihi yazımına yöneliyordu. Tabii bunu yapabilmek için çözümlemeye giriştiği sanat tarihini eleştiriyordu her şeyden önce. “Düşsel Müze”, bu ikisinin bir karışımı olarak değerlendirilebilir.

Malraux, sanatçıların hamiliğine soyunan ve beğenileri yönlendiren burjuvalara ‘komedi karakteri’ dedikten sonra Düşsel Müze projesinin başarılı olma koşulunu açıklıyor: “Yeni müzenin en güçlü rakibi, tıpkı yeni resminki gibi herhangi bir kuram ya da ekol değildir; rakip, hayranlık duyulan bütün eserlerin içinde yer aldığı kurgudur. Ne zaman ki modern sanat bu kurguyu yok ederse Düşsel Müze, o zaman kabul görecektir.”

Yeni bir ‘mekân’ ve yeni buluşmalar

Başta resim olmak üzere sanat eserlerini insanüstü ve metafizik dünyaya ulaşma aracı olarak görenlerin etkisini yitirmesiyle yapıtların geniş kitlelere ulaştırılma imkânının ortaya çıktığını düşünen Malraux, özgür ve özgün müze fikrini bu temel üzerine inşa ediyor. Eseri, yaratıcısından ve yapıldığı dönemden soyutlayan, sergileme ve belli mekânlara yerleştirme anlayışının bir tür değersizleştirme olduğunu düşünen Malraux, hem bu konudaki eksikliği gidermek hem de Avrupa dışında üretilen eserleri, bir ‘başkalaşım’ dediği Düşsel Müze’ye dâhil etmek istiyor. Bunu başarıyor da: Evvel zaman içinde Mısır’ı, Mezopotamya’yı, Meksika’yı ve Asya’yı keşfeden sanatçılar misali Düşsel Müze, keşfedilmişlerin buluştuğu bir ‘mekân’ hâline geliyor.

Bu ‘mekân’ın özünü oluşturan, eserler arasında bir diyalog kurulmasını sağlayan ve yeni bir hiyerarşi yaratan röprodüksiyonun, anlamını ve sanat tarihindeki yerini de şöyle açıklıyor Malraux: “Fotoğraf, öncelikle ünlü eserlerin gravürlerini satın alamayanlara bunları tanıtmaya yönelik mütevazı bir yayın ve tanıtım aracı olarak mevcut değerleri teyit etme aracı olarak görülüyordu. Fakat röprodüksiyonu yapılan büyük eser sayısı, her zaman büyük eserlerin örnek basım sayısından fazlaydı; ayrıca röprodüksiyon yöntemlerinin niteliği, röprodüksiyonu yapılan eserlerin seçimi üzerinde hep etkili olmuştu. Bunların yayılması, daha usta ve daha büyük eser beklentisinden besleniyordu. Röprodüksiyon sayesinde söz konusu eser, çoğu kez geleneksel başyapıtın yerini alır; eseri tanıtma zevki de hayran olma zevkinden önce gelir (…) Röprodüksiyon, sanatı sistemleştirme çabamızın nedeni değil, onun en güçlü aracıdır; hileleri ve birtakım rastlantılar, yine kendisine hizmet eder.”

‘Müze bir doğrulamaydı, Düşsel Müze ise bir sorgulamadır’

Düşsel Müze’nin bir soyutlamayla var olduğunu, eserlere herhangi bir tapınak, saray, kilise ya da bahçe sunmadığını, onları ‘şehir mezarlığından kurtardığını’ ve onun ilk dünyasının bir sessiz filme benzeyeceğini belirtiyor Malraux. Özgün eserleri unutturmadan seyre dalmaya sürükleyen röprodüksiyonların yer aldığı Düşsel Müze, ulaşılmazları ulaşılır kılıyor yazarın deyişiyle.

Fotoğraflarının, eserin kendisine ve yaratıcılığa ilişkin merakı kamçıladığını vurgulayan Malraux, bunun daha çok düşünsel bir dünya meydana getirdiğini de ekliyor. Fotografik röprodüksiyonlarla bir araya getirilen eserler, aynı zamanda sanat tarihi okumaları için yeni olanaklar sunuyor yazara göre; bu bağlamda bütün parçalanıyor, parçalar bütünleniyor. Düşsel Müze’de yer alan, sanatsal tatmin sağlamayan ama bilgi veren röprodüksiyonlar, çeşitli geleneklere dâhil edilen bir sanatçının farklı eserleriyle buluşma olanağı da sunuyor.

Bu güzergâhın bir noktasında, Malraux’nun müze ve Düşsel Müze arasındaki farkları sıraladığı satırlara ulaşıyoruz: “Avrupa için olsa olsa adına sanat denen bir üslubun geçmişinden söz edilebilir ve bu, bize bir üsluplar evreni şeklinde görünür; sanatsal yaratım, formların üsluba dönüşmesiyle vuku bulur. Bilinmeyen ya da küçümsenen bir güç, bir asır önce sanatçının en temel güçlerinden biri olarak ortaya çıkıyordu yani ifadesi, sanatın en temel özelliklerinden biriydi. Ama bu gücün şaşırtıcı bir biçimde yükselmesi, bize unutulması mümkün olmayan birkaç sözcüğü alçak sesle telaffuz ediyor: Müze bir doğrulamaydı, Düşsel Müze ise bir sorgulamadır.”

Malraux’nun ifadesiyle bir ‘diriliş mekânı’ olan Düşsel Müze, başkalaşım geçiren eserlerin geçmişiyle ilgili merakı körükleyip bilgi vererek insanlara sunuyor. Buradaki diğer önemli nokta, Düşsel Müze’nin sanat eserlerinin şiirini anlatacak kapılar açması.

Başyapıtları ve dışarıda tutulan eserleri buluşturarak demokratik bir ortam yaratan, gizli kalanları ya da gizlenmişleri sürekli göz önündekilerle beraber sunan Düşsel Müze, Malraux’nun deyişiyle sanat eserlerini obje olmaktan çıkarıp birer bilgi nesnesi hâline getirirken görsel sanatlar sözlüğüne dönüşüyor.

Düşsel Müze’nin herkese açık olması, eserlere yüklenen üstün niteliklerin parçalanmasını sağlıyor, böylece ‘mekân’ (yani kitaplar), himaye anlayışını reddeden bir kimliğe kavuşuyor. ‘Müze’yi ziyaret eden herkes, daha önce sunulanları aşarak beğenisine ve yorumuna göre ‘en iyi’ olanı belirleme imkânına erişiyor.

Sanat birikiminin ve eserler arasındaki bağlantının kâğıda dökülmüş hâli olan “Düşsel Müze” başlıklı kitapta Malraux, sanat tarihinin soyut bir müze aracılığıyla birinden diğerine geçiş yapılabilen kompartmanlardan oluştuğunu anlatmaya çalışıyor. Projesini de bu temel üzerine inşa ediyor.

“Düşsel Müze”, André Malraux, Çeviren: Bahadır Gülmez, Everest Yayınları, 228 s. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal