Atatürk Kitabı - Reklam Atatürk Kitabı - Reklam

Alberto Manguel’le kayıplara dönüş

Alberto Manguel’le kayıplara dönüş

Alberto Manguel’in roman ve öyküleri, deneme ve araştırma kitaplarının bir boy gerisinde ama nitelik olarak onlardan hiç de aşağı kalır yanı yok. En son “Yabancı Bir Ülkeden Haber Geldi” (Çeviren: Yeşim Seber, YKY) okurla buluşmuştu. Şimdi ise bir novella var karşımızda. Üstelik kitabın başkarakteri Nestor Esteban Samuel Fabris, tıpkı Manguel gibi yıllar sonra Avrupa’dan ülkesine dönüp gördükleri karşısında bir süre bocalıyor.

Kayıpların kentinde 

En sonda söylemem gerekeni başta söyleyeyim; “Dönüş”ü otobiyografik bir kitap diye nitelemek Manguel’e haksızlık olur çünkü böyle bir ifade, novellayı tek bir özelliğe indirgemek anlamına gelir ki o zaman da yazarın bilinçli şekilde yarattığı (ve akışın bir parçası olan) boşlukları atlarız.

Peki, bu boşluklar ne? Mesela Fabris’in yıllarca yaşadığı Roma’dan memleketine geri gelme fikrinin zihnini sarıp sarmalayan bir sıkıntıya dönüşmesi. Bir diğeri, hiç görmediği vaftiz oğlunun düğününe katılma sözü verdiği için seyahatinin daha da ağırlaşması: “Belki de annesinin yüz hatlarından hiçbirini taşımayan, Marta’nın ne çekiciliğine ne de zekâsına sahip, hatta onun belki o unutulmaz saç rengini bile taşımayan bir vaftiz oğlu tanımanın kuşkulu zevki karşılığında ödenecek akıl dışı bir bedeldi. Geri dönmek istemiyordu ya da daha doğrusu, Roma’nın taş döşeli sokaklarında yürümeye başladığı ilk günden sonra, kendi kendine yemin etmişti; öteki kent, bütün çocukluğu ve gençliği süresince kendisinin olan kent, artık geçmişte kalacaktı; bir zamanlar yaşanan ama artık yaşamayan bir yere, denizin yuttuğu bir yere ait olacaktı.”

İkircikli bir hâldeki Fabris, âdeta iç sesiyle konuşurken zihnindeki boşluklar (kaygılar) birer birer ortalığa saçılıyor. Örneğin, Roma’nın güvenli bir liman olması, uçaktan indiği anda memleketinin Fabris’te çarpıntıya yol açması, sünger çektiğini veya unuttuğunu sandığı geçmişin parça parça canlanması… Uçaktan iner inmez burun buruna geldiği insanlara duyduğu yabancılık da cabası…

Bütün bunların ardından flanörlük zamanlarını, uğradığı kitapçıları, görmeden geçmediği binaları, hafızasına kazınmış kaldırım taşlarını da hatırlayan Fabris’in aklına aniden ortadan kaybolan, daha doğrusu kaybedilen insanlar da geliyor. Bu kent, yok oluveren insanlarla anılıyor.

Karşılaştığı bir sahaf, ülkeden Avrupa’ya gidenlerin durumunu özetlerken genel bir boşluğu betimliyor Fabris’e: “Herkes oraya gidiyor, cennet bahçelerini bulacaklarını sanıyorlar ama kendilerini hizmetçi odasında yaşarken buluyorlar. Sonra onları burada görüyorum, ortalıkta dolaşıyor, kaybettikleri krallıklarının yasını tutuyorlar.”

Fabris’in aradığı ve aslında yıllar önce kapanmış kitabevi ise novelladaki önemli bir eşik ya da kırılma noktası. Manguel, buradan itibaren Fabris’i hayal ile gerçeğin belli belirsiz sınırlarında dolaştırmaya başlıyor.

‘Belleğin icadı geçmiş’ 

Fabris’in gezindiği sokaklar, geçmişin çalkantılı politik ortamıyla, tam olarak neyi protesto ettiğini anımsamadığı gösterilerle ve eski aşkı Marta’yla örülü. Bir bakıma bugünün içine yerleştirilen nostaljik fotoğraflara benziyor durum.

Sokağın birinde karşılaştığı (karşılaştığını sandığı) Marta’nın Fabris’i tanımaması, içini boşalttığı nostaljik fotoğrafı bembeyaz bir karta dönüştürüyor. Bu da Manguel’in, okuru hayal (hatta sanrı) ile gerçek arasındaki alana attığı anlardan biri.

Fabris’in otelini, eskiden sık sık gittiği kitapçıyı, Marta’yı ve uzun zaman evvel katıldığı protesto gösterilerinin düzenlendiği alanları arayışı, sonsuz bir yürüyüşe ya da hiç bitmeyen bir koridoru adımlamaya benziyor. Elbette bunların karşılık geldiği bir nokta var: Manguel, ülkesine ve kentine geri dönen Fabris’i soktuğu alacakaranlık ortamda geçmişiyle yüzleştiriyor. Fakat bu karşılaşmalar, hayal ile hakikatin sınırlarında gezinmekten farksız. Dolayısıyla yine geçmişten bir yüz olan, tarih profesörünün “yorgun doğduğunu” söylediği Fabris’in benliğini biraz daha yıpratıyor bu yaşananlar. Bunun bir nedeni de hocasının kitabındaki satırlarda ortaya çıkıyor: “Geçmiş, belleğin bir icadından başka bir şey değildir, kalıcıdır, onu değişmez bir şey olarak kabul ederiz. Eskiler için Troya öyküsü hiç değişmedi; değişen şey o öykünün tahayyül edilme biçimidir. Bu yüzden geçmiş, o geçmişi anlatanların icadıdır. Hâl böyleyken zamanın ulaşılması olanaksız bir diliminde elmas ve çelikten yapılmış bir öykü vardır, çamur ve taştan yapılmış Troya, o kör şairin, Augustus’un kulunun dizeleri için ne ise bizim uyarlamalarımız için de o öykü odur.”

Fabris’in ülkesinde karşılaştığı (hatırladığı) en önemli şeylerden biri de her şeyden bol bulunan zaman. Bu da Manguel’in Fabris’i yerleştirdiği bitmek bilmez koridorla ve gerçek ile hayal arasındaki kıvranışıyla paralellik gösteriyor.

Ülkenin kayıp geçmişi, eskiye dair bir hayli fazla ayrıntıyla buluşturuyor Fabris’i: Bunlar, geçmişle bugün arasında birbirine benzer eylemleri; giyim tarzlarını, yalanları, ilgi alanlarını ve koşturmaları koyuyor ortaya. Kısacası geçmiş, Fabris’in bugününde yeniden canlanıyor. Söz alan profesör şöyle diyor: “Bizim için zaman, daha dün yaşadığımız o kısa andır. Gençler içinse tüketilmeyi bekleyen bir şeydir, hâlâ en uzun gibi görünen yoldur.”

Aslında novellanın özü bu; sürekli ve ayrıntılarla ortaya konan, içinde Fabris’in anılarının da yer aldığı bir geçmiş yeniden canlanıyor. Bu sırada sanrılar, hayal kırıklıkları, kaybolan insan ve mekânlar da giriyor devreye.

Fabris’in hâli, uzak tarih ile bugün arasındaki ilişkiyi çağrıştırıyor. Novellanın isminin “Dönüş” olması, bu nedenle epey manidar…

Dönüş, Alberto Manguel, Çeviren: Ülker İnce, Kırmızı Kedi Yayınevi, 88 s. 

İlginizi Çekebilir

Yorum Yaz

E-postanız paylaşılmaz. * işaretli alanların girilmesi zorunludur.

İptal